mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2026 Cumartesi

Pembe arabadan babama mektup

Canım babam,

Bugün yedinci ölüm yıl dönümün. Sana en son mektup yazışımın üzerinden beş yıl geçmiş. Yine bir yürek dökümü gerektiğini iyiden iyiye hissediyorum; çünkü istikrarlı bir biçimde rüyalarımda seninle görüşüyorum. En son gördüğüm rüya, diğerlerinin aksine daha sohbetli ve kahkahalıydı. Rüyamda senden çekinerek arabımı pembeye boyatmak istediğimi söylüyorum. Sen de beni şaşırtan bir cana yakınlıkla "Olur kızım yav, tanıdığım bir tamirci var, ona boyatırız!" deyince eline balon tutuşturulmuş bir çocuk gibi seviniyorum. Konuşa konuşa  dere tepe gidiyoruz ve emaneti adama teslim ediyoruz. O da tam istediğim gibi arabamı pespembe yapıyor. Sevinçten uçuyorum. Sen yine beni şaşırtan bir şekilde: "Haşşöyle yav! Tam kız arabası gibi oldu!" diyorsun olanca güler yüzünle.

Az önce belirttiğim üzere rüyamda beni şaşırtan, bu uçuk isteğimi itirazsız yerine getirmendi. Ne de olsa kulağına her konanı kolay kabullenmeyen bir yapın var. Hatta hakikate körleşecek kadar! Örneğin, annemin seni o kadar uyarmasına rağmen inadın inat başının üstünde taşıdıkların neler yaptılar bir bilsen! Nelere şahit olduk! 

Annemden bahsetmişken, annem uzun süredir bizimle kalıyor. Sevimli bir dünya kurduk kendimize. Arada onunla itişiyorum. Ayrı ormanların insanları olduğumuz için, kanunlarımız da farklı. İşte böyle anlarda bana arka çıkmanı çok özlüyorum. "Karışma Sevgi'nin işine yav! Benim kızım ne söyleyeceğini, ne yapacağını çok iyi bilir!" diyen kükreyişin lazım bana. Eh, sen olmayınca ben de kendi işimi kendim görüyorum. 

İlk torunun olan kızım, okul yollarını tepmeye devam ediyor. Bu yıl 3. sınıfta. Harıl harıl yazı yazıyor ve resim yapıyor. Ona iki torun daha eklendi. Biri erkek, biri kız. İsimleri gibi kendileri de o kadar güzel ki. Görseydin kesin "Şunlara bak! Küpecik!" diye severdin ikisini de. 

Bana gelince... Şifa umuduyla seninle beni yollara düşüren hastalığım, kimliğimin ayrılmaz bir parçası artık. Ondan ilhamla yazı yazmaya, gözlem yapmaya ve dinlemeye daha fazla ağırlık verir oldum. Rahatça konuşamıyorsam gözüm kör, kulağım da sağır olmadı ya! Ayrıca sana bir müjdem var: Yine kendim ve kızımın yaşadığı acıları bal eyledim ve onlardan çocuk kitapları devşirdim. Yayımlandığı zaman, öykülerim çocukların minik ellerinden ve gözlerinden hayatın akıp giden kanına karışacak. 

Vefatından sonra geçen zaman içinde bazı hayallerime kavuşamadım, bazılarını da hayalini dahi kurmadığım halde hayat önüme getirdi. Mesela iş değiştirdim. Öğretmenlik sanatına delicesine bağlı kızının marifetine inanabiliyor musun? Artık "okula" değil; "işe" gidiyorum. Yine üniversitedeyim; ama ders anlatmıyorum. Yine öğrenciler var yanımda; ama onlara İngilizce öğretmiyorum. Bu değişikliğe giderken, yılların alışkanlık zincirini kıracağımı ve rahatımı biraz bozacağımı kestirmekle birlikte bunun bana iyi geleceğini seziyordum. Tebdilimekânda ferahlık olduğunu bu vesileyle doğrulamış oldum. Yıllardır aynı saatlerde derse girip çıktığım dostlarımdan ayrı mesaiye başlamak, eski odamın insanı inzivaya davet eden sessizliğinden sonra yeni ofisin bitmeyen konuklarını ağırlamak ve tanıştığım eşsiz insanların aynasında kendimle de tanışmak içimdeki Sevgi'nin gergefine yeni motifler nakışlamak gibi oldu. 

Son olarak, arabamla trafiğe her çıktığımda ve sağ salim evime döndüğümde önce Yaradana şükrediyor, sonra sana hayır dua ediyorum. Bana araba sürmeyi öğretmek için az kavga vermedin! Direksiyona dokunur dokunmaz elleri terleyen ve seyir halindeyken kalbi emniyet kemerini delip ön cama yapışacakmış gibi çarpan Sevgi şimdi vızır vızır araba kullanıyor! Arabamın rengini sorarsan: beyaz. Pembeye boyatmayı hiç düşünmüyorum.  

Madem boyatmayacaktın ne demeye beni çağırdın diye söylenirsen... Aslında seni hep çağırıyorum da, araba bahane... 


 


13 Mart 2025 Perşembe

Edip Bey’e Mektup

Merhaba Edip Bey,

Bahar saklandığı kovuktan aniden çıktı. Çıplak ağaçlar, değişen mevsim döngüsü yüzünden, eskiden yavaş yavaş bezendikleri yeşillerini belki süratle sırtlarına geçiriverecek şimdi. Sonsuzluğa uçtuğunuz gün olan 2 Mart 2025'te hava buz kesmişken şimdi arsızca parlayan güneş karşısında şaşkınız. Yine de kışın ardından baharın gelmesine seviniyoruz.

Fakat dev ve kudretli bir ağaç olan şu hayatta aynı anda dört mevsim hüküm sürüyor. Zıtlıklar dallanıp budaklanarak iç içe geçiyor. Doğumlar, yeni ölümlüleri aramıza katarken kimi ölümler ölümsüzlüğü muştuluyor. Sizin de bir bahar gününe rastlayan gidişiniz, şarkılarınızı dinleyenlerde yeniden doğacağınızın doğadaki işareti sanki...

Sesiniz, bir dağın doruğundan kopup gelen ve çağlaya çağlaya kulaklarımıza dökülen bir şelaledir. Bu şelalenin akışındaki nağmelere kulak verenler, ozanlar sofrasına buyur edilir: Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Âşık Mahzuni Şerif, Can Yücel, Vedat Türkali, Yılmaz Odabaşı, Mazlum Çimen, Neşet Ertaş, Orhan Veli Kanık, Zülfü Livaneli ve daha nicelerinin dizeleri, notalara damla damla akar. 

Şarkı söylerken o pırıl pırıl gülümsemeniz dudaklarınızdan eksik olmaz. Dünyayı kucaklayacakmış gibi açılan kollarınızla, gövdeniz de bizlere gülümser adeta. O yüzden tüm büyük müzisyenlerin konserlerinde olduğu gibi, sizin konserlerinizden dinleyiciler asla boş çıkmaz. Kulaklar ve yürekler dolar taşar. Neredeyse marş mertebesine yükselmiş şarkılarınızla güzel günlere inanç diriltilir, meydanlarda birlik olunur, dünyanın adaletine ve akıp giden yıllara sitem edilir, gönüle aldırmamak öğretilir. 

Edip Bey,

Siz yurdunuzu ve halkınızı çok sevdiniz. Biz de sizi ezgilerinizle olduğu kadar yenilmez duruşunuzla sevdik. Tıpkı bir şarkınızdaki gibi: "Sokağın tavanı kadar" sevdik. İnsan sevdikleriyle kolay kolay vedalaşmaz ya, benim de yazımı bir veda yazısı olarak sonlandırmaya hiç niyetim yok. Çünkü her şarkınızda sizinle yeniden merhabalaşacağız ve yeniden umudumuzu bileyeceğiz. “Elimizde gül, önümüzde upuzun yol” ile… Görüşmek üzere!

(Ayna Dergisi’nin 6. sayısında yayımlanmıştır)

31 Ocak 2021 Pazar

Bugün günlerden babam ve ben

Sevgili babacığım,

Bugün 31 Ocak 2021. Seninle 2. ölüm yıl dönümünde de sohbet etmek istiyorum. Günlerdir bugünü bekledim diyebilirim; çünkü içimdekiler çok birikti.

2020 yılı milyonlarca insanın sağlık, huzur, sabır gibi ince ayarlarını bozduktan sonra 2021'in kapısının önüne tortusunu bırakıp gitti. İyi ki görmedin bu yılları, iyi ki yaşamadın yaşadıklarımızı. Kanser hastası olarak omuzlarına binecek yük katlanarak artacaktı ve seni 2019'da değil de, salgın zamanında kaybetseydik sevenlerinle cenazende bir araya gelip yasımızı paylaşamayacaktık. Dört başı mamur bir cenaze törenine eşlik eden kalabalıklar ve dualarla seni uğurlayamayacaktık. Bu duruma şükretmemiz sence de ironik değil mi baba? Normal şartlar altında insanlar sevdiklerini bir gün fazla yaşatmanın derdindeyken salgın şartları, 2020 öncesi cenaze törenlerini bile arattı.

Öte yandan 2020 benim için de sancılı; fakat değiştirdikleriyle apayrı bir yıl oldu. Yıllar sonra ilk kez seninle hesaplaşabildim baba. İçimdeki sen'le hesaplaşabildim. “İdeal insan” yetiştirmek niyetiyle istemeden beni nasıl hırpaladığını 40'ıma yaklaşırken keşfedebiliyorum. Kafandaki "Sevgi projesi"nin maliyeti bana hastalık olarak döndü. Bunu asla hesap edemezdin değil mi? Senin hayal ettiğin üzere on parmağında on marifeti, hitabeti ve geniş sosyal çevresiyle herkesin ağzını açık bırakan Sevgi yok babacığım. Kâh boğularak kâh zorlanarak dahi olsa konuşan, işini bu zor koşullarda sürdüren ve bu zor koşullara rağmen yaşamı kucaklayan bir Sevgi var. Hayallerinde yaşattığın Sevgi hiçbir zaman var olmadı. Olamazdı da. Çünkü Sevgi senin sandığın gibi içe kapanık değil; içine dönüktü. Kend'özüyle sarmaş dolaş; notlar çıkardığı kitaplarıyla, yazılarıyla, günlükleriyle, şarkılarıyla, evde yüksek sesle okuduğu şiirleriyle ve anlaşabildiği kadar insanın yanında olmasıyla mutluydu. Ama sen, oynadığımız tüm oyunlarda yenilmez bir model olan sen, kendin tasarladığın bir elbiseyi bana giydirmeye çalışmakla yenildin. Hayranlık duyduğum sana senelerce benzemeye çabalarken ve tam senin istediğin gibi (belki de senin gibi) birine dönüştüğümü düşünürken gördüm ki ikimizin de aklının ucundan geçmeyecek biri oluvermişim.  

Fakat yaşadığım onca buhrandan sonra vardığım noktayı yine seninle paylaşmayı çok isterdim. Biliyor musun baba, ben senin Sevgi'ni değil; yorulmuş ama kendini bulma yoluna koyulmuş Sevgi'yi seviyorum. Öteki Sevgi, ümitsiz bir mükemmelin arayışındaydı. Ben ise, ne mutlu bana ki, hata yapma hakkımı kullanıyor ve hatalarımın öğrencisi olarak yolculuğuma devam ediyorum. Hele bu sene daha da hoşnutum kendimden. Kronik toplumsal hastalığımız olan "el alem ne der kaygı bozukluğu"ndan sıyrılıp başkalarına kötü görünme pahasına bile olsa "kendime iyi" olmayı başarabiliyorum artık. Elleri memnun etmek, onları konuşturmamak üzere ömür sürenlere “el iyisi” derler ya, ben ise aldığım kararlarla el kötüsü olmayı tercih ediyorum. Hatta kimi zaman bundan zevk duyuyorum. Zira inanıyorum ki, kendi mutluluğu için sorumluluk üstlenmeyi ve bedel ödemeyi göze alan insan sağlıklıdır, çalışkandır, günleri verimlidir ve gerçek anlamda başkalarına yararlı olabilir. Dün yaşadıklarının arkasında yüreklice durabilenler, yarınlarına karar verebilirler. Ve inançlı bir insan olarak şuna gönül huzuruyla iman ediyorum: Yaradan'ın şahitliğine inananlar, diğer insanların şahitliğine ihtiyaç duymazlar.

Adım gibi eminim babacığım; yazdıklarımı okuyabilseydin ya da ben sana bunları anlatabilseydim, gözlerin dolarak ve "Ah canım kızım..." diyerek bana sarılır, mahcup bir özeleştiri yaptıktan sonra benimle ne kadar gurur duyduğunu söylerdin. Hâlâ benimle gurur duymana ihtiyaç hissetsem de, yıllarca içimde kök salmış "hayran olan kız-hayran olunan baba" hiyerarşik ilişkisi, yerini seni ve kendimi olduğu gibi kabullenen bir evlat ve babanın eşitlikçi ilişkisine bıraktı. Böylesi daha sağlıklı değil midir zaten? Hayranlık körlüktür; oysa  yanlışlarını doğrularıyla harmanlayarak bir insanı sevebilmek, sevginin katıksız ve derin halidir.

Bak aklıma ne geldi: Sen sağken seninle konuşarak sohbet ediyordum. Şimdi seninle sohbet halindeyim yine bir 31 Ocak günü. Yalnızca kullandığım araç değişti. Bundan sonra bugünü ikimizin günü ilan edelim!

Seni rüyalarımda mutlu görüyorum; inşallah öylesindir o âlemlerde. Oraya göçmüş sevdiklerimizi görüyorsan selam söyle; ama Şehriban teyzeye özellikle selamımı ilet. Bayramlarda bana söylediği cümleler hâlâ yüreğimin pasını alıyor. 

Görüşmek üzere...

9 Şubat 2019 Cumartesi

Dünyanın en güzel ateş ölçeri

Canım babam,
Seni kaybettikten sonra evimiz sevenlerinle doldu taştı, telefonlarımız susmak bilmedi; ama o sıcak insan kalabalığı çekildikten sonra bu kez anıların ağırlığı çöktü üzerimize. Ve biz acımızla baş başa kalır olduk Kayahan’ın şarkısındaki gibi:

El ayak çekilince
Sohbetler tükenince
Dostlar eve gidince
Bu geceler işkence

Hani ölmeden önce ömrünün film şeridi gibi gözünün önünden geçme klişesi var ya, anladım ki o bizim gibi yas tutanlar için daha doğru. Çünkü geride kalanlar, ölenle ilgili o film şeridini evirip çevirip anlatarak ve kendilerinden de katarak hüzünleniyorlar. Ben de bu hususta istisna değilim elbette. Seninle yaşadıklarımızı düşünmeden, özlemeden edemiyorum. Adeta bir Claude Monet tablosunun buğulu renklerine bürünmüşcesine zihnimin derinliklerinde yıllardır gizlenmiş hatıralar, çocukluğumun en ücra köşesinden sökün edip gözümün önünde apansız beliriyor şimdi. Bunlardan en berrak olanı, çocukken hastalandığımda yanıma gelip tüm şefkatinle ateşimi ölçmendi. O hünerli, her işin altından kalkan, toprakla yaratan kudretli eller, ateşten yanan alnıma ipek bir mendil yumuşaklığında dökülüveriyordu sanki. 

Büyüdüğümüzde de çok şey değişmemişti aslına bakarsan. Kardeşimin ve benim ne zaman canımız sıkıldıysa, ne zaman başımız ağrıdıysa, ne zaman bunaldıysak hararetimizi ölçen bir babaydın sen. Dünyanın en güzel ateş ölçeri! Alnımıza bilgelik ışığının vurduğu...

Biraz da bu yüzden cenazende seni herkes gözleri ışıldayarak tek bir sözcükle özetledi: "Başka". "Senin baban bir başkaydı!". Bu sözcük, Türkçede "belgisiz sıfat/zamir" olarak tatsız tuzsuz tınılayan bir kategoriye sokulsa da, bünyesinde ne kıymetli sıfatları barındırıyormuş meğer! Bu sıfatlar, sevenlerinin gönlünde edindiğin yere göre ete kemiğe büründü. İyilik, cömertlik, zarafet, sevecenlik, cana yakınlık, hoşsohbet ve nüktedan olmaktan yana akla ne gelirse sen oradaydın. Aramızdaydın! Hepimizin “hoca”sıydın. Ömrün boyunca nutuk atarak değil; bizlere örnek olarak hocalık yaptın. Hastalığını kabullenişin ve bu hastalığın sana getirdiği binbir güçlüğü asla şikayet etmeksizin sırtlanarak Hakk’a yürüyüşünle de öğretmenliğini taçlandırdın.

Baba,
Doğup büyüdüğün ve gömüldüğün köyünde senin gibi insanlara "kahraman" denir ya, biz de senin yaşamımıza kattığın kahramanca değerleri, artık insanların birbirine selam vermekten korktuğu bir çağın sensiz geçen her gününde daha fazla özleyeceğiz. Ama özlemimiz, bu değerleri kendi yaşamımızda sürdürmeye engel olmayacak. Ölümünü "Dosttan gelen bir selam" olarak kabullenmemize de. Bu selama karşılığımız, Dede Korkut'un kahramanlık hikayelerinin sonundaki sözler olabilir; zira kahramanlara böylesi yaraşır:

Onlar dahi bu dünyaya geldi geçti,
Kervan gibi kondu göçtü,
Onları dahi ecel aldı yer gizledi,
Ölümlü dünya gene kaldı.
Gelimli, gidimli dünya,
Sonucu ölümlü dünya...



14 Haziran 2018 Perşembe

2 yaşındaki gül fidanı

Mah yüzüne âşıkanım
Taze bitmiş gül fidanım
Efendim nazlı cânânım 

Seni gayet sevdi canım
Severim yokdur yalanım

Hoş edalı nazik peri
Görenler olur müşteri
Canım versem vardır yeri

Seni gayet sevdi canım
Severim yokdur yalanım


Anne olmadan önce Dede Efendi'nin "Mah yüzüne âşıkanım" şarkısını her dinledikçe sözleri sanki bana yazılmış gibi düşünerek kendimi şımartırdım. Anne olduktan sonra şarkıyı kızıma yakıştırmaya başladım. Zaten "Taze bitmiş gül fidanım" metaforu 35 yaşındaki birine mi daha çok yaraşır, 2 yaşındakine mi?

Her neyse, madem şarkılardan açıldı konu ve madem kızım 2 yaşını doldurdu, size kızımla ilgili bir hayalimden bahsedeyim. Bazen sorarlar, çocuğunun büyüyünce ne olmasını istersin diye. "Ne" olacağından ziyade, mutlu ve sağlıklı yaşamasını ve hayatı coşkuyla ve cesaretle kucaklamasını candan isterim. Hangi mesleği seçerse seçsin! Paşa gönlü hangi uğraşla hoşnut oluyorsa onunla meşgul olsun. Benim ve başkalarının alkışı uğruna kızımın mutluluğunu feda edemem.

Her gönülde bir aslan da yatıyor elbet, bunu da inkar edemem. Gönlümden geçirdiğim bir meslek var. Herhangi bir enstrümanı dinleyenlere zevk verecek şekilde çalamamamdan kaynaklanan bir eziklikten midir bilemiyorum; kızımın müzisyen olmasını düşlerim. Virtüözite derecesinde bir enstrümanı çalmasını çok isterim. Klasik Türk müziği, klasik Batı müziği, caz, blues, türkü, rock fark etmez... Gerçi genetik olarak zengin bir mirasa sahip görünmüyor yavrum. Ana tarafında da, baba tarafında da sanatkâr yok. Bekleyip göreceğiz. 

Sevgili kızım,

Aldırma bu sözlerime. Benim hüsnü kuruntumun ürünü bunlar; senin kararlarını bağlamaz. Senden tek isteğim var. Mesleğin ne olursa olsun, işinin hakkını ver ve günün sonunda alnının terini vicdanıyla silen her güzel insan gibi keyifle şarkını mırıldan. Sen kendi hayatının müzisyenisin; bestesi de güftesi de sana ait. Kimse senin çabalarını takdir etmese dahi (ki etmek zorunda da değil), kendi yolculuğunun fonunda akan, sevecen ve bilgelik dolu şarkını dinlemeyi ve arada sırada bana da dinletmeyi ihmal etme.

Nice yaşlara...

16 Mart 2018 Cuma

Engin Geçtan'a geç kalmış bir mektup

Merhaba Engin bey,
Geçen ay ölümünüzü üzüntüyle öğrenmiştim. Üstüne üstlük kitabınızı siz hayattayken okuyamamış olmamın pişmanlığıyla yazıyorum bu mektubu. Yaşasaydınız belki size gönderirdim yazımı. Çok severim sevdiklerime mektup yazmayı.

Ama neylersiniz, ben biraz geç kalırım güzelliklere. Üzerine ışıklar yağsın, Aziz Nesin'in o tatlı "Bağışla" şiirinde dediği gibi "ölüme erken seviye geç" yaşıyorum sanırım. Sizin "İnsan Olmak" kitabınızı da biraz geç okudum diye düşünüyorum. 35 yaşındayım ve bu yaşıma dek okumadığıma utandığım kitaplardan biri oldu eseriniz. Hoş, bu anlamda kendime bir utanç listesi çıkarsam herhalde siz de şaşar kalırdınız listenin uzunluğuna. Yine de "ah vah" etmeyeceğim, suçluluk duygumun beni eylemsizliğe (yani kitap okumamaya) itmesine izin vermeyeceğim; çünkü bu da bir kaçıştır. (Bunu da sizden öğrendim)

"İnsan Olmak" kitabınızın adını duyduğumda herhalde insanlığın yüce özelliklerine bir methiyedir diye düşünmüştüm. Oysa insanlık külliyen erdem değildir ki! Okurken kendime basbayağı ayna tuttuğumu gördüm ben. Öyle tatlı bir sohbet dili kurmuşsunuz ki okurla, yazdığınız satırlarda arızalarımı, savunma mekanizmalarımı, kaçışlarımı, savaşımlarımı, soylu ve aşağılık yanlarımı rahatlıkla gördüm. Yalnızca kendimin değil; tanıdığım insanların da. Ama zaaflarımdan dolayı hiç hor görülmüş ve parmak sallanmış hissetmedim kitabınızda. Yani siz, okurla biz diliyle sohbet ederken insan olmanın pek çok rengini önümüze seriyorsunuz. Bu renkleri az veya çok taşımamızdan ötürü yargılamıyor; yalnızca aşırılıklar konusunda bizi uyarıyorsunuz. 

Biliyor musunuz Engin bey, kitabınızı okurken bilinçaltım beni süratle yıllaaaar öncesine götürdü. Çocuklukla ergenlik arasındaki o zorlu dönemde annemin zorlamasıyla yaz tatillerinde Kur'an kursuna giderdim. Hoca diye oraya tayin edilmiş herifin bize olan tiksindirici ve katı tutumundan dolayı nefret ediyordum oradan. O zamanlar hep "keşke melek olsam" diye hayal kurardım. Neden? Çünkü günahsızlardı, hiçbir şekilde "cehennem azabı"nı tatmayacaklardı. Hoca denen herif, tepemizde sürekli bunu haykırdığı ve bizim başımızı örtmediğimiz için cehennemde nasıl yanacağımızı tüm dehşetiyle tarif ettiği için kendimce düşsel bir kaçış yolu bulmuştum: "Meleksin. Oh ne güzel... Hiçbir günahın yok. Risk yok, bedel yok. Tepende böğüren bir Kur'an kursu hocası yok. Daima Allah'la berabersin." Bu düşlerle kursta yaşadığım karın ağrımı az da olsa hafifletiyordum.

Kitabınızda insanlığın çeşit çeşit rengine boyanınca o acı hatırama bakıp gülümsedim ve dedim ki: "İyi ki melek değilim; iyi ki insanım." Neden böyle düşündüm biliyor musunuz? Bana kalırsa Allah bir insanı yoktan var ettikten sonra kuluna bırakıyor geri kalan yaratım sürecini. Günahlarınla sevaplarınla, hatalarınla ve onlarla yüzleşmelerinle sen, seni var ediyorsun. Bu, melek olmayı da aşan, çok kutsal bir çaba bence. Çok şükür Kur'an kursunda dinden çıkmayacak kadar sağlammış inancım; hâlâ İslam'ın evrensel ilkelerine ve kadere inanıyorum. Örneğin genetik özelliklerim, doğduğum coğrafya, ailem, vs. yani benim dahlimin olamayacağı unsurlar kader. Ama kader denilen tanrısal tablonun karşısında bizim elimiz de armut toplamıyor elbet; bir fırçamız var. Bu tabloyu neye çevireceğimiz bize kalmış. İstersek alırız elimize siyahların en zifirisini, karalarız tabloyu, sonra kader der, çıkarız işin içinden. Veya istersek gönlümüzün tüm renklerini gücümüz nispetince işleriz tuale. Kimimizin biraz daha ferah ve aydınlık olur, kimimizin belki biraz daha bulutlu ve karamsar. Fakat önemli olan, o fırça darbelerinde yüzde kaç biz varız? Yıllardır bu soruyu hep kendime sorarım: Eylemlerim ve söylemlerimde yüzde kaç ben varım?

İşte bu noktada tam istediğim kavramı bana sundunuz Engin bey: Kendini yaşamak. Sıkça kullanılan "kendini gerçekleştirmek"ten daha sıcak geldi bu kavram bana. Kendini gerçekleştirmek biraz daha başarı kavramını tınılarken, kendini yaşamak, insanın olumlu ve olumsuz bütün yönleriyle kendisini kabullenişle birlikte yaşamın içinde kendisi olarak var olmayı seçmesi gibi düşünülebilir. Onu kendisi olmaktan alıkoyabilecek baskıları ve engellemeleri aşma mücadelesini göze alarak.

Okurken çok düşündüm, kendimi ne kadar yaşayabiliyorum diye. Hâlâ cesur bir yanıt veremiyorum bu soruya. Sanırım tam anlamıyla kendimi yaşayamıyorum; ama onun çabasındayım. Bu da beni kimi mutsuzluklarıma rağmen daha azimli kılıyor. Korkak taraflarımı biliyorum, üstesinden gelmeye çalışıyorum. "İnsan Olmak" gibi kitaplar da bu yolculuğumda bana destek oluyor. Ha bir de Attila İlhan'ın "Diyalektik Gazel"i yoldaşımdır:

Okudunuz mu bu şiiri acaba? İnşallah gittiğiniz yerde Attila İlhan şiiri gibi güzelliklerle karşılaşırsınız. Size bir daha mektup yazar mıyım, bilmiyorum. Ama kitabınızı okuduktan sonra eski Sevgi olmadığımı biliyorum. Başka bir kitabınızda görüşmek dileğiyle...

*İnsan Olmak - Engin Geçtan - Metis Yayınları

27 Haziran 2016 Pazartesi

İnci'nin ilk mektubu (ya da bir annenin hezeyanları)

Merhaba dünya,  

Bir dünyalı daha kuruldu geniş kucağına. Bir kursak daha açıldı yeryüzü sofrasındaki acı-tatlı yemişleri tatmak için. 

Etrafımda toplaşanların söylediklerine bakılırsa olağandan fazla bekletmişim onları. Eve gelen misafirler dünyaya nasıl geldiğimi soruyorlar anneme. O da "karnıyarık" yönteminden bahsediyor ve bu sözüyle onları güldürüyor. Oysa bir de bana sorun; doğumumda gülünecek ne varmış? Haftalardır sıcacık bir kozanın rahatlığına gömülmüşken birdenbire üstümdeki kapak açılıverdi ve beni maskeli, yemyeşil ninja kaplumbağa kostümlü adamlar buz kesen bir odaya alıverdi. Bağırıp çağırmak nafile! 

Şimdi bulunduğum yer fena sayılmaz, ana rahmi kadar rahat değilse de. Ne de olsa konformist günlerim geride kaldı. Emeksiz yemek yok. İlk günlerimde biraz zorlanmış olsam da, artık en sevdiğim iş oldu annemin sevecen göğsündeki süt musluklarına ağzımı dayayıp hayat iksirini yudumlamak. 

Annemi gördüğüm an bir güğüm süt görmüş gibi oluyorum desem yalan olmaz. Gerçi görme duyum henüz berraklaşmadı; fakat koklayabildiğim kadarıyla da öyle: O hep süt kokuyor! Sınırlı algımla seçebildiğim annem; uzun siyah saçlı, evde daima yelpazeyle gezip sıcaklardan yakınan ve sürekli su içen bir kadın. Bir de dayımla çok kaynatıyorlar! Bazen benimle ilgili, bazen başka konulardan konuşup habire kıkırdıyorlar. Annem benim ismimi bir şiirden devşirmiş. Dayım ise ben annemden beslenirken bana bakıp "Adiloş bebe" diye birisinden bahsedip duruyor:  
Doğdun,
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana 
Adiloş Bebem, 
Hasta düşmeyesin diye, 
Töremiz böyle diye, 
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü...


Babama gelince... Kocaman ellerinin arasında arşa yükseliyorum sanki. Eksik olmasın, benimle bir yetişkin gibi konuşan tek insan o ("N'oldu sana?" derken l harfini inceltmesini saymazsak). Diğerlerine bakıyorum; koca koca adamlar ve kadınlar seslerini cırlatarak, dudaklarını büzerek, şekilden şekle girerek benimle iletişim kurma çabasındalar. Neden böyle yapıyorlar, anlayamıyorum. Ayrıca anneannem, babaannem ve bazı teyzeler yüzüme bakarak mırıl mırıl bir şeyler söylüyorlar. Mırıltıları bitince yüzüme üflüyorlar. Bunun da ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Ancak sonundaki üflemeyle gelen serinlik, şu yaz sıcaklarında çok hora geçiyor.

Üzerinize afiyet, biraz gaz sorunum var. Çektiğim ıstırabın tarifi imkansız; ben de zaten tarif edemediğim için veryansın bağırıyorum. Yaşadığım bu işkencenin ödülü olsa gerek; büyüklerin dünyasında ulu orta gaz çıkarma hiç hoş görülmezken, benim gaz çıkarmam takdirle karşılanıyor, neredeyse alkışlanıyor. Laf aramızda, bir ikindi vakti annemin bağrında yarı uykulu yarı uyanık, sıcaktan mayışmış bir halde keyif çatarken, annemle baş başa tadını çıkardığımız o ânın mutluluğunu taçlandırmak için, yani sırf o mutlu olsun diye, muhteşem bir "Tzoooort!" sesiyle gaz çıkarttım. Ama annem dalga geçti benimle: "Hiç romantik değilsin kızım!" Ben bu dünyaya büyükleri anlama çilesini çekmeye mi geldim?

Siz yetişkinler kadar karmaşık değilim oysa. Tek istediğim, huzur güven istikrar. (Televizyonda bağırıp çağıran takım elbiseli adamların sözleri gibi oldu ya, neyse.) Huzurla beslenmek, güven içinde uyumak ve tüm bunları istikrarlı bir biçimde tekrar etmek. Evet, istediğim yalnızca bu. Benim gibi milyonlarca yeni doğmuş ve doğacak dünyalıların da istediği... Ben isteklerimi sevimli ailemden karşılayabiliyorum; fakat dünya benim aileme ve evime benziyor mu, onu bilmiyorum...

8 Mayıs 2016 Pazar

Kuzulama mevsimi

Canım kızım, 
Kucaklaşmamıza çok az kaldı. Yalnızca iki ruhun konakladığı Sevgi adacığında her şeyi birlikte yaptık: Gerçekleşmeyeceğini bile bile, sırtında yumurta küfesi olmayan hayallere daldık. Bazen bir ezgiden yükte hafif, pahada ağır sevinçler devşirirken, bazen de dizelerde sürgün veren dertlere kürek çektik... Fakat doğa, acı-tatlı her ânımı beraber yaşayacak kadar seninle yüz göz oluşuma bir süre sonra müsaade etmeyecek. Yani senden beklenen, bağımsızlığını ilan etmektir artık! Bu bir başkaldırıdır ve hiçbir bağımsızlık başkaldırısı sancısız, gürültüsüz, patırtısız gerçekleşmez! 

Gelmeye pek meraklı olduğun dünyaya şimdiden hazırlıklı olman için yazıyorum: Buraları güllük gülistanlık değil; çünkü güller daha taze goncayken hoyratça dalından koparılıp atılıyor. Eskiden yaşanan felaketlerde önce kadınlar ve çocukların kurtarılacağı söylenirdi. "Modern zamanlarda" ise önce kadınlar ve çocuklar kurban ediliyor! Küçücük bebek ölüleri, zavallı çakıl taşları gibi sahillere yığılıyor. Her gün binlerce çocuk; öldürülen anne, baba ve kardeşlerinin arkasından yaşlarına hiç yakışmayan yaslar tutuyor. Ana-dolu'da, anaçlığın topraklarında bile özgür olduğu varsayılan kadınlar akıl almaz nedenlerle katledilirken, başka diyarlardaki esir kadınlar, 21. yüzyıl dünyasının orta yerinde köle pazarlarında satılıyor. Yine kadınlar ve çocuklar, her an iğrenç tuzaklara kurban ediliyor.

Bütün bunları duyduktan sonra bile inatla, bağıra çağıra geleceksin. Hoş gelişler ola şimdiden. Bu dünyada çirkinlikler çok fazla; ancak Sait Faik'in sözünü de boş geçmemeli: "Dünyayı güzellik kurtaracak. Bir insanı sevmekle başlayacak her şey!" Ben de senden yaradılışın eşsiz güzelliğinin küçük bir temsili olmanı istiyorum. Karşılaşabileceğin her çirkinliğe karşın güzelliği koruyarak, onu savunarak, severek ve sevilerek... Yalnızca insanı değil; onun bencil varlığı dışındaki canlı-cansız her şeyi katıksız bir sevgiyle kucaklayarak: Sessiz duran ama suskun olmayan ağaçları, kaşla göz arasında tepemizi gübreleyen güvercinleri, aklına eseni yapan kedileri, kadim dost köpekleri, ağırbaşlı kayaları, kendi yağıyla kavrulan kolektif karıncaları... Onlardan da bir şeyler öğrenme hakkını yabana atmadan!

Yapacağın işin, kuracağın düşlerin, tarafında olduğun düşüncenin hakkını vererek, namusunu kurtararak yaşamaktır dünyaya gelişinin sırrı. Sana kutsal bir nefes üflendi. Geri dönüşü olmayan bir yaşam hakkı ve bu yaşam hakkını potasında eritebileceğin muhteşem bir güç de bahşedildi. Bu gücün, dünyanın her yerinde seninle aynı anda doğacak tüm arkadaşlarına eşit dağıtılacağını ama hepinizin bundan farklı oranlarda faydalanacağını ve bu durumun arkadaşlarının suçu olmadığını hep hatırla. Ben burada sana söz veriyorum: Uçurtmanı özgürce uçuracağız! Seni sen olmaktan vazgeçirecek, varoluşunu gerçekleştirmende yoluna takoz koyabilecek her türlü düşünce kalıbının öreceği tellerin karşısına dikildiğinde yanında ben de duracağım. Benim görüşlerim ve yürekten geldiğine inandığım inançlarım var ve bunlar "bana özgü"lüğünden ötürü benim için değerli. Seninle elbette hepsini paylaşacağım. Ancak bunları, salt ben doğru buluyorum diye, tartışmasız kabul etmene gönlüm razı olmaz. O muhteşem içsel gücünü devreye sokmayıp hazırın kolaylığına sığınman içime sinmez. Ben seni bir kez doğurduktan sonra isterim ki, her öğrendiğinle sen yeniden doğabilesin. 

Şu söz daima aklımdadır: "Çocuklarınızı projeniz olarak görmeyin!" Gerçekleştiremediğim başarılar, öğrenemediğim diller, erişemediğim yerlerin ukdesini senin sırtına yükleyip kendimi hafifletmem için gelmeyeceksin yanıma! Sen, sağlıklı ve mutlu bir insan daha insanlık denizine armağan olsun diye bana emanet edildin. Ve bu insan, dünyada taş üstüne fazladan bir taş koyacaksa, kendisi dışında bir varlığın da derdini dert edinip ona derman arayacaksa daha ne isterim ki bir elçi olarak ben ondan! İşte böyle bir amaç kutsaldır; onu gerçekleştirmek için seçilecek yöntem farklıdır sadece. Kimi şiir yazarak yola koyulur, kimi deney yaparak. Kimi canlıları tedavi ederek, kimi dikiş dikerek, kimi toprağı ekip biçerek.

Sevgili kızım, 
Karın duvarımı durmadan gıdıklayarak bugüne değin yabancısı olduğum bir dilde bana kendini ifade ettin. Ben de yüzünü görmeksizin, sesini duymaksızın da olsa, seninle zaten sohbet halindeydim. Bundan sonraki sohbetlerde seslerimiz çarpışabilecek. Çarpışmaların en güzeli!...

Bu dünyadaki yolculuğun hangi yöne olursa olsun, 

Seni kayıtsız şartsız sevmeye yazgılı ve bunda bir an dahi tereddüt etmeyecek olan annen...




31 Aralık 2015 Perşembe

1,5 porsiyon rüya

Dinle küçük insan,

Bugüne dek yazdığım en küçük insan… Aslında bana tavsiye edilen, sana sesimi duyurmak. Ancak ben bunu yazıyla yapmayı seçiyorum: Harfleri havaya üflemeyi değil; satırlara kondurmayı.

Ne güzeldir Fatih Erkoç’un şarkısı değil mi: “Avuç içi kadar mutluluk yeter”. Seni şimdilik avuç içi kadar mutluluk olarak tarif etmeliyim. Bir mikroskobik damlacık sıvıyken bir susam tanesine, oradan bir ceviz içine, narin bir çilekten kütür kütür bir elma diriliğine uzandın aylar boyu. Hiç yılmadan büyüdün, sıkılmadan o karanlıkta bekledin durdun. Hâlâ bekliyorsun. 

Birkaç gün önce çocuksu düşüncelere dalmış buldum kendimi. Acaba dedim, benim gördüğüm rüyaları sen de görüyor musun? Keşke görsen… Etrafımdakilere takılırım gece hayatım renklidir diye. Rüyalarım eğlencelidir; yumuşak uçuşlar ve konuşlarla doludur. Ama ben kanat takıp uçmam asla. Koşarım, koşarım, hızımı aldım mı, havaya!… Ya da zıplayıp zıplayıp şimdi uçmalıyım dediğim anda isteğim gerçekleşir. Yani rüyalarım sihirli lambamdır.

İşte bu masalsı boşlukta uçmaya alışkın Sevgi, rüyalar diyarındayken ilk kez birisinin daha bu rüyalara ortak olmasını istedi. Ve o çocuksu isteğini içinden geçirdiği günün akşamı, rüyasında o küçücük insanın büyümüş halini soluk bir imge olarak ilk kez gördü ya da gördüğünü sandı, ilk kez onunla konuştu ya da konuştuğunu sandı. Öyle ya da böyle, ilk kez seninle yüz yüzeydik küçük insan. Yani rüyalarım hep 1 porsiyondu bugüne değin; o rüyadan itibaren artık 1,5 porsiyon!

Usulcacık yuvarlanan kartopuyken, eninde sonunda çığa dönüşüp malûm infilâkını yapmadan önce, rüyaların yanı sıra orada dertlerimle de dertleniyor musun bilmiyorum. Fakat iç depremlerimin bedenimdeki artçı sarsıntılarını mutlaka hissetmişsindir. Sana bunları yaşatmak istemezdim; ama annen böyle ne yazık ki. Doğacağın dünyanın gül bahçesi olması ihtimalinin gülünçlüğü bir yana, sana anne kuytusunu bile gül bahçesi haline getiremediğim için bağışlanmamı dilerim. 

15 Ağustos 2015 Cumartesi

BABAMA

“Ölmeden önce okunacak kitaplar”, “Ölmeden önce izlenecek 100 film”, “Ölmeden önce gidilecek tatil beldeleri”… Bir yandan “carpe diem”in altını çizerken öte yandan hınzırca anımsatır gelip geçici, konup göçücü olduğunu insanın. Ben de, bir tuhaf Havva kızı, ölmeden önce yazılacak 100 mektuba koşar adım gidiyorum! Bugüne değin pek çok kişiye mektup yazdım; kendim, annem, dostlarım, sevdiğim yazarlar, yabancılar… Bu mektupların pek çoğu iletilmek amacıyla yazılmamıştı. İletilenler de “zaman bir ayrılık estirir de boğazımızda kalırsa sözlerimiz” tasasıyla iletildi. Yani dert, kadirşinas dosta söylenmeye niyetlenip de söylenememiş hiçbir söz bırakmamak. Hiçbir bahaneye sığınmaksızın. Mektuplar bu anlamda bana müthiş bir seçenek sunmuştur. Hissettiklerimin yoğunluğu karşısında “konuşma” eylemi bana hep aciz gelir, derleyip toparlayamam cümlelerimi, şiirlerden ve mecazdan mutlaka güç almam gerekir. İsterim ki bana mektup yazdırtacak ve bu mektuba ciddi anlamda vakit ve emek harcatacak kadar benim nazarımda kıymetli bir insan kıymetinin farkında olsun. Ve bu farkındalık, ona benim söyleyişimin özgeliğiyle ve sevdiğim şairlerin ölümsüz dizeleriyle kalbine yürüsün. Kısacası, Sevgi’nin penceresinden bir gül atılmış olsun bu insana. Yavan, gündelik bir dilin değil; edebiyatın ve kısıtlı da olsa deneyimlerimin ve gözlemlerimin ışığını sızdırdığı bir pencereden…

Hep niyetlenip de bir türlü yazamadığım bir insan var. Bunca yıl yazamayışımın nedeni “en güzel ve en soylu biçimde içimdekileri nasıl dışa vururum” çengeline takılıp kalmak. Fakat artık yeter! Çıplak ölüm gerçeği burnumuzun dibindeyken hangi soyluluktan bahsediyorum ki? Muhatabı bir an önce duymadıktan sonra ne hükmü kalır söz sanatlarının şahikasına kanatlanmanın?

Muhatabım: Babam. Tanıdığım kadar yakın ve dost, tanımadığım kadar yâd el, babam. Sana dair düşündüklerim nedense belli belirsiz bir hüzünde yol bulur. Neyin hüznü hiç çözemedim; bir gün eninde sonunda ayrılacak olmamızın hüznü mü, yoksa sulugözlülüğümün bana kestiği fatura mı?

Hiç kimse babasını seçmemiştir, ama herkes babasına nasıl evlat olacağını belirlemiştir. Ben sana nasıl bir “evlat” oldum, bunun muhasebesini sen yapacaksın. Ama ben bir “evlat”tan öte olduğumu hep hissettim senin yanında. Sen benim vazgeçilmez yol arkadaşımdın her anlamda: Otobüslerde, trenlerde, illerde, istasyonlarda yanımda sen vardın, kendime ulaşmaya çalışırken kaybolduğum yollarda da. Şu dünyada varoluşunun hikmeti üzerine kafa yormuş milyonlarca insan gibi ben de varoluşumun sırrı üzerine fazladan bir soru sorduysam ve fazladan bir ışık yandıysa içimde, bu senin eserindir. Eserinle ne kadar gurur duyarsın onu bilemiyorum; zira soru sordukça acılar azalmıyor, daha da şiddetlenerek artıyor.

Rahatsızlığım da bir yolculuğa dönüştü zamanla ve bu mücadeleyle dolu yolun en başında yine sen vardın. Her gelişmeden, geri gidişten, çelişkiden haberdar oldun ve elimi umutla tuttun. Ne ilginçtir, ikimiz de bıkıp usanmadık umut etmekten ve hep kesin çözümler bekledik şundan bundan çocukça. Sevinçlerimiz ve hayal kırıklıklarımızın kesiştiği kavşaklardı muayene odaları, bekleme salonları… Geriye dönüp bakıyorum da, o ruhsuz, karın ağrısı veren odalardaki tedavi öncesi sohbetlerimiz benim şifammış. Bana söylediklerin, bir türlü düzelmeyen ruh hâlime gıda takviyesiymiş.

Beckett –şu körolası Godot’yu bizlere bekletip duran adam- buyurmuş ya: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.” Biz de baba-kız ne güzel, ne görkemli yenildik be! Ben yine tamamen iyileşemedim, yine sıkıntılarım var, sana yine gel dediğimde gelirsin hiç şikâyetsiz. Birbirimizi ve mağlubiyetlerimizi “yine”liyoruz boyuna. Olsun. En güzel şarkıların yolu bu sonu gelmez tekrarlardan geçiyor: “Yine bana hüsran bana yine hasret var / Yine bana esmer günler düştü”.

Bu şarkı gibi “Hah, işte budur bizim şarkımız” dediğimiz bir şarkı, türkü ya da ezgimiz olmadı hiç seninle. Bunun üzerine de düşünmedik. Gerek duymadık belki de. Yalnız sen benden daima mutluluğu seslendirmemi istedin. “Benim sizden tek isteğim mutlu olmanız”dı senin şarkın. Bilmiyorum bunu ne kadar başarabildim; hâlâ bata çıka yürüyorum yollarda. Ama en güzel tarafı neydi bu şarkının biliyor musun? Kimseden alkış beklemeksizin şarkını söylemek. Başkalarının övgüleri, öğretmenlerin verdiği notlar, protokol düşkünlerinin biçecekleri payeler, bâtından yüz çevirip zâhire aldanmayı seçenlerin bilumum takdirleri, teşekkürleri, sertifikaları sana vız gelir tırıs giderdi. Ne mutlu bir çocukluk yaşamışım ki ben kimseyle kıyaslanmadım; daha akıllı, daha başarılı, daha parmakla gösterilen olayım diye ittirilmedim asla! Gözyaşlarımla, küçük zaferlerimle, hüzünlerimle, adımla sanımla bendim yalnızca. Ben kaldım, ben olabildim. O yüzden baba, benim en büyük zaferim sana yalan söylememek oldu. Ağlaya zırlaya da, güle oynaya da olsa hep doğrularımı duydun benden. Onlar sana yanlış gelse de gelmese de, Sevgi’nin doğrularını duydun.

Atışmalarımız da olmadı değil. Bazen çok gıcık olmayı becerebiliyorsun, hem de şeytanca, sırtlanca bir boyutta! Küçük oyunlarla tezgâhına düşen gafilleri kapı arkasından ellerini ovuşturarak izlersin. Koyu ketumluğun da cabası. Sustun mu kemiksiz susarsın. Gömülürsün kendi derinlerine. Annemin dediği üzere: “Karardıkça kararırsın”. Kimi zaman da kaskatı iraden dikilir karşımıza. Hiçbir kurşun bu duvarda delik açamaz; hiç kimse –Allah kelamını da sırtlanıp gelse- sana zorla bir şey yaptıramaz. Aramızda kalsın: Benim eski tüfek devrimci yol arkadaşıma böyle efelenmek, çalım atmak yaraşır; kulak asma!

Mektubumda sona yaklaşmanın mahzunluğuyla gelen bir tamamlanmamışlık hissi var. Oysa sana söylenecek ne çok şiir, ne çok söz, ne çok şarkı var daha bu gök kubbenin altında. Onları da bir sonraki mektuba mı saklasam? O zaman da diğer mektup yazdığım sevdiklerime haksızlık olur. Onlara birer mektup, sana..? Pek adil değil mi ne? En azından şu mektupta söylenememiş, yarım bırakılmış her sözümün esrarını barındıran bir cümleyle, senin bana en son söylediğinle sana ses vereyim buradan:

Sevgili yol arkadaşım, sırdaşım, dert ve muhabbet ortağım, ilk öğretmenim babam,
“Sen ne yaparsan yap, ben senin yanındayım!”


1 Ağustos 2015 Cumartesi

Hoşgeldin

Hoşgeldin Sevgi...

Şimdilik burada beni karşılayan kimseler yok. İnternet okyanusuna bırakacağım bir şişe ve gerisi dalgalara kalmış... Hangi kıyıya vurur, kimlerin eline geçer, bugüne dek uzak durduğum şeylerdi. Zamana bırakalım. Elbette onun da vardır arayanı, elbette yazılarıma göz atacak olanların da vardır bu defterde bulduğu. Benimkisi eninde sonunda mütevazı bir oyalanma, zamanın salıncağına kurulup notlar almak, serencamımı zamanın puslu camına yazmak...

Gören göz, düşünen ve akleden zihin hakkı için...

Adımın geçtiği Yahya Kemal'in "Hatırlatan" şiirinin şu dizeleri ilk el sallayışım olsun:

Ey sevgi anladım bu uzaktan sadâ ile,
Ömrün yegâne lezzetidir hatıran bile.