fotoğrafın fısıldadıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoğrafın fısıldadıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2026 Çarşamba

Zil, şal ve gelincik

 gelincik 

Oturduğum apartmanın bahçesini bir ara gelincikler sarmıştı. Kızım, ilk açan gelincikten itibaren sayısı her gün artan gelinciklerin sevinciyle bana koparıp koparıp gelincik getiriyordu. Bir akşam fotoğraftaki kocaman gelinciği seçti benim için. Bakar bakmaz gözlerimin görüyor olmasına şükrettim. Ol dendiğince kırmızı... Ol dendiğince canlı, kadifemsi ve narin... Taç yapraklarının baş döndürücü güzelliğinde bir flamenko dansçısının eteklerini savuruşunu düşlerken aklıma Yahya Kemal'in Endülüs'te Raks şiirinin şahane açılışı geldi:

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...

Yahya Kemal, Madrid'te elçilik görevindeyken Endülüs'te bir davete katılır. O davette flamenko dansını izlediği esmer bir dilberden öyle etkilenmiştir ki bu şiiri yazar. Bizim gelinciğin de o dilberden aşağı kalır yanı yok hani: Kırmızı eteklerinin ortasına tanrısal fırça simsiyah vuruşlarını yapmış ve onu doğaya armağan etmiş; küçük bir kız çocuğu da hayretle ve neşeyle annesinin avcuna bırakıvermiş. 

Hayret duygumuzu çoğaltan böyle durumlarda iyi ki çocuklar biz yetişkinler gibi sıkıcı değiller diye seviniyorum. Onları da ısrarla kendimize benzetmeye çalışıyoruz, bize benzedikçe de gururlanıyoruz iyi mi! İnci bu çiçeklere sevinmese ve onları bana göstermeseydi, ben iş ve ev arasında koştururken belki bir ara gelincikler gözüme ilişirdi ve hikâye o kadarla kalırdı. Ama İnci'nin çocuk sevinci ve tükenmeyen hayreti beni derinlere sürüklüyor.

Tasavvufta ise bambaşka bir hayret makamı vardır. Denir ki, bu yüksek mertebeye erişebilen kişiler Allah'a yaklaştıkça hayret ve dehşet denizine düşerler. Akılları başlarından gider. Velilik ve delilik arasında bir yolculuktur adeta. O nedenle bu makamın çok zor olduğu ve peygamberler gibi çok az insana nasip olduğu söylenir. Belki de Mevlana, Mesnevi'sini okuyanlara bu makam nasip olsun diye 1146. beyitinde “Aklı satıp hayret sanatını al” demiştir.

Şu hız ve yapay zeka çağında kim takar veliyi, hayreti!... Der mi bazıları? Der elbette. Benim bu yazıdaki amacım onları ikna etmek değil. Ben algoritmaların bilgiçlik tasladığı, 2+2=4'lerin havada uçuştuğu, çölleşmiş bir duyuşsal iklimde bir çiçekten yola çıkarak hayretin kıymetini önce kendime sonra başkalarına hatırlatmak istiyorum. 

Etrafıma baktığımda binlerce yaşayan ölü görüyorum. Olayları yorumlama lugatı adeta bir hacıyatmaz gibi "Ben demiştim" ile "Şaşırdık mı?" arasında gidip gelen ve suratlarına daima alaycı ve çarpık bir sırıtışı yapıştırmayı âdet edinmiş insanlar bunlar... Bazen onların donuk suratlarına haykırmak geliyor içimden: Bir kez geldiğiniz şu hayatta hiç mi bir şeye şaşırmazsınız, çıkarınıza doğrudan temas etmeyen bir şeye cân-ı gönülden sevinmezsiniz veya şükretmezsiniz? Ama onlara göre, şükretmekten bahsettiğinizde ya tuzunuz kurudur, ya da bakar körsünüzdür. Bunca kötülük varken neye sevinebilirsiniz? Salak mısınız yoksa apolitik mi?

Tuzu kuruluktan bahsedilecekse tuzum kuru diyeyim o halde! Şu satırları yazabilecek sağlığım, zamanım ve bilgisayarım var. Peki ya Aşık Veysel için ne buyurur acaba hayret fukaraları? Gözü görmez, yoksul bir ozan... Ama nasıl olmuş da çağlamış şu dizeler? Onun da mı tuzu kuruydu yoksa?

Saklarım gözümde güzelliğini
Her nereye bakarsam sen varsın orada

Bu muhteşem insanı da her olgu gibi sayfalar dolusu "anlaşılabilir" hale getirebilirsiniz. Körlüğe yol açan hastalığından tutun, kendini saza vermesinin psikolojik savunma mekanizma kuramlarıyla açıklanmasına kadar her bilgiyi edinebilirsiniz. Ama Aşık Veysel'in her yere “bakıp” da bulduğu güzelliğin bilimsel ölçülebilirliği yok. İşin hikmeti ve cazibesi de tam bu noktada başlıyor.

Mesele ozanın söylediği gibi, gözde güzelliği saklamak. Adına ilahi aşk mı dersiniz, beşeri mi bilemem. Baktığınız yerde ne görüyorsunuz? Aynada, yerde, gökte... Ben inanan bir insan olarak baktığım her yerde Tanrısal bir iz, bir dokunuş görüyorum ve görünce seviniyorum. İnancın da tamamen gönül işi olduğunu adım gibi biliyorum. İnanmaya gönlüm varsa mitolojiye de gönül veririm, Musa'nın denizi ortadan ikiye yardığına da inanırım, karıncanın İbrahim'i yakan ateşe su taşıdığına da... İnanmaya gönlüm varsa o denizlerin altında bilinen-bilinmeyen canlıların izini sürerken öğrendiklerimle hayretten donakalırım. İnanmaya gönlüm varsa arıların nasıl çarçabuk örgütlendiklerini öğrenirim ve yine şaşırırım. Fakat gönlüm yoksa, her şeyi tek boyutlu bir neden-sonuç ilişkisine hapsederim. 

Yazıyorum böyle yazmasına da, bana da  gün içinde neler fısıldıyor çok bilmiş zihnim neler!... Zihinsel ecinnilerimin işe koyulduğunu fark ettiğim an, derhal bedenin hikmetine başvuruyorum. Mesela başımı kaldırıp gökyüzünü seyretmek gibi. Ânı seyretmek için başımızın üstüne çatılmış masmavi bir seyir terası var, daha ne? O an bedenim doğrulmak istiyorsa doğrulsun, duymak istiyorsa duysun, dokunmak istiyorsa dokunsun. Ağaca, taşa, suya, yaprağa, evladıma veya bir gelinciğin taç yapraklarına…

10 Aralık 2022 Cumartesi

Annem Apartmanı

İnsan isimleri kadar apartman isimleri de ilgimi çekmiştir. Yolda yürürken rastladığım apartman isimleriyle imgelemimi canlandırırım. Anlamlı bulduklarıma öykü uydurur, bulamadıklarıma anlam uydururum. Bugün de siftahı yaptık şükür. Aşağıdaki fotoğrafta fotoğrafı çektikten sonra fark ettiğim bir ayrıntı var:

Annem apartmanı

Apartmanın adı içimi ısıttı; ama esas güzellik demir kapının üstündeki uyarıydı: Lütfen kapıyı kapatınız. Kapıyı kapatınız ki, "Annem"in etrafını yabancılar sarmasın. Annem bana kadar çünkü...

Ve bu apartman ismiyle canım bir şiir çekti ki sormayın. Ahmet Erhan'ın "Oğul" şiirini. 

Ahmet Erhan - Oğul

Ahmet Erhan, 1980 darbesinin darmadağın ettiği kuşağın seçkin şairlerinden biridir. Kafasında bolca soru, cırcırböceklerinin nidası ve "yurduna verilmiş bir sözü" olan... Yeni Türkü'nün "Kalırsa bir soru" şarkısının sözleri de onun "Kalıt" şiirinden alınmıştır. 

Kalırsa bir soru kalır benden
Yanıtı var mıdır bilmem?

Görüyorsunuz; bir apartman adının fısıldadığı ilhamla Ahmet Erhan'a uğrayıp Yeni Türkü'nün kapısını çalabildiğime göre nice apartman ve sokak beni bekler... Yürü bakalım Sevgi... Belki bir gün "Babam" apartmanına rastlar, oradan da Can Yücel'in şiirine selam çakarsın. Aman kapıyı kapatmayı unutma. Herkesin babası kendine kadar çünkü...

16 Mayıs 2016 Pazartesi

"Yine Yapraklar"





Yine yapraklar yine güller 
yine güneşli yollarda yaz
yine küçük odalarda yalnızlık

benim de öyle gecelerim vardı
mavi bir deniz gibi
aşardı başımdan ay ışığı

benim de ellerim vardı
ince uzun beyaz
dokunurdum yoklardım
kapılar açılırdı önümde
içim içime sığmaz

bir kül bırakarak geçti mevsimlerim
güller yeniden açtı
uzak bir yıldız gibi kaldı
küçük odaların yalnızlığı.


OKTAY RİFAT

22 Nisan 2016 Cuma

23 Nisan

Hayatımın en güzel 23 Nisan'ını eğitim gördüğüm lisenin ortaokul kısmında okurken yaşamıştım. O zamanlar ortaokul ve lise bütünleşikti. Bu bütünleşik olma hali, bizim halimize de benziyordu bir bakıma. Ergenliğin sancılı eşiğindeydik. Çocuk yanımız, yetişkinler kulübüne bir an önce girmeye çalışan tarafımızın eteğinden ısrarla çekiştiriyordu. Ne tamamen ortaokulluyduk, ne tamamen liseli. Ama 23 Nisan'ı şenlik havasında kutladığımız o yıl ('97 veya '98) herkes yetişkinler kulübünün bekleme odasını bir günlüğüne terk edip çocukluğun bulutsu âlemine koşmuştu şarkılar, danslar, oyunlar eşliğinde. 

Böylesi şenlikleri akıl edemeyen veya buna cesareti olmayan eğitimcilerin kurguladığı; okuna okuna eprimiş hamasi metinlerin ruhsuz, yasak savar şekilde mikrofonlardan seslendirildiği törenlerden oldum olası hazzetmedim. Kimi "seçilmiş" çocukların makam koltuklarına oturtulup büyük laflar yumurtlamalarının beklenmesinden de. Çocuklar ille onurlandırılacaksa bu konuda en içten teklifi Nazım Hikmet yapar, onları çocukluklarından sıyırmadan:

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

Çocukların evlere hapsolmadığı, sokaklarda korkusuzca oynadığı, doyasıya güldüğü ve hiçbir anlamda sömürülmediği bir dünyayı "hiç değilse bir günlüğüne" onlara verebileceğimiz yarınların özlemiyle 23 Nisan'ımız kutlu olsun...
Fotoğraf: Ara Güler

29 Şubat 2016 Pazartesi

Mart gelmeden!


Hafiften gün batmaya,
Gözlerime uyku inmeye başladıysa,
İki ayaklı canlı türünden dürten eden de yoksa,
O zaman belediye bu bankı şekerleme için bana tahsis etmiş demektir.
Bana ilişmeyin dostlarım. Zaten dört yılda bir geliyor 29 şubat; onun keyfini de kırk yılda bir boş bulduğum şu tahtta çıkarayım.

14 Şubat 2016 Pazar

Sıvı sabundan fışkıran hayat dersleri

Yahu bu nedir Allah aşkına?

İlk okuduğumda bizim "Türk tipi başkan" gibi kükreyesim geldi: "Eyyyy Protex!... El yıkamayı senden öğrenecek değiliz!..." Bir de tuvalet kâğıdı üretseydiniz, nice olurdu halimiz! Sonra her zamanki metanetimi takınarak kendimi onların yerine koydum ve vardır bir bildikleri dedim. Çünkü adamlar bunu adım adım yazmaya üşenmediyse gıcık bir tüketici davranışıyla karşılaşmamak için tedbiri elden bırakmayalım diye düşünmüşlerdir. Manyak mı yok? Örneğin bu marka, bakterilerin %99,9'unu yok ettiğini iddia ediyor. "Ben elimi yıkadım, ardından mikroskopla inceledim, elimde hâlâ %97 oranında bakteri kaldı. Yalancılar!" diyebilecek tıynette müşteri profiline karşı "Kardeşim sen 4 ADIMDA DOĞRU EL TEMİZLİĞİ'ni harfiyen uyguladın mı?" diyerek hücuma kalkabilirler en azından. Çok mu abartılı buldunuz? O halde size Amerika'dan yaşanmış örnek: Adam elinden sigarayı düşürmüyor. Sonra akciğer kanseri olunca sigara şirketine dava açıyor sizin yüzünüzden kanser oldum diye. İşin daha ilginç yanı, tüketici davayı kazanıyor. O nedenle, tüketim nesnelerine yukarıdaki gibi komik talimatlar konuyor. Özellikle ilaç firmaları, boşuna mı padişah fermanı gibi prospektüsler hazırlıyor! Basur kremini kullanana bile gözünde çıban çıkma ihtimalini hatırlatacaklar neredeyse. Bir harf hatasına kurban giderek adamın kremi neresine süreceği belli mi olur! Baştan uyarsınlar da... 

Aç-bitir gıdalarda ve içeceklerde böyle talimatlar yok. Olsaydı eğlenceli olurdu ama. Mesela hazır dondurmada. Biraz da alaturka bir söyleyişle yazılsaydı tadından yenmezdi:
1) Dondurmanızı kılıfından ihtimamla sıyırınız.
2) Evvela dilinizin ucuna usul usul tatbik ediniz.
3) Lezzetinden emin olduğunuz lahzada ağzınızın da vasıtasıyla dilinizin bütünüyle dondurmanızı kavrayınız. (yalayınız kaba olur burada)
4) Dilinizde bir müddet muhafaza ettiğiniz lokmayı eritiniz ve midenize gönderiniz. 
5) Boğaz hassasiyetine mahal vermemek içün dikkatli istihlak ediniz.

İnsanın da kullanma kılavuzu çıkarılır mı acaba? DNA şifreleri epey gelecek vaat ediyor; fakat şimdilik net bir kullanma talimatı yok elimizde. Burçlarla idare edeceğiz bir süre. Onlar da çoğumuzu kandırmaya yetiyor. Örneğin benim burcum Yay. Ne derler Yay için? Maceraperesttir. Evet ya, sahiden ne kadar maceraperestim bir bilseniz. Birkaç yıl önce Antalya'da rafting yapmıştım. Dahası, rafting yaparken ikide bir soğuk suya atmıştım kendimi. Bakın ne kadar maceraperestim! Gerçi rafting botunun kaptanı kürekle kafama vurup böğrümü dürtmüştü beni düşürmek için, ama olsun. Ayak uydurana bakın siz. Sonra Yaylar gezmeye meraklıdır, açık sözlüdür, zekidir, özgürlükçüdür... Gördünüz mü, Yayların topluca röntgeni çekildi. Olumlu özellik olarak aklınıza ne geliyorsa, Yaylara yontun. Gerisini de diğer burçlara serpiştirin. İnsanlığın şifresi çözüldü gitti! Astrologlar -affedersiniz- g.tlerinin sıkıştığı yerde zaten "yükselen burçlar"ı devreye sokuyor. İnsanların kullanma kılavuzu bu kadar basit işte! Sıvı sabun kullanımından bile basit! Aslanların sırtını sıvazlayın, Oğlakların kredi kartını kullanacaksanız 12 takside böldürün, Akreplerin üzerine fazla varmayın, Terazilerin dengesiyle oynamayın, mızmız Balıkları ağlatmayın, yeter.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Dile gelen taşlar

Yukarıdaki satırlar Stefan Zweig'in "Satranç" adlı yapıtından. Acemi bir satranç oyuncusu olmama karşın satrancın çekiciliğinin sayfalara sinmiş halini es geçmem olanaksız. 

Bana göre ise satranç sessiz bir meydan muharebesi gibidir. Yalnızca oyuncunun beyninden komuta edilen bir takım ruhunu gerektirir. Hiçbir taş başına buyruk hareket edemez; bedeli ağır olabilir! Aşağıda muharebeye hazır biçimde konuşlanmış iki takımdan kareler görüyorsunuz. Dimdik duruşlarında fırtına öncesi sessizlik ve gerginlik var.



Bilmeyenler için rehberlik hizmeti: Üstteki fotoğrafta soldan sağa doğru ilerlersek en sol köşedeki kale, yanındaki at, sağındaki fil, onun yanındaki vezir (şahtan sonra en kıymetli taş), gürül gürül sakalıyla kasılan şah ve yine sırasıyla fil, at ve kale olarak ilk sıra tamamlanıyor. İkinci sıradakiler erler ya da (sevmediğim adıyla) piyonlar.

İki er çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane:


Rivayet odur ki satrancı bulan bilge kişi bu oyunu ülkesinin hükümdarına öğrettiğinde hükümdar oyundan o denli mutlu olmuş ki bilgeyi ödüllendirmek için masalların malum cümlesini söylemiş: "Dile benden ne dilersen!" Bilgenin hükümdardan istediği, satranç tahtasının her karesine bir önceki karedekinin iki katı buğday tanesi koyulmasıymış. Hükümdar, bu isteği gülümseyerek karşılamış; ne varmış ki o karelere buğday yerleştirmeye. 1. kareden başlayarak 1 buğday, 2.sinde 2 buğday, 3.sünde 4 buğday, 4.sünde 8 buğday, 5.sinde 16 buğday, 6.da 32, 7.de 64, 8.'de 128 derken ilk sıra tamamlanmış. Gelgelelim sonraki karelerde rakam büyüdükçe büyümüş, iş zorlaştıkça zorlaşmış. Zira satranç tahtasında toplam 64 kare olduğundan her kareye bir öncekinin iki katı buğday tanesi koymaya ülkenin buğday stoklarının yetmeyeceği görülmüş. Bu kıssadan hükümdar nasıl bir hisse çıkarmıştır bilemiyoruz. Ama bilgenin hükümdarı fena halde mat ettiği aşikar!

Söylenceden konu açılmışken yukarıda fotoğraflarını paylaştığım satranç takımı lületaşından yapılmıştır ve onun efsanesini de paylaşmamak olmaz: Çobanın biri koyunlarını otlamaya bırakmış dinlenirken yanında ansızın akça pakça, ahu gibi bir kız belirivermiş. Genç adam vurulmuş kıza, tam elini uzatıp dokunacakken kız toprağın altına girip kaybolmuş. Çoban, kıza ulaşma umuduyla toprağı hırsla deşmiş, deşmiş, deşmiş. Deştikçe kızın beyazlığında taşlar çıkmış yerden. Çobanın gözü taş mı görür kara sevdadan; günlerce toprak altında aramış kızı fakat bulamamış ve kıza kavuşamadan yerin metrelerce derinliğinde hayatını kaybetmiş. İşte o sevdalı çobanın çıkarttıkları, bugün lületaşı dediğimiz o bembeyaz taşlarmış.

Lületaşı satranç taşlarının tasarımında zanaatkarların hayal gücü ve ustalığı devreye giriyor. Kimi basit, plastik satranç takımları öyle çirkin ve ruhsuz yapılıyor ki, onlarla insanın hiç oynayası gelmiyor. Ama lületaşının asaleti ve ruhu var. Şahın sakalından atın yelelerine, vezirin başlığından filin hortumuna dek tüm göz alıcı ayrıntılar taşa nakışlanıyor. 



Lületaşı Türkiye'de yalnızca Eskişehir'de çıkartılıyor, bunu biliyor muydunuz? Yerin metrelerce altındaki yataklardan elde edilen bu taşa "beyaz altın" ya da "deniz köpüğü" de deniyor. Lületaşı ustalarını bu taşı işlerken birkaç kez izlemişliğim vardır; özel bıçaklarıyla sanki bembeyaz bir soğan ya da turp soyar gibi taşı hamlığından sıyırıp ince ince dokurlar, donatırlar, oyarlar. Hızlı çalıştıkları için dışarıdan çok kolay gibi görünse de hata kaldırmayan bir zanaattır lületaşı işlemeciliği. Bu zanaatin yelpazesinde sadece satranç taşları değil, akla gelebilecek her nevi süs eşyası, biblo, takı, pipo gibi eserler bulunur. Mesela şu da benim çok sevdiğim baykuşum. Mağrur duruşuna, asabi bakışlarına, çizgi çizgi işlenmiş tiril tiril tüylerinin ve pençelerinin inceliğine hayranım. Onu görür görmez çarpılmam bundandır. Biraz sert tabiatlı olduğundan çalışma masamda bana habire disiplin telkin ediyor.

Gümüşün hafif kararmışı gibi lületaşının da hafif sararmışı makbuldür. Dolayısıyla karbeyaz ürünlere temkinli yaklaşmamız gerektiğini söyler ustalar; çünkü piyasada lületaşı diye yutturulan alçıdan yapılma ürünler varmış. O nedenle Eskişehir'e gelindiğinde lületaşı satın almak için Odunpazarı'ndaki Atlıhan Çarşısı'na uğramak en sağlamı. Belki ustası onu işlerken canlı canlı görme şansı da doğar. 

1 Şubat 2016 Pazartesi

Kütüphaneler: Hayaller ve gerçekler

Olup olacağı şu kadarcık bir kitaplığım var, evime gelen pek çok insan şaşırmadan edemiyor: Bu kitapların hepsini okudun mu? Bir de konuklarımın merhametli anlarına denk geldiyse gözlerime bir acıyorlar ki sormayın gitsin. Oysa gözlerim gönüllü bekçisi satırların ve okumak gönle şenlik, zihne ziyafet...

Yer sorunu var üstelik. Dolayısıyla kendime artık sadece şiir kitabı alabilecek kadar kota tanıdım. Şiir okunup bitirilmeyeceği için diğer türde kitapları kütüphaneden veya kardeşimden ödünç alarak da kısmen idare edebiliyorum.

Yerim dar olabilir; ama düşleri de böyle üç dolaba bir odaya sıkıştıramayız ya. Şu daracık odadan uçup ağzımın suyunun aktığı kütüphaneleri gezeyim biraz. 

Aşağıdaki fotoğraf Cincinnati Kütüphanesi'nden (ABD). Kasvetli gibi dursa da nasıl nefis kitap tozu kokuyordur orası. 































İrlanda'daki Trinity College kütüphanesi. Nice Van Gogh tablosundaki sarıları aratmayacak güzellikte bir ışığı var.
İhtişamlı kütüphane arayanlar Prag Milli Kütüphanesi'ne gitmeli herhalde. Fakat paspal da girilmez ki oraya, kotla oturulsa sırıtır!















Ülkemizden bir kütüphane, ODTÜ kütüphanesi. ODTÜ'nün yemyeşil yerleşkesi üzerinden Ankara'nın tepelerini gözleyen manzarası muhteşemdir bu arada.














Ben kalender insanım; bu kütüphanelerden birini mülk edinsem yeter, hepsini istemiyorum. Abartıyor muyum? Hayaller söz konusu olunca abartı kelimesinin hiçbir hükmü kalmaz. Olmayanı olduran, gülmeyeni güldüren, kavuşulmayanı kavuşturan, iyileşmeyeni iyileştiren canımın içi, gözümün nuru hayaller... Üstelik mübalağa (abartı) en sevdiğim söz sanatlarından biridir. Sehl-i mümteni gibi kaçak güreşmez mesela!

Biraz daha gerçeğin sınırlarında gezinirsem hayalimdeki evin hayalimdeki kitaplığı şöyle de olabilir:






















Bu fotoğraftaki gibi bir odada sevdiklerime ikramlarda bulunup onlarla gündelik hayatın dedikoduları ve mızıklanmalarından uzak sohbetler etsem, "ölsem eksiksiz ölürdüm"...

23 Ocak 2016 Cumartesi

Doğa paylaşmayı sever



O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör
Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayın on dördü

Kuşlar geçecek damların üstünden 
Kuşlar konacak dallara
Kanat seslerini duyup uyanırlarsa
Gene kuşlarla uyusun çocuklar
Olanı biteni anlatma.

Hiç görmediğim şey bu
Kurdun gözü yılmış sürüden
Elmanın yarısı soğuk yarısı sıcak
Ağulu bitkilere dolanmış salkım
Güneşten yağmur boşanacak

Yetsin demir çağının beyliği
Yeni bir gün başlıyor demek
Yeryüzünde korkusuz yaşamak
İki milyar kişiye bir dünya
İki milyar kişiye iki milyar ekmek
...
Melih Cevdet Anday'ın "Olsun da Gör" adlı şiirinden
(Fotoğraflar Kütahya Dumlupınar Üniversitesi yemekhanesinde çekilmiştir.)

12 Ocak 2016 Salı

Yaprak döker bir yanımız...


Komşum İstanbul'a çekti gitti, aylardır yok. Bana da çiçeklerini bıraktı arada bir onlara göz kulak olmam için. Merdiven boşluğunun ıssızlığından başka ne gün ışığı, ne temiz hava... Çiçekçikler, temel ihtiyaç maddelerinden mahrum şekilde sessiz sedasız solu soluvermişti bana ilk emanet edildiklerinde.

Düzenli olarak, yeterli miktarda sulamama ve onlarla kısa sohbetler etmeme rağmen kurumaları beni huzursuz etmişti. Hem bir canlının ölümüne tanıklık etmek, hem de emanete tam sahip çıkamama telaşına kapılmaktan dolayı. Gerçi komşum beni telefonda rahatlatmıştı ama... Aradan biraz zaman geçti. Fotoğraftaki gibi yeniden yeşile, filize döndüler yüzlerini.

Bu yeşile ruhum susamış. Biz Allah'tan umudu kesiyoruz kimi zaman; fakat O bizden umudu kesmiyor olmalı ki, nefesimiz boğazımızdan akmaya devam ediyor. Ben de şu sıralar, o çiçeklerdeki gibi, yeşerecek tarafımı arıyorum. Bir filiz zaten var içimde; o kendi dünyasında büyümeye devam ediyor. Ancak benim iç toprağım yine kurudu, yine dallarım gazelle doldu. Gece gündüz demeden ansızın kopuveren, derinlerdeki fırtınalar?!... O fırtınalarda "bir cana bir başa" kalmışlık duygusu... Oysa çalışmalarımı yetiştirmem için en çok ihtiyacım olan şey tek başınalıktır şimdi. Üstüne üstlük rahatsızlığımın kedinin fareyle oynadığı gibi kendini hatırlatması da kış içinde kış. Yapmak istediklerimin kabaran taşkın denizinin yanında yaptıklarımın sığlığı canımı yakıyor. 

Yediği dayaktan ağlayıp zırlasa da, akan sümüklerini koluyla silerek son bir hışımla kavgaya atılan çocuk gibi habire kendi sırtımı sıvazlıyorum: "Bu da geçer ya Hû!" Mizahın gıdıklamalarıyla zamanı unut, başkalarının dertleriyle yoğrul - sevinçleriyle gönen, en sıradan şarkıları birer marşa çevirip gözünü ufuklara dik... Hiçbir şey yapamazsan düş kur, değil mi ya, ozanın dediği üzere: "Beni dar camlarda değil / Bir bulutun seyrinde düşün". Dar camlarda, dar merdiven aralıklarında saksılara hapsedilsek bile bize sessizce yeşermek ve ışığın seyrine düşmek yaraşır...

15 Eylül 2015 Salı

Gökyüzüne değen

Gökyüzüne değen minareler
"Canın ve gönlün halvet sarayı olan Hazreti Adem'in vücudunu pergelsiz ve cetvelsiz bina eden Allah'a hamdediyorum."  Mimar Sinan





Kardeşimin fotoğrafladığı Selimiye Camii'nden bir andır. Bu dimdik minareler, az sonra gögün mürekkebine batacak divitler gibi!... 

Victor Hugo demiş ya: "Bana yağmuru anlatma şair; yağdır!" Sen de koca Sinan, mabedini nasıl bir haşmet diliyle sırladıysan, ezanlar okunup susulduğunda bile, minarelerinden durmaksızın ezanlar yazılıyor göğe.

14 Ağustos 2015 Cuma

Cevizsiz bir ceviz ağacı

Cevizsiz bir ceviz ağacı
İşbu fotoğraf, gölgesinde doğayı dinlediğimiz ve dinlendiğimiz ceviz ağacımıza ait. Nazım Hikmet'ten esinlenerek "Ben bir ceviz ağacıyım Oluklu köyünde" diyebiliriz onun için. Meyve veren ağaç taşlanırmış ya, bu arkadaş hiç meyve vermediği için taşlanmaktan kurtuluyor ve boy verebildiği, serpilebildiği kadar serpiliyor. Adının hakkını vermiyor, ceviz sunmuyor bizlere; ama iyi bir dinleyici ve sırdaştır. Fitneyle işi olmaz, kimseye laf taşımaz. İnsanlarla ilişkilerinde de daima güzel bir mesafe tutturmuştur. Sözgelimi, çatal gövdesini kucaklamanıza izin verir; fakat kendisinden aynı hareketi beklemeyin. Gölgesine masa kurup yemeğinizi rahatlıkla yiyebilirsiniz; ancak evin kızı gibi yemek servisine katılmasını ummak saflık olur. Bahçemizin vakur hanımefendisine asil susmalar, koyu yeşil karanlıklar yakışır ancak...

2 Ağustos 2015 Pazar

Sesini bulan

Kaygısız ve coşkulu... 
(Fotoğraf Şakir Eczacıbaşı'nın "Yolcular" (2008) adlı fotoğraf albümünden alınmıştır)

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Küçük yolcu

(Fotoğraf Şakir Eczacıbaşı'nın "Yolcular" (2008) adlı fotoğraf albümünden alınmıştır)