29 Kasım 2015 Pazar

Bağlama, Aşık Veysel ve sehl-i mümteni üzerine notlar

Müzik enstrümanlarından bağlamaya sevgim apayrı bir yerdedir. Gönlümün baş köşesine astım bağlamayı. İçimden doya doya seyrediyorum onu, hayalimde resitaller veriyorum (gerçek yaşamda kenarından geçemesem de!). Tınısını duymazsam o gün tatsız tuzsuzum. Deryada olup susuzum. Yakınlarda kaybettiğimiz Kıvırcık Ali'nin söylediği gibi "tel vurdu beni". 

Bağlama bozkır kokuşludur. Diğerlerine benzemez: Piyano, aristokrat tınılarla salonları çınlatır. Ney, selatin camii tavanlarından yayılıyormuşcasına iç titreten huşuya hapseder insanı. Davul duyuru yapar, meydanları gümbürdetir. Keman, nezih pastanelerde lepiska saçlı sevgilisini bekler. Bağlamaya ise o türküleri çaldıran kara kaşlı-kara gözlü bir yar, bir Türkmen güzeli vardır.

Yalnızca kara sevda mı, başkaldırı da bağlamadan sorulur. Özellikle deyişlerde uygulanan şelpe tekniğinde bağlamanın etiyle kemiğiyle titreştiği duyulur. Bağlama, tüm bedeni ve ruhuyla kendini seve seve teslim eder gibidir. Hatta kimi deyişlerde damarına damarına basılır; o vakit bağlama öfkelenir, kalayı basar ve bir isyan ateşi tutuşturur sanki. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz Pir Sultan Abdal heykelindeki gibi. 



Bu topraklarda bağlama çalışın da, türkü söyleyişin de binbir emek vereni ve dostu var; hangi birini saysak? Aklıma gelen birkaçı: Aşık Veysel, Cengiz Özkan (Aşık Veysel'in günümüzdeki temsilcisi), Erkan Oğur, Erdal Erzincan, Tolga Çandar, Özlem Özdil, Özay Gönlüm (üçlü bağlamasının özel bir adı var: Yaren), Neşet Ertaş (bozkırın tezenesi), Ruhi Su, Mahsuni Şerif, Hasret Gültekin (Sivas'ta katledilen çok genç bir yetenekti), Musa Eroğlu, Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ ve aklıma gelmeyen niceleri...

Aşık Veysel'i ilk olarak anmamın özel bir nedeni var. Çok mu iddialı bir lakırdı olacak emin olamıyorum; fakat ne çare, ben dursam kalemim durmuyor: Aşık Veysel, elinde sazı olan Yunus Emre'dir benim gözümde. Hemen dini açıdan bakmayın lütfen. Aşık Veysel'in sözlerinde edebiyatçı takımının sehl-i mümteni dediğinden (yazımı kolaymış gibi görünen ancak derin çağrışımlar uyandıran söz sanatı) fazlasıyla mevcut. Şimdi ben durup dururken "edebiyatçı takımı" diyerek niye onlara sataşıyorum? Yazımın asıl konusundan (bağlamadan) uzaklaşma pahasına buraya kayıt düşeyim: Yıllarca edebiyat öğretmenlerimiz söz sanatlarını uzun uzun anlattıktan sonra son noktayı "sehl-i mümteni" ile koyarlar ve Yunus Emre'den şu örneği verirlerdi: "Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm". Neymiş, bu sözler çok sade görünürmüş; ancak kimsenin aklına gelemeyecek bir derinlikteymiş. Doğrudur, eyvallah! Benim itirazım şunlaradır: 

1) Sehl-i mümteni çok kapsayıcı bir söz sanatı gibi görünüyor; örneğin teşbih (benzetme, metafor) gibi sınırları belli değildir, muğlaktır bana kalırsa. Hatta öznelliğin kıyılarında gezinmektedir; yani bir yorumcuya sehl-i mümteni görünen, bir diğerine "hadi canım sen de!" dedirtebilir. Tartışmaya çok açıktır. 

2) Sehl-i mümteni üzerine senelerdir Yunus Emre'nin yukarıda alıntıladığım dizeleri örnek olarak sunulur. Başka? Sehl-i mümteninin Türk edebiyatındaki bütün yükünü bir tek garip Yunus mu sırtlanıyor? Edebiyat öğretmenlerimiz ve kaynaklarımız kendini yenilemeli!

3) Son olarak, sehl-i mümteniyi ayrıca bir söz sanatı olarak sınıflandırmak bana gülünç geliyor! Edebiyatın kendisi sehl-i mümteni değildir de nedir? Şöyle bir varsayımım var buna ilişkin: Yalın, ancak insanı etkileyen, vuran, sarsan bir şey varsa ve edebiyatçılar bunu hiçbir söz sanatına indirgeyemiyorsa, burada sehl-i mümteni kurtarıcı olarak devreye giriyor galiba. Hınzırca olacak ama sehl-i mümteni edebiyatçıların köşeye sıkıştığının resmidir!

Bu notları da düştükten sonra dönelim Aşık Veysel'imize... Aşık Veysel de sehl-i mümteniyi sızdırır inceden inceye. Türkülerinde barındırdığı sehl-i mümteniye ek olarak, Aşık Veysel'i neden Yunus Emre'ye benzettiğime dönersem, bu noktada Tanpınar bana tercüman olacaktır. Tanpınar, Beş Şehir'de Yunus Emre'den bahsederken eşsiz tespitlerde bulunmuştur: "Taptuk Emre'nin müridinde Mevlana'nın zenginliği yoktur. Onun şiiri bir çekirdek gibi kurudur. Sanki bu köylü derviş yazmaz, içinde kaynaşan şeyleri sert bir ağaca oyar. Böyle olduğu için de olabildiğine kendisi, uyandığı toprak ve etrafındaki cemaattir. Fakat Oğuz Türkçesinin tecrübesizliğine rağmen o ne sağlam yürüyüştür ve ne keskin hayallerle konuşur? İnsanın, Yunus'un şiirine kelimeler eşyanın kendisi olarak gelirler, diyeceği geliyor."

Aşık Veysel de köylüdür. Türküleri sade ancak özlüdür: En iyi bilinen örnek: "Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece" Şimdi buradaki dervişane söyleyiş, adeta Yunus gibi, bu topraklardaki milyonlarca insanın yüreğine "oyulmamış" mıdır? Yine Tanpınarca ünlersek: "O ne sağlam yürüyüştür!" Evet, Aşık Veysel'in gece gündüz yürüyüşü ne sağlammış ki, bitmiyor. Yüzyıllar boyunca da süreceğe benziyor. Hayatın kaçınılmaz başlangıcı ve sonu karşısında çaresiz kalan her faninin dudakları bu dizeleri söylemeye mahkum: "İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece" 

Bağlama hocam "Ah be Veysel bir de gözün göreydi, kim bilir daha ne besteler döktürecektin?" demişti bir derste. Aslında bu söz, Aşık Veysel'i eksik tanımaktan kaynaklanıyor; çünkü Veysel'in anlattığına göre kör olduğu için oyalansın diye bağlama eline tutuşturulmuştur. Kör olduğundan ötürü askere de gidememiştir ve buna içi çok yandığından kendini iyice sazına vermiştir delikanlı Veysel. Yani gözünün görmemesidir Veysel'i "Aşık Veysel" yapan. Görseydi; askere gider, çiftiyle çubuğuyla yetinen biri olurdu belki de...


Ben gidersem sazım sen kal dünyada

Gizli sırlarımı aşikar etme

(Fotoğraf: Ara Güler)

Aşık Veysel'in ince zeka örneğiyle dolu sayısız öyküsü vardır. Bunlardan birini paylaşayım, ardından kadim dost bağlamaya yüzümüzü çevirelim yeniden. Yukarıda türkülere emek verenler listesinde ismini zikrettiğim Ruhi Su (opera eğitimi almış bir bas-baritondur; ancak yolunu türkülerden yana çizmiştir) Aşık Veysel'i ziyarete gider. Onun karşısında saz çalar, türküler söyler. Aşık Veysel'in yorumu şu olur: "Dağlarda kır çiçekleri olur, onu alır şehre getirirsen, güzel saksılarda yetiştirirsin. Belki daha güzel bir çiçek olur; ama o eski kokusunu bulamazsın." Kırıp dökmeden eleştirmenin soyluluğu ve inceliği bu olsa gerek.

Benim bağlamayla muhabbetim nasıl diye sorarsanız... Bağlama bana uzaktan göz eden bir nazlı dosttur. Ben ona yaklaştıkça kaçar, yaklaştıkça kaçar. Aslında bende de var hata. Bîvefayım ona karşı; sırlarından bîhaberim. Nasreddin Hoca bir gün almış sazı eline, sol elinin parmaklarını nota perdelerinde hiç gezdirmeden, bir yere sabitlemiş, hababam vururmuş tellere. Tıngırdayan ses, hep aynı ses! Sormuşlar, "Hocam neden böyle çalarsın? Neden senin parmakların diğer saz çalanlar gibi perdeler arasında gidip gelmiyor?" Hoca: "Onlar çalacağı yeri arayıp dursunlar, ben yerimi buldum!" Ben de Nasreddin Hoca misali, birkaç türkümü bulmuşum, şimdilik onlarla avunuyorum. Gelecekte bağlama bana biraz daha yaklaşır mı, yoksa ben onu bir kuytuda gafil avlar da kendime çeker miyim, bilmiyorum.

Bu yazı, bağlamaya yakışır şekilde sonlanmalı! O halde gelsin Özay Gönlüm'den "Bağlamamın Düğümü". Hem bağlamaya, hem de ay yüzlü, keman kaşlı, eli kınalı yavukluya sevimli bir güzelleme. Bunca kan ve gözyaşının ortasında bizi bir arada tutabilecek, elimizde kalan son sığınaklarımızdan bir türkü...



12 Kasım 2015 Perşembe

Üç kulhüvalla bir evham

Dostlar, Romalılar, vatandaşlar!... Çok fena evhamlardayım! Sebep: Kendim ettim, kendim buldum, kendim kaşındım. Doktora denen illet mi, zillet mi, ne karın ağrısıysa artık, ona başladım ya bir kez, yarım bırakıp kaçamıyorum da! Tez yazım aşamasındayım; fakat şu tez, tez bitemiyor! Üç vakte kadar üç ihlas üflenişi çabukluğunda bitmeli, yoksa?!...

Doktora eğitiminin tez aşamasında düzenli aralıklarla tez izleme komitesi (TİK) toplanıyor. 
TİK'in olduğu günün sabahı, kendimi koca bir Kafkaesk böceğe dönüşmüş olarak buluyorum yatağımda. Böcek olarak uyanınca tüm gün böcek olarak geçiyor tabii. Dualar ederek yollara koyulsam da, yok yok, o gün meleklerin hepsi olay mahallinden sıvışmıştır çoktan. Toplantıdan önce hocaların gelmesini beklerken o asık suratlı odalarda kusasım geliyor! Ve hocaların gözünden hiçbir eksik kaçmıyor, röntgenimi çekip tutuşturuyorlar elime: "Al bak bu senin tez dediğin müsvedde! Bunlar da içindeki rezil kara delikler! Nihahaha..." Böyle davranmıyorlar elbet, yapıcı eleştirilerde bulunuyorlar; fakat bendeki yankıları bu! Ben arızalıyım çünkü. 

Sorun doktorada değil aslında. Sorun, yaptığım işe inanmamam, bundan zerre kadar heyecan duymamam. Hani şimdi okuduğun 
şu alelade satırlar var ya, onları bile içimden taşan bir mutluluk ve coşkuyla yazıyorum. Taştığı için yazıyorum zaten. Yazarken kelimelere çiçek açtırıyormuş gibi hissediyorum. Yazmak bir iddiadır, buna katıksız inanıyorum. Ve benim şu yazdıklarımın -Dostoyevski'nin iddiası kadar heybetli ve ölümsüz olmasa da- mütevazı bir iddiası var arkasında durduğum. Ancak tezimde ben bunu göremiyorum şimdilik; o nedenle elim yazmaya ve verileri çözümlemeye gitmiyor. Arkasında duramayacakmışım, tüm varsayımlarım çöküverecekmiş gibi geliyor. Bu süreçte anladım ki benden akademisyen çıkmıyor, basmadan abiye dikilemiyor!

Şiir okuyorum, hayal dokuyorum, felsefenin şapkasını önüme koyup düşünüyorum; gel gör ki tezimle ilgili lütfedip kaynakları karıştırmıyorum. Keşke biri o eski Türk filmlerinden fırlayıp gelse, elimden tutup şefkatten titreyen sesiyle bana "Nen var kuzum?" dese içimi döküp rahatlayacağım; fakat heyhat! Herkes bitir diyor, başka da bir şey demiyor. Ben de tutmuş hâlâ buralarda oyalanıyorum. Sen de uyarsana beni, okuyucu, bitir şu tezi diye!...

Tek

Alışveriş merkezleri üzerine durup düşündünüz mü hiç? Yerden biter gibi ne zamandan beri türedi bunlar? Ve sayıları son yıllarda neden bu kadar hızla artar oldu? Hayatımızı işgal eden bu çok katlı-çok çalımlı yapıların, şehirleri bizlere dar eden varlığına memnuniyetle boynumuzu uzatmaktayız. Fakat benim fena halde boğazımı sıkıyor bu yerler, nefes alamıyorum ve bir süre sonra başım dönüyor oralarda. Bunu çevremdekilere aktardığımda değişik tepkiler alıyorum; ancak benim gibi eski kafalı (!) birkaç dost da meğer benden farksızmış. Hay yaşayın, yalnız değilmişim. AVM'lerin beni hem fiziksel hem ruhsal anlamda yormasını, oraların yoğun ışıklandırma düzenine, havasızlığına ve kalabalıklığına bağlamıştım. Bahsettiğim dostlarımla sohbetlerim sayesinde bende yeni farkındalıklar oluştu. İster adına komplo teorisi deyin, ister gerçeklik: AVM'lerde o dükkan senin, bu dükkan benim koşturan insanların üzerinde yoğun bir alma/tüketme/harcama enerjisi varmış ve bu kötü, kirli enerji bizim gibi savurganlığa meyli olmayanları yoruyormuş. Kulağa mantıklı geliyor.

AVM yorgunluğunun üzerime kara bulut gibi çökmesinin bir diğer nedeni de, ağır telkin bombardımanına maruz bırakılmam sanırım. Subliminal telkinler üzerine okuyasıya dek etkilerinin pek farkında değildim. Yeni yeni uyansam da kendi hesabıma seviniyorum; zira biraz daha kendimi ve sevdiklerimi koruma şansım var artık. Örneğin, AVM'lerdeki dükkanlarda çalan müzikler genelde temposu yüksek, yerli-yabancı pop müzikler ve tempolu müziklerin satın almayı tetiklediğini duymayan kalmadı. Benim keşfettiğim asıl ilginç nokta şu: Mağazalarda herhangi bir radyo kanalı ya da müzik kaydı çalınmıyor. Sözgelimi A mağazasına girdiğiniz zaman şarkı aralarında spiker devreye giriyor ve tıpkı radyo yayını gibi o mağazaya has duyurular yapıyor: "A mağazalarında alışveriş keyfinin tadını çıkarın. Falanca ürünlerde şu kadar indirim, filanca ürünlerde..." veya "Mağazamız Adana şubesinden satış sorumlumuz Ayşe hanımın doğum gününü kutlar..." Belli ki bu yayınlar kurumlara özel ağ bağlantıları, yani intranet gibi, ülkenin dört bir yanında yalnızca o mağazanın şubelerine özel canlı yayın yapıyor. Ne var bunda, diyebilirsiniz. Şu var (Yine ister komplo teorisi deyin, ister gerçeklik): Bu yayınlardaki müziklere işitsel telkin yerleştirilmediğinden nasıl emin olabiliriz? Ben yerleştirildiğinden eminim. Kulaklarımız duysun duymasın, fısıltı halinde dahi olsa bilinçaltımız onları "aldım, kabul ettim" şeklinde beynimizin kıvrımları arasına yerleştiriyor ve davranışlarımızı o doğrultuda biçimlendiriyor. Hatta bu telkinleri duyduğum da olmuştur: Bir mağazada çalan parçada: "Al al al al al al..." diye adeta sonsuza akıp giden emirler silsilesi vardı. Ama öylesine ustalıkla yerleştirilmiş ki parçanın içine, duymak için gerçekten dikkat kesilmek gerekiyor. İlk başta kendimi sorgulamıştım bile: "İyice sıyırdın" diye, ancak hayır, tekrar tekrar dinleyince yanılmadığımı anladım.

Ne hazindir aslında... Sözünün üstüne söz ettirmeyen, ricaya gelemeyen, herkese kafa tutan sayısız insan bu sinsi telkinlerin esiri olmuştur. AVM'lerde delicesine pılı pırtı didikleyen insanların manzarası bana çok acınası geliyor. Bir de girilen mağazalara göre statü artıyor. Vay canına. Taksit taksit de olsa, kıyısından köşesinden lükse ve ihtişama "yanaşmak" tam bir küçük burjuva tutkusu... Yanaşma burjuva!

Gorki, küçük burjuvayı tanımlarken "Her küçük burjuvanın temel özelliği kendisinin bir tek, "eşsiz" olduğuna inanmasıdır" demiş. Ah be Gorkim, sen istemeyerek de olsa reklamcıların metinlerinin altyapısını hazırlamışsın sanki. Baksana ünlü bir makyaj markasının sloganına: "Çünkü ben buna değerim". "Bir şeyi kırk kere söylersen olur" sözüne güler geçerdim; meğer bir hakikati işaret ediyormuş. Bu cümlenin reklamlarda bilinçaltına defalarca işlendiğini biliyoruz: Çünkü ben buna değerim. Çünkü ben buna değerim. Çünkü ben buna değerim. Çünkü ben buna değerim. Çünkü ben buna değerim... Bir süre sonra "Evet ya, ben buna değerim" diyoruz. Çok mu basit? İşte bu kadar basit! Çünkü bilinçaltımızın çalışma prensibi de böyle basit. Düğün hazırlıklarında da denmiyor mu: "Ömründe bir kere yaşanacak!", "Gelinlik bir kere giyilecek!", "Eşyalar bir kere alınacak!". Bunlardan hareketle başlanıyor yaygaraya: "Ben eşsizim, düğünüm de eşsiz olmalı, o yüzden benim istediğim şatafatlı mekanlar tutulacak, pahalı eşyalar alınacak." Sırf bu zavallı nedenden ötürü kavga eden, birbirini hırpalayan, hatta son anda evlenmekten cayan o kadar çok çift tanıdım ve duydum ki!...

Bu duruma karşı seçeneğimiz yok mu? Tam tersi bir kutba mı savrulalım; yani kınayanların kınamasına aldırmayan Melâmetilere mi karışalım, "bir lokma bir hırka" düsturunca mı yaşayalım? Doğrusu buna benim itirazım yok, fakat az tüketmekten kendime bir dervişlik makamı bahşedecek değilim! Ben derviş de değilim, benim gibi düşünenler de değil. Nefsimiz durmaksızın sesleniyor en işveli sesiyle (ki galip geldiği de oluyor!). Toplum da bizi yontmuş bir kere; ama neyse ki farkındalıklarımızı törpüleyememiş. 

Ben şu noktadayım: Ben tekim, sen de teksin ve eşsizsin. Parmak izinle, ayak izinle, ısırdığın elmadaki diş izinle, sevdiklerinin kalbindeki izinle, gök kubbede baki kalan sedanla senden başka sen yok, dünyaya gelmedi ve gelmeyecek (Yani Gorki'ye katılmıyorum). Ama bunun hakkını vermen için bir marka değerine ihtiyacın yok, senin öz değerini yansıtacak yolları tutman gerek. Senin farklılığına, tekliğine ve "insan"lığına kanıt; kıyafetindeki etiket, bindiğin araba, elinde tuttuğun telefon değil; adından söz edildiğinde insanların bunu nasıl tonladığı! Tatlı tatlı mı çınlıyor kulakların, yoksa siren sesi gibi mi? İyilik ve güzelliğin kokusunu bırakır mısın gittiğin yere? Darda kalmışlara elinden geldiğince yardım mı edersin, yoksa dolabına bir takım elbise daha mı eklersin? Hiçbir şey yapamasan da bağışların en güzeli, gülümseyişinden mahrum bırakır mısın çevrendekileri?

Aşık Daimi ne hikmetli söylemiş: "Kainatın aynasıyım / Mademki ben bir insanım / Hakkın varlık deryasıyım / Mademki ben bir insanım". İşte sen, kainatın aynasısın ey insan! Galaksideki yıldızlardan fazla hücre sığdırılmış içine. Dünya kabuksa sen çekirdeksin, içinde milyonlarca yeni çekirdeğin tohumunu taşıyan çekirdek... Sen, insan! Dünyanın çekirdeği, yaratılmışların en şereflisi, Hakkın varlık deryası! Şimdi yavaşça yere bırak o doldurduğun alışveriş sepetini!

5 Kasım 2015 Perşembe

Yaşlı başlı bir yazı

Etrafımdaki yaşlılar beni şaşırtıyor. Bu şaşkınlığımı kuşak çatışmasıyla filan açıklamaya girişecek değilim. Tuhaf alışkanlıkları, kemikleşmiş ifade kalıpları, hatta kimi zaman görgüsüzlük boyutuna sıçrayan yadırgatıcı davranışları var. Aslında ben yaşlı insanları seviyorum; bir gazetecinin deyimiyle onlar "ak saçlı delikanlılarımız"dır bizim. Bilgelikle tecrübeyi harmanlayarak yaşama canla başla sarılan delikanlılardan benim gibilerin öğrenecek çok şeyi var. Fakat bezgin ihtiyarlarda, onların söyleyişiyle, "kocamışlar"da keramet arayamam. Sait Faik bir öyküsünde "yalnızca namazlarını ve torunlarını düşünen ihtiyarlar"dan bahseder. Tıpkı kendi köşesinde olup bitenler haricindekilere yüz çevirenler gibi. Müzik dinlemezler, gazete okumazlar. Havadaki bir sineği kovar gibi ukdelerini, gerçekleşmemiş düşlerini elleriyle kovarken "Bizden geçti evladım." derler, pardon, ne geçti?... Renklere ambargo koyarlar; kırmızı yasak, yeşil yasak, mor yasak... Karaları bağlayıp otururlar. Düğün bayramda eğlenmek şöyle dursun, ağız dolusu gülmeyi suç sayarlar. Fazladan bir dakika yaşamaları onların kabahatiymiş gibi suskunlukta boğarlar zamanı. Elbette hastalıklar ve yılların katmerlenmiş dert yükü bir kamburdur sırtlarında ve sızlanışları sebepsiz değil. Fakat bir insanın ölüme kurulu bir çalar saat gibi pineklemesini aklım almıyor. 

Görgü perdesini yırtıp atan ihtiyarlara ne diyelim? "Zaten bir ayağım çukurda, sizinle ve kurallarınızla işim kalmadı artık ey dünyalılar" dercesine yerleri adeta tükürüğüyle kırbaçlayan ve akabinde gayet mağrur bir edayla camilere doluşanlar... Ya da bir şeyler yiyip içtikten sonra dilleriyle her şükrettikçe gastritli midelerine de gürültüyle şükrettirenler... Hayır, hayır, böyle yaşlanmak değil; büyümek ve olgunlaşmak farzdır bize.

65 yaş üstü yurttaşlara toplu taşım araçlarında ücretsiz ulaşım hakkı tanındığından beri Eskişehir'deki taşıtlarda kapasitelerinin çok üstünde bir yolcu kalabalığı var. Ve bu kalabalıkların çoğunluğunu bu yurttaşlar oluşturuyor. Eskişehir'deki öğrenci yoğunluğu da buna eklendiğinde tramvay ve otobüslerdeki tabloyu varın siz gözünüzde canlandırın. Fransız İhtilali'nin (bayraklı kadının ön safta yürüdüğü) o sembol tablosunu mu ararsınız, İstanbul'un fethini mi? Mecazi anlamda söylemiyorum, gerçekten "genci yaşlısı" her sabah cenge gidiyor! Etten duvarları kulaç atarak yaranlar, nezaketin her kılığını deneyip son çareyi şirretlikte bulanlar... O hengâmede koltuk kavgası, boş yer şamatası gırla. Böyle bir taht kavgasını Sultan Süleyman dahi görmemiştir! Nitekim bu tantanalara ne zaman şahit olsam, o kudretli hükümdarın "Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır" dizesi (ne ilgisi varsa?!) aklıma gelir ve gülümsetir beni.

Yer kavgası demişken, yıllar önce bir arkadaşımın taşıtlarda yaşlılara neden yer vermediğine ilişkin bir savunmasından söz edeyim. Özellikle yaşlı teyzeler için "Kurabiye canavarı onlar, kurabiye canavarı!... Ellerinde terlik çantalarıyla günden gelirler. Benim bütün gün pestilim çıkmış çalışırken, bir de onlara yer mi vereceğim?" dediğini dün gibi anımsarım. Haklı mı derseniz, kendince haklı görünüyor. Fakat kimin ev gezmesinden, kimin -sözgelimi- hastaneden yorgun geldiğini nasıl tespit edeceğiz? Kalbimizi temiz tutalım arkadaşlar. İster altın gününden gelsin, ister torununun yanından. Bizim enerjimizle onlarınki bir değil (95 yaşındaki yogi Kazım hariç). Varsın, biz fazladan yorulalım, vicdanımızı yormayalım. Uyur numaralarına, telefonumuzla ilgilenip dünyayı unutuyormuş ayaklarına yatmayalım. 

Bir de ibadetlerin boyunduruğuyla hareket alanlarının kısıtlanmasına hayıflanıyorum sevimli ihtiyarlarımızın. İbadet insanı arındırır ve kuş gibi hafifletmez mi? Nayır, nolamaz, bu diyarlarda ağır olan, molladan sayılıyor! Özellikle hacdan dönenlere "Sen hacısın şunu yap! Bunu giymek sana yakışmaz!" gibi toplumun dikte ettiği saçmasapan kanunlar silsilesi var. Bu noktada ben, Kütahya'nın saz ozanlarından Hisarlı Ahmet'in tavrını kendime kutup yıldızı belledim. Anlatılır ki, Hisarlı Ahmet, hacca gidip döndükten sonra da sazını çalmaya devam edince çevresindekiler onu kınamışlar sen hacca gittin, bırak artık sazı diye. Hisarlı Ahmet'in yanıtı epey kükreyişli: "Ben sazımla Allah'a sizlerden daha yakınım!"

İbadet ve kadere razı geliş, dini hükümler de, yaş ilerleyince dünyayla tüm alışverişi kesmek diye bir emir mi var da her şeyden elini eteğini çekmek kutsanıyor? Kaldı ki, kişinin inancının kalitesi ve gerçek kişiliğinin nabzı insanlar arasında, mücadelenin tam ortasında atıyor. Ve herkesin mücadele biçimi farklı. Hisarlı Ahmet de sazıyla belki bir sesi çıkmayının sesi, onun yarasının merhemi olmuştur, kim bilir?

Yaş almak güzeldir; fakat görgüsüz, nobran veya yılgın bir ihtiyara dönüşmeden olursa tabii. Yine de dile kolay, kapıda ölüm beklemekte. O eşiğe yaklaşmanın huzursuzluğunu, ilerleyen hastalıkların yıpratıcı törpüsünü asla yadsıyamam. Ancak herkes eninde sonunda bunu yaşayacak, kimsenin bu hususta ne eksiği ne fazlası var. O halde hüznüyle ama bir o kadar asaletiyle yaşanmalı bu süreç. Bu anlamda somut bir örnek görmek istenirse Yıldız Kenter'in baş rol aldığı "Hanım" filmini öneririm.

Bu yazının da sonuna geldik birlikte ey okuyucu; fakat ben, anlatıcı, biraz yoruldum. Şöyle bir köşeye geçip soluklanayım. (Yoksa yaşlanıyor muyum?) Seni de bu arada Türk şiirinin ölümsüz şövalyesi, hiç yaşlanmamış kaptan, Attila İlhan'la baş başa bırakayım.

ihtiyarlar balladı
onlara ün mü gelir bazı bir ses mi duyarlar
yumuşak bir kedere ufalır bakışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları
yorgun öksürükleri oturup kalkışları
       yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar
       her gece artık gitmek vaktidir sanırlar
       geçmiş günlerinden bir destek aranırlar
uysal bir gülümseme tek sızlanışları
idam mahkûmlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları

yolculuk sabaha mı yoksa akşam üstü mü
aylardan bu ay mı günlerden acaba ne gün
yılan gibi çöreklenmiş bu boğuk kördüğümü
çözebilirsen çöz çözememekten üzgün
kaç kere hesabını çıkarırlar bir ömrün
     şu yağmurlu güz dünyadaki son güzü mü
     bir daha yiyecek mi yediği şu üzümü
   ya uykuda giderse söylemeden son sözünü
ölmek var mı farkına varmadan öldüğünün
yılan gibi çöreklenmiş bu soğuk kördüğümü
çözmeye uğraşırlar çözememekten üzgün

bakılan her resim bütün bir ömrü saklar
ellerini kaldırsalar yıllar dökülüşür
birazdan yalıda sanki buluşacaklar
bir yerde saat çalsa o sevgili görünür
umut heykeli midir ay ışığı örtünür
       bir pencere açılsa unutulmuş şarkılar
       çocuk bahçelerinden nasıl yankılanırlar
       kalkan her vapurda giden bir yolcu var
gönderilen her mektup onları götürür
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
sabahtan akşama hergün kaç kere ölür


NOT: Bu satırlar yazılırken şair Gülten Akın'ın aramızdan ayrıldığını öğrendim. Bu haberi özellikle burada bildirmeyi bir ödev sayıyorum; çünkü yaşamın son anına kadar düşünerek ve üreterek var olmanın en "incelikli" örneği vücut bulmuştur onda. Ruhu şad olsun. 

28 Ekim 2015 Çarşamba

Cumhuriyet


"Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." cümlesi tarihin kaydettiği en dramatik sözlerden biri. Bir liderin, devrinin süratle aleyhine işleyen çarklarını milim milim tersine döndürüşü ve zaferini sabırla, ilmek ilmek dokuyuşunun zirve noktası. Henüz dumanı kalkmamış bir yangın yerinin küllerini silkeleyip yeniden kanatlanma hikayesi... Her geçen gün artan özlem, minnet ve saygıyla...

22 Ekim 2015 Perşembe

Ankara

Ankara... Rüküş ışıklarını takınmış, geceyi karşılıyordu hafta sonu gittiğimizde. Birkaç akrabalık ve arkadaşlık dışında Ankara'yla hiçbir mecburiyet bağım yok. Anıtkabir, ODTÜ'm ve bazı tarihi mekanlar müstesna, Ankara bana gidilesi hiçbir yer vaat etmiyor.

Şehrin hançeresi yırtılıp üstüne dev bir şantiye oturtulmuş; o yüzden boğuk ve dumanlıdır kış öksürmeleri. İş makinelerine göz ucundan bakıyorum; bozuntuya vermeden gümbürtüyle geviş getiriyorlar, toz püskürtüyorlar. Yığın yığın hafriyat malzemesinin yaladığı caddelerde zevksizlik abideleri boy atıyor. Bunları görmüşcesine Tanpınar ne güzel söylemiştir: "Zengin malzeme ile hamlesiz bir nizamın mahsulü olan bu binalar sadece bir kalıp, boş, manasız bir cümle gibi zekayı bir müddet yorduktan sonra "ben bir hiçim!" diye zaafını itiraf ediveriyor." Ankara'nın geldiği nokta da bu: Ülkenin her şeyini ifade edebilecekken hiçlik girdabında takvim eskitmek! 

3. sınıf bir pavyon şarkıcısının ağzında yazık edilmiş bir türküdür Ankara, seymenlere yakışmayan! Kurtuluş Savaşı'nın izlerini bir madalya gibi onurla taşımaktan gocunup bayağı makyaj cambazlıklarıyla çarçabuk saklama telaşında. Ve ne yazık ki, medeniyetle ilk çekingen dansların yapıldığı Cumhuriyet Ankara'sı, Cumhuriyet'in Ankara'sı olarak da kalamadı. Zamanın ilerleyişini durdurmak ne mümkün; fakat Ankara bu kadar hızlı çökmemeliydi. Yıllar olgunlaştırmalıydı onu. Zarif bir Cumhuriyet şehri olmalıydı; geçkin bir deli saraylı değil. Artık Ankara, ciğer yiyen şaklabanların ve daltabanların siyaset gayyasında çamur yuvarladıkları bir koca kasabadır. Zira İlber hocanın üstüne basa basa söylediğı "kasabalılık"ın tüm kokmuş alametlerini boynuna dolayıp iftiharla taşıyandır. Kent değil, başkent hiç değildir. Alışveriş merkezlerini utanmaz arlanmaz birer tapınak haline getiren akbabaların platosudur...

21 Ekim 2015 Çarşamba

1+1=3

"Cim karnında bir nokta" diye çok sevdiğim, fakat günlük konuşmalarda kullanılmayarak unutuluşa yüz tutmuş bir deyim var. "Cahil" veya "acemi" anlamına geliyor.

Ben de, içinin noktasıyla, cim harfi gibiyim şimdi. Noktamın cahili ve acemisiyim. Onunla ilgili şimdilik hiçbir şey bilmiyorum. Bu suskun noktam yeterince güçlüyse, gitgide büyüyecek ve üç noktaya tamamlayacak küçük evrenimizi...



11 Ekim 2015 Pazar

Yiğit iken ölenlere: Ankara, 10 Ekim 2015

YARIN DİYE BİR ŞEY VAR

bilirim yarın diye bir şey var
çeliğin su katılmamış yanı
ırmakların geçilecek, fırtınaların 

                                             dinecek

bir yanı var
ömrümüzün
belki bir gün gülecek.

selam verip
selam alacak

                               barışa kardeşliğe

hep tok yatan
çocuklar görecek

el ele
aşklar, omuz omuza 
                                           dostluklar

ne dikenli teller olacak
ne tanklar tüfekler

ne tüberküloz kalacak
ne lösemi

ne işsizlik
ne banka
ne borsa

süt gibi duru ve ak
ekmek gibi sıcak

                                              bizim de
                                              bizim de

günlerimiz olacak.

güle değecek
kuşların kanadı

ve kuşlar sırtlarında
gül taşıyacak

kardeşlerim koşar adım
moraran beyazla

zincirlerimizle
yaralarımızla

ırmakların geçilecek, fırtınaların 
                                             dinecek

bir yanı var
ömrümüzün
belki bir gün gülecek.

Behçet Aysan

10 Ekim 2015 Cumartesi

Sertifika koleksiyonerleri

Rahatsızlığım dolayısıyla sayısız hekim ve terapist gezmişliğim oldu. Birçoğunun beslendiği ekoller, akımlar ve sertifikalar olmuştur. Sertifikalar diyorum; zira bazılarının duvarları kaplayan gurur belgeleri beni biraz gülümsetmiştir. Eskiden, yani okullarda dağıtılan takdir-teşekkür belgelerinin bu denli ayağa düşmediği zamanlarda, kimi veliler çocuklarının varsa böyle belgeleri, çerçeveletip duvara asarlardı. Tıpkı bazı terapistlerin ya da koçların ofis duvarlarındaki gibi!

Şekerci vitrini misali renk renk dizilmiş sertifikalara göz attığınızda gördüğünüz ifade genelde şudur: Bilmem hangi tarihle bilmem hangi tarih arasında falanca eğitimimizi başarıyla tamamlayan Fişmanca işbu sertifikayı almaya hak kazanmıştır. İmza: Filanca.

Eğitimlerin süresine baktığınızda bir gün, bilemediniz 2-3 gün sürdüğünü görürsünüz. Hastalığın yıprattığı yorgun insan, teslim bayrağını çekmeye dünden razı; "Bu kadar kısa sürede bu kadar çok sertifika toplamış insanlar herhalde allâme-i cihan olmalı" yanılgısına kendisini bile isteye kaptırıyor. Hatta bazı uzmanlar, aldıkları her sertifikayla kartvizitine bir sıfat daha ekleyebiliyor. Aynı anda yedi-sekiz sıfatı bünyede toplayabilmek de zor iş olsa gerek! 

Her unvanın altını bu kadar kalın çizgilerle çizenler acaba hakkıyla altını doldurabiliyor mu? Bunu değerlendirebilecek durumda değilim. Ancak benim bir uzmandan beklediğim - muhtemelen pek çok insan da bunu bekler - keskin gözlem gücü ve olumlu tutumdur. Çarşı pazar gezmemiş, toplu taşım araçlarına hiç binmemiş, envayi çeşit insanın kaynaştığı yerleri bir laborant titizliğiyle incelemeyen ve en önemlisi insan insana, can cana sohbeti terapi odasıyla sınırlayan psikolog, psikiyatr, pedagog, vb. sınıfta kalmaya mahkumdur.

Bir önceki paragraftaki "vb." içine "koç"lar dahil edilebilir mi? Ne yalan söyleyeyim, bana tuhaf geliyor şu koçluk işi. Her konunun koçu türedi! Haberlerde en son yakaladığım bir "alışveriş ve makyaj koçu"ydu; çok şükür oraya kadar uzanmışlar! Yaptığı da şuymuş: Koç, koçluk talep eden kişiyle sözleşip alışverişe gidiyormuş ve o kişiye tavsiyelerde bulunuyormuş. Eh, o halde pek çok kadın birbirinin koçudur dense yeridir. (Bu durumda, kadın kadının kurdudur sözü de tarihe karışıyor!)

Aslında herkes biraz birbirinin koçu gibi bu ülkede. Akıl hocası. Nasihat en ucuz tüketim nesnesi! Egoyu uçuran bir şeyler var karşımızdaki insanı doldurmakta. Haydi bozmayayım, dalgasına taş atmayayım bana nasihat edenin diyorum, ama bazen o kadar yoruluyorum ki kafa sallamaktan! Karşımdakinin dili durur mu, bulmuş bedava dinleyiciyi, koçluğunun damak çatlatan tadını çıkarıyor!

Bir gün danışmanlık/koçluk içeren bir tanıtım konuşmasına davet edildik. Hatır gönül, ayıp olmasın, arada akraba var diyerek gittik. Zaten bizden başka da dinleyici yoktu. (2 kişiydik). Bedava dinleyici vaziyetindeydik yine! Bu, komedinin bir parçasıydı. Danışman/koç konuşmasında günümüz insanının iletişim kurmadığından yana yakıla dem vurdu, dakikalarca lügat paraladı. Komedinin diğer parçası; sonradan öğrendiğime göre bu arkadaş, bayramlarda zahmet edip yakınlarına telefon açmaktan kaçıyordu!

O halde neyleyim ben böyle koçu?! İnsanlardan emin olmak çok güç; kitaplara sırtı dayamak en iyisi! Kitaptan âlâ koç mu olur! Danışmanlık/koçluk bağlamında beni asla yanıltmadı, tuzağa düşürmedi kitaplar. Hele bir düşünün aradaki uçurumu: Cemil Meriç'in, Kemal Tahir'in, Gorki'nin, Shakespeare'in yanı başında bir saat geçirmek mi akıl kârı, yoksa yukarıda bahsettiğim sade suya tirit, lâf kalabalığını dinlemek mi? Kabul, biraz düz kafalıyım; hemen genelleme yanılgısına düşebiliyorum. Ama ben almayayım, alanlara da engel olmayayım. Koçluk yapanlara da "koçum benim!" diyerek bu yazıyı noktalayayım.

Bir zafer yürüyüşünün anıtı olarak Sarabande

Nicedir aradığım müziğe kavuştum. Kulağıma şurada burada kısmen çalınan ama adını yeni öğrendiğim eser, Handel'e ait: Sarabande. Handel uzun süredir dinlediğim bir müzisyen; eserleriyle iyi geçinmişimdir. (Kimi bestecilerin besteleri çok huysuz ve geçimsizdir benim için. Sürrealist bir tablonun karşısında şaşkın şaşkın dikilen bir sanat acemisi gibi dinlerim ve anlamlandırmaya çalışırım onları; fakat nafile uğraş! Örneğin, tut Wagner'in perçeminden ve bestelerinden! Hitler'in en sevdiği besteci. Oradan bir gıcığım vardı kendisine öteden beri. Bir de tutmuş "saf ırk" üzerine yazmış Hitler'den çok önce ve kalemini kirletmiş! Hitler onu sevmeyip de ne yapsın!).

Bir anıt, notayla nasıl dikilir, bu yapıtta öğrenmek mümkün. Zafere kan revan içinde, düşe kalka, toza çamura bata çıka nasıl yürünür, bu yapıtta gözlemlemek mümkün. Zafer yürüyüşünden kastım, yalnızca muharebe meydanlarındaki değil. Hepimizin yok mu irili ufaklı savaşımları, galibiyet ve mağlubiyetleri? Çelişkileri, düştüğü çukurları ve tırmandığı tepeleri?... İşte Sarabande, benim eninde sonunda galibiyetle bitecek savaşlarımdan birisini temsil ediyor. Kahırdan ağlayarak başladığım ve sevinç gözyaşlarıyla bitecek yolculuğumun hikayesi. Hiçbir yolculuğum beni bu kadar hırpalamadı, yüzümü gözümü tırmalamadı; fakat bu denli de beslemedi! Aynı zamanda, iman kuvvetlendiren bir yolculuktur bu! İman, en başta kendine iman; kendine iman ettiğinde Yaratıcı'ya iman -hiç kaçarı yok- peşi sıra geliyor. Gücünü güçsüzlüğünden almak; yani zayıf, perişan bir ot iken yol kenarında biten, üstüne basanlara kafa tutarak "Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var" demek geliyor içten! Ot güçsüzlüğünle O'nun sonsuz gücünü birleştirdiğini hissetmek: İnsanın benliğine ve bedenine dalga dalga yayılan bir titreşim. Ve Sarabande da bu titreşimi, kulaklardan içeri akıtıyor. Damlalar köpüklere, köpükler dalgalara, dalgalar su patlamalarına büyürken, devleşerek üstüne üstüne yürüyen suya karşı kollarını cüretle açmak gibi. İnsanı dakikasında yere serecek gibi görünen o sular devirmez insanı, yalnızca yıkar, arındırır. Buz gibi serinliğiyle kan akışını hızlandırır. Kanın hareketlenmesi ise iyidir, insanın hareketlenmesinin iyi olduğu gibi. Kımıldamak, hayat belirtisidir. Silkinip doğrulmak, güç toplamaktır. Ardından yola koyulmaktır bize yakışan. Sarabande'daki yaylıların girişi gibi. Bir maraton koşucusu misali. Parmak uçları yere yapışıkken, toprağına saldığın köklerden sağlam bir kopuşla öne atılmak... Bu koşuda yalnızım. Rakibim yok. Seyircim de. Koşumun bittiğini kimse fark etmeyecek, kimse alkışlamayacak beni. Aferin delisi bir maraton değil çünkü bu. Madalyası, nişanı, katılım belgesi yok. Birinci geleni yok, sonuncusu da. Bu nedenle "galiptir bu yolda mağlup". An gelip düşsem de kalkacağımdan elifi elifine eminim. 


29 Eylül 2015 Salı

Taklitlerinden sakınınız

Nicedir beni rahatsız eden bir yanlışlıklar komedyası vardı ki, başkasını da rahatsız etmiş. Bir süre önce okuduğum bir haberde Semih Çelenk adlı bir akademisyenden bahsediliyordu. Çelenk, Can Yücel'e aitmiş gibi uydurulan ve internette dolaşıma sokulan şiirleri (!) derlemiş, uzunca bir *liste çıkarmış "Can Yücel'in Olmayan Şiirler" adıyla. Ve bunları içeren pek çok web sayfasına ve sosyal medya hesabına ulaşmış, sahiplerini uyarmış, fakat dinleyen kim?

Listeyi hazırlayanın ayrıca bir saptaması var benim de hep yaptığım: "İnternet kullanıcı ortamında okur düzeyi o kadar çocuksu algılanıyor ki, çok sağlıklı, emek ürünü güzel bir şeyler yazın ama biraz uzunca bir makale olsun üç beş kişi ancak beğenir, uyduruk bir laf yazın binlerce kişi beğenir. Budalaca, ahmakça bir şey!"

Gerçekten nedendir bu denli slogan avına çıkmamız? Yalnızca yazılanlarda değil; konuşmalarda da kestirip atmamız?! İnsanların sayfalarına bir göz atın; pek çoğu beylik lafların peşinde; daha havalı olanları "motto"larla tanımlıyor kendini. Uzun uzadıya yazılar okunmuyor; betimleme ve tartışma yok hiç. Trafikteki ruh halimize benzetiyorum bunu. Kırmızı ışıkta beklemeye nasıl tahammülsüzsek, biraz uzunca bir makaleyi okumaya veya ayrıntılı bir açıklamayı dinlemeye hiç sabrımız yok.

Haydi bunlara alıştım da, işin beni asıl rahatsız eden boyutu bu sloganların şairlere yamanması! Can Yücel, Mevlana, Nazım Hikmet, vs. adına uydurulanların sayısı belli değil. Karşımda olsalardı uyduranlara sorardım: Nedendir bu korkaklık? Yazdıklarınızın arkasında dursanıza! Üstelik gurur duyacağınız bir tablo var: Milyonlarca insan her gün okuyor, paylaşıyor şiirimtrak yazılarınızı. Hatta bazı ünlü tiyatrocular bile seslendirmiş onları; internette izlenme rekoru kırıyorlarmuş.

Ya okuduklarını şiir sananlar?... Bu ucuzluğa prim verenler?... Şiir yalnızca arabesk ağlayışlar, yılışık yakarışlar mıdır? Bu mu anladığınız şiirden? Aspendos tiyatrosunu restore ederken bembeyaz mutfak mermerinin kullanıldığı bir ülkede şiirin sahtesine de itibar çok olur elbet!

Sosyalist belediye başkanlarından, '78 kuşağının meşhur Terzi Fikri'sini bilenler bilir. Şimdi ben tutup "Dünü bugüne ekledim / Acıları acılara teğelledim" diye başlayarak Terzi Fikri adına bir dizeler silsilesi uydurup yaysam, bunu yutacak o kadar çok sözümona devrimci var ki! Ya da namaz üzerine Necip Fazıl'dan bir methiye! Bal gibi yaparım. İdeoloji hiç fark etmez; her yaştan ve dünya görüşünden insan, bahsettiğim isimler hakkında derinlemesine okumadıysa ve üstünkörü bilgilerle yetiniyorsa, gönül rahatlığıyla şiir diye okur ve paylaşır bunları!

İzleyici olarak katıldığım şiir dinletilerinde de benzer bir durumla karşı karşıya kalmak işten değil. Okullarda seyrettiğim dinletilerin neredeyse tamamı edebiyat veya Türkçe öğretmenleri tarafından düzenleniyor ve yine maalesef dinletilerin neredeyse tamamı sahte şiirlerden nasibini alıyor! Öğretmenler, öğrencilerin internetten indirdiklerini ya hiç denetlemiyor, ya da (eyvahlar olsun!) denetliyor da, bu şiirimtrak yazıların adı geçen şairlere ait olduğunu zannediyor.

Çalıştığım bir okulda da buna benzer bir "şiir dinletisi" yapılmıştı "tecrübeli" edebiyat öğretmenimiz tarafından! En pespayesinden cümleler ("Ölürsem mezarıma gelme!" gibi ölüm kusmalar); en sırnaşığından fon müzikleri; üzerine çiğ düşmüş güller, deniz kenarında elleri ayrılan sevgililerle dolu görüntüler... Klişeler pazarından seç beğen al... Her neyse, bir öğrencimiz "Nazım Hikmet"in olduğu iddiasıyla bir şiirimtrak yazı okudu. Alkışını topladı, sahneden çekildi. Dinleti bittikten sonra buruşuk yüzümle ve dilimdeki pas tadıyla salondan ayrılırken dinletinin teknik işlerinden sorumlu bir öğrencim beni durdurdu ve dedi ki: "Hocam bu şiir Nazım Hikmet'in mi gerçekten? Bana bir tuhaf geldi de!" Öğrencimin bilinciyle mi gurur duyayım, bunu fark edemeyen edebiyat öğretmeninin durumuna mı hayıflanayım?

Başka bir dinletide de öğrencilerin yanı sıra, konuk seslendirici olarak başka bir okuldan Türkçe öğretmenini davet etmişlerdi. Öğrencileri dinledikten sonra ister istemez beklentiyi yüksek tutuyorsunuz tabii. Ne gaflet! Genizden gelen ağlak bir ses ve şiirimtrak yazının nakaratı gibi olan "Ben seni hiç sevmedim ki" kısmının her tekrarlanışında biraz daha kamburlaşma... Öğretmen, sesiyle olmasa da, bedeniyle o bölümü epey vurgulamış oldu. 

Yeri gelmişken, dinletilerle ilgili bir meydan okuma: Sıkıysa müziksiz şiir seslendirmeye çıkın; şiirin zaten kendi iç müziği var! Müzik boğuntuya getiriyor şiiri, hele ses düzeni doğru düzgün ayarlanmamışsa. Ki genelde öyle oluyor. Müzik yer alacaksa da, usul usul akmalı, şiirin önüne geçmemeli. Aslına bakarsanız hiçbir iyi şiirin müziğe ihtiyacı yoktur! Bir heykelin incelenirken müziğe ihtiyacının olmadığı gibi! Alışılagelen bir davranış kalıbından başka bir şey değil, şiire müziğin eşlik etmesi.

Şiir dinletilerinden bunca söz açmışken, sessiz bir dinleti gibi her gün okurlarını karşılayan "Yurdumun Şairleri" köşesi var Posta gazetesinde. Başlık, her ne kadar yazdıklarını gönderenlere bıyık altından güler gibiyse de ve sahte kimlikler de barındırsa o köşe, en azından insanlar büyük şairlerin adını karıştırmıyor. Çok daha yiğitçe! Dürüstlüğüne dürüstler, fakat gönderilenler şiir ve gönderenler şair midir? Aspendos tiyatrosundaki mermer basamaklar tarihi ne kadar yansıtıyorsa...

*Listeye şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: http://semihcelenk.blogcu.com/internette-sahte-can-yucel-metinleri-semih-celenk-guncel-liste/11038398

21 Eylül 2015 Pazartesi

Kitap kokan insanlar

Bir ömre yüzlerce ömür sığdırmanın en kolay, ulaşılabilir ve ucuz yolu okumaktır. Bir güne onlarca insan ve mekân sığdırmanın yolu da kitap sayfalarından geçiyor. Kim istemez yepyeni insanlarla tanışmayı, bilinmedik yerlerde keşfe çıkmayı? İstemeyenler olduğu aşikar; buyurun aşağıdaki haritaya:



Açık maviden siyaha uzanan renk skalasında kitap satışı ve kitapçı sayısı temel alınmış. Açık maviyle gösterilen yerler en çok kitapçısı ve kitap satışı olan, "aydınlanmanın sürdüğü" illermiş. (Anadolu'nun bozkırında mavi bir mum gibi ışıldayan Eskişehir’imle bir kez daha gurur duydum!) Karartılan yerler ise kitabevlerinin yok denecek kadar az olduğu ve kitap satışında dibi boylayan kentlerimiz olarak ifade ediliyor. Çıkarılan harita doğru ve güncel ise vaziyet pek parlak görünmüyor.

Kararmaya yüz tutmuş bu kentleri, kitaplığı olmayan evlere benzetiyorum; bu evler beni hep yadırgatmıştır. Sahipleri de. Okumaya ihtiyaç duymamaları, çok bildiklerini sanma gafletinden geliyor. Eskiden gazete kuponlarıyla alınan ansiklopediler olurdu vitrinlerde hiç değilse. Evlerin salonlarında tek renk takım elbiseleriyle boy veren ciddi adamlar gibiydiler. Şimdi Hz. Google var! Zaten bir akrabamız şu cümleyi sarf etti ya daha ne olsun: “Bu kütüphaneler hâlâ niye var hayret ediyorum, Google’da her şey çıkıyor zaten!”

Derslerimde kitabını getirmeyen öğrencilerime "Kitapsızlar!" diye taş attığımda kâh gülerler, kâh hafiften bozulurlar; ama geriye dönüp bir daha bakın şu lanetli haritaya! Kitapsızlar kaplamış dört yanı. Ne yazık ki pek çoğu halinden memnun bir uykuda. Hem neme lazım dert edinmek; çünkü okurlar, derdi olan insanlardır Şah Hatayi'nin deyişindeki gibi: "Bir derdim var bin dermana değişmem!"

Nedir insanımızı kitap okumaktan bu denli bucak bucak kaçıran? Nedenleri en başta eğitim sisteminde aranmalıdır. Ancak benim gözlemlediğim birkaç yaygın bahane var:
Mavra 1: Zaman yok.
Türkiye’de en çok izlenen televizyon programı diziler. Bir dizi en aşağı 90 dk sürüyor. Üstelik her akşamını dizilere programlamış o kadar çok insan var ki etrafımızda. Hani vakit darlığı? Kaldı ki, hastanede sıra beklerken, otobüste, durakta, boş geçen derslerde kitap okumaya yine vakit var.

Mavra 2: Para yok.
Kütüphaneler ücretsiz!

Mavra 3: Kitaplar sıkıcı.
Her okur adayının hoşlanacağı bir yazınsal tür muhakkak vardır. “Ben tembelim” demiyorsun da, kitaplara çamur atıyorsun!

Bu palavralara sığınmayıp okuyan bireylerle okumayanlar arasındaki farkları burada tek tek sıralamaya hacet yok; hepsi malûm. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim bir örnek duymuştum kardeşimden. Üniversitede öğrenciyken Haluk Şahin'in bir söyleşisini dinlemiş ve ilginç bir önermesine şahit olmuş. Söylediğine göre düzenli okuyan insanların gözleri satır takipçiliğine alıştığı için estetik ve simetri algıları daha gelişkin hale gelirmiş. Bu nedenle çok okuyan toplumlarda kaldırımların bile düzgün olması hiç sürpriz değilmiş.

Yine buna ilişkin bir arkadaşın aktardığı, ODTÜ'deki yabancı hocalardan birinin Türkçedeki bir ifadeyi garip bulması: "Kitabın sonuna gelince biz kitap okuduk diyoruz, siz kitap bitirdik diyorsunuz!" Değişik bir tespit; sanki bilinçaltımızın dışa vurumu. “Hamdolsun bu kitabı da bitirdim” deyip yükümüzü sırtımızdan atmış  oluyoruz? Okuyanlar bile kitabı yük gibi görüyorsa, vay halimize!

Bir de sormazlar mı: “Bu kitapların hepsini okudun mu?” Bu soru kalıbı da ne hikmetse asla değişmez. Geçenlerde internet üzerinden evinin çalışma odasında canlı yayın yapan bir gazeteciye de kelimesi kelimesine aynısını sordular. “Yok yahu, işim olmaz! Ara sıra tozunu alıyorum, toz zerrelerinde yeni bir vitamin türü keşfedilmiş, kırışıklıklara iyi geliyor. Size de tavsiye ederim!” diye yanıt vermeli.

Böyle bir toplumda kitaplılarla kitapsızlar arasında bir ayrışma da kaçınılmaz oluyor. Bizzat yaşamışımdır bunu. Zorunlu temel eğitimin beş yıl olduğu zamanlarda Anadolu Liselerinde hem ortaokul, hem lise eğitimi alınırdı. Benim sekiz yıl boyunca eğitim gördüğüm okul, Eskişehir’in en başarılı üçüncü okuluydu. Öğrencilerin kitapsever olduğunu umarsınız değil mi? Öyle düşündüyseniz yanılıyorsunuz. Zekiydiler, zehir zemberek zeki ve çalışkan. Ancak nedense çoğunluğu dudak bükerdi kitaplara. Hiç unutmam, lise birinci sınıftayken bir arkadaşıma doğum günü hediyesi olarak Dostoyevski’nin "Suç ve Cezası"nı verdiğimde parfüm, takı, vb. hediyeleri tercih etmiş olan diğer arkadaşlar epey alaycıydılar: “Sevgi’den ne beklenirdi ki zaten?”

İşte böyle akranlar yüzünden ergenlikte sorgulamalar hiç bitmez; fakat kendimi sorgulamadığım, bir an bile tereddüte düşmediğim ve kimsenin beni yapmaktan caydıramadığı tek eylemim okumaktı! Onlar o cümleyi sarf ettiğinde ya da benimle dalga geçtiklerinde bile “Acaba?...” dedirtmedi bana kitaplar. Kısacası benim alamet-i farikam okumaktı.

Hediyeden söz etmişken, ailem dışında en fazla bir-iki arkadaşımdan kitap hediyesi almışımdır. Sayıları az da olsa o insanlara gönülden müteşekkirim. Fakat “birisi” var ki, yıllarca okuduğu, kıymet verdiği ve sararttığı şiir kitabını bana hediye etti ya, artık o benim kutsal emanetimdir. Devlet dairelerindeki gibi “Yangında ilk kurtarılacak” listem şimdiye değin olmadı; ama günün birinde hazırlayacak olursam, o kitap, listemin birinci sırasına çoktan sabitlenmiştir!

Öğrenciyken durum buydu da, öğretmen iken farklı mı? Ne münasebet! Eskiden çalıştığım lisedeki veli toplantısında çocuğunun hiç kitap okumadığından şikayet eden bir veliye sordum: "Siz kitap okuyor musunuz?" Yanıt: "Kuran okuyorum." Takip ettiği ayetlerin kaçta kaçını hayatına kattı, bilemem. İronik bulduğum, okuma eylemini Arapça Kuran hatim etmekten ibaret sanmasıdır.

Okumayı ve okuyanları bu kadar olumlamadan sonra gelelim durgun suları bulandırıcı bir soruya: "Okuyan insan, insanlığa yararlıdır" savı ve bunun karşıtı olarak "Okumayan insan, insanlığa yararlı değildir" diyebilmek mümkün mü? 

Birinci sav için, Ahmet Cemal'in yıllar önce okuduğum bir köşe yazısından hatırlayabildiğim kadarıyla tartışmalı bir örnek sunuyorum: Gündüzleri yüzlerce insan boğazlayan Naziler, akşam olunca nasıl oluyordu da iç huzuruyla Rilke'den şiirler okuyordu?! 

Birincinin karşıtı, öteki sav için bizden bir örnek: Aşık Veysel gözü görmez, okumaz yazmaz bir adam; ama paslanmaz bir gönül aynı zamanda. Sözlerinde tanrısal bir hikmet duyuluyor ve okumayan bir adamdan nasıl dökülebiliyor şu dizeler?!

Diyor ki dünya evvel su imiş
Oku anla dünya nedir ne imiş
Yükselenler bilgi ile büyümüş
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Allah'ın varlığı mevcut insanda
İlim akıl fikir sermaye sende
Çalıştır gemiyi otur dümende
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Hiçbir şey bilmezsen dik biraz kavak
Boş gezene derler serseri savak
Yumma gözlerini dünyaya bir bak
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Veysel ne durursun herkes gidiyor
Zaman uymaz sen zamana uy diyor
Fen çok büyük kerameti yuduyor
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

O halde savı şöyle değiştirmeli; okuyan insan okuduklarını içselleştirdiği ve yaşamında olumlu yönde değişiklikler yaptığı sürece yararlı ve hatta daha iyi bir insan olabilir. Bizler Aşık Veysel değiliz sevgili okuyucum; tanrısal ilham ve hikmet sana bana şimdilik bahşedilmediğine göre gözümüz sapasağlam görürken okumalıyız. Kitap kokusunun üstüne sindiği ve ölümsüz satırların ruhuna işlediği insanlardan olmalıyız.




19 Eylül 2015 Cumartesi

Bir roman insanı ne kadar sarsabilir?

NOT 1: Eski defterleri karıştırırken karşılaştığım bu yazıyı 25.07.2009 tarihinde yazmışım. Noktası virgülüne dokunmadan burada paylaşmak istedim. Olur da, bir kişide bile bahsettiğim romanı okuma isteği uyanırsa, yazım karanlık çekmecelerde israf edilmemiş olur. Sevgili okuyucum, yoksa sen hâlâ "Tutunamayanlar"ı okumayanlardan mısın?

Tutunamayanlar'a başlarken yaşadığım tedirginliği, bitirirken de hissedeceğimi nereden bilebilirdim? Hiç okuma fırsatı bulamamaktan, okusam da anlayamamaktan korktuğum şaheseri bir çırpıda anlatamamak telaşındayım şimdi. Gereksizdir telaşım biliyorum; çünkü sayfalarca tezler, eleştiriler ve kitaplar kaleme alınmış bununla ilgili. Bir çırpıda, bir sayfada elbette eli kolu bağlanır yorumcunun. Ancak ben romanı yeni bitirmişken, sıcağı sıcağına not almadan geçemeyeceğim. Ve bu romanın gizemli kapılarını aralayarak kuytularını ışıldatan araştırmaları hep okuyacağım. 

Kitap, küçük burjuva dünyasının alaya alınması olarak tanımlanagelmiş. Bence eksik. Şöyle somutlanabilir roman: Yazar, "Selim Işık" karakterini bir taş gibi -uçsuz bucaksız bir deniz düşünün- o denize fırlatıyor. Denizde oluşan halkalardan biri, küçük burjuva değerlerini; öteki, eğitim sistemini; beriki, bürokrasiyi; bir başkası, kadın-erkek ilişkilerini temsil ediyor ve aslında bütün insanlık - bahsettiğimiz deniz- kitabın elverdiği ölçüde bundan nasibini alıyor. O nedenle, aydın-çevre uçurumu veya aydın yabancılaşması gibi yaklaşımlar, her ne kadar öze dokunsa da kitabı tümden karşılamaktan uzak.

Romanı okurken yer yer Yusuf Atılgan'ın "Aylak Adam"ını anımsamadan edemedim. Orada da paralel bir tema vardır. Ancak şu biçim farkıyla: Yusuf Atılgan doğrudan sataşır. Dobra dobra sorar "Niye böylesiniz?" diye ve hatta C., isim takar kendinden olmayan ezici çoğunluğa. Oğuz Atay ise insanlığı getirir bırakır romanın orta yerine, arkasına saklandığı çalılıktan izler "ol serencâmı" ve kıs kıs güler. Bu gülüş, kâh acı kahkahalara bırakır yerini, kâh buruk bir gülümseyişe. 

Başlıktaki soruya gelirsek... Bir roman; konu edindiği küçük, toplumun görmezden geldiği, yarı masal yarı gerçek bir aydın kitlesine okurun kendisinin dahil olup olmadığı konusunda okuru şüpheye düşürecek kadar sarsabilir(miş)! Ve kitabın sonunda, yazarın "tutunamayanlara" olan ithafını görünce elimizde olmadan kendimize "Bana da mı?" sorusunu soruyorsak, evet! Bir roman, insanı ancak bu kadar sarsabilir, sersemletebilir ve yakasına yapışabilir.

NOT 2: Ruhun şad olsun Oğuz Atay. Peki vaktinde kadrini bilmeyenlere ne demeli? Sen ölmeden romanına omuz silken, öldükten sonra "Tabii ya!" deyip kafasına elma düşmüşcesine ayan edebiyat-çı zevatı Allah'a havale etmeli. Kalanını onlar düşünsün.

15 Eylül 2015 Salı

Gökyüzüne değen

Gökyüzüne değen minareler
"Canın ve gönlün halvet sarayı olan Hazreti Adem'in vücudunu pergelsiz ve cetvelsiz bina eden Allah'a hamdediyorum."  Mimar Sinan





Kardeşimin fotoğrafladığı Selimiye Camii'nden bir andır. Bu dimdik minareler, az sonra gögün mürekkebine batacak divitler gibi!... 

Victor Hugo demiş ya: "Bana yağmuru anlatma şair; yağdır!" Sen de koca Sinan, mabedini nasıl bir haşmet diliyle sırladıysan, ezanlar okunup susulduğunda bile, minarelerinden durmaksızın ezanlar yazılıyor göğe.