31 Ocak 2026 Cumartesi

Pembe arabadan babama mektup

Canım babam,

Bugün yedinci ölüm yıl dönümün. Sana en son mektup yazışımın üzerinden beş yıl geçmiş. Yine bir yürek dökümü gerektiğini iyiden iyiye hissediyorum; çünkü istikrarlı bir biçimde rüyalarımda seninle görüşüyorum. En son gördüğüm rüya, diğerlerinin aksine daha sohbetli ve kahkahalıydı. Rüyamda senden çekinerek arabımı pembeye boyatmak istediğimi söylüyorum. Sen de beni şaşırtan bir cana yakınlıkla "Olur kızım yav, tanıdığım bir tamirci var, ona boyatırız!" deyince eline balon tutuşturulmuş bir çocuk gibi seviniyorum. Konuşa konuşa  dere tepe gidiyoruz ve emaneti adama teslim ediyoruz. O da tam istediğim gibi arabamı pespembe yapıyor. Sevinçten uçuyorum. Sen yine beni şaşırtan bir şekilde: "Haşşöyle yav! Tam kız arabası gibi oldu!" diyorsun olanca güler yüzünle.

Az önce belirttiğim üzere rüyamda beni şaşırtan, bu uçuk isteğimi itirazsız yerine getirmendi. Ne de olsa kulağına her konanı kolay kabullenmeyen bir yapın var. Hatta hakikate körleşecek kadar! Örneğin, annemin seni o kadar uyarmasına rağmen inadın inat başının üstünde taşıdıkların neler yaptılar bir bilsen! Nelere şahit olduk! 

Annemden bahsetmişken, annem uzun süredir bizimle kalıyor. Sevimli bir dünya kurduk kendimize. Arada onunla itişiyorum. Ayrı ormanların insanları olduğumuz için, kanunlarımız da farklı. İşte böyle anlarda bana arka çıkmanı çok özlüyorum. "Karışma Sevgi'nin işine yav! Benim kızım ne söyleyeceğini, ne yapacağını çok iyi bilir!" diyen kükreyişin lazım bana. Eh, sen olmayınca ben de kendi işimi kendim görüyorum. 

İlk torunun olan kızım, okul yollarını tepmeye devam ediyor. Bu yıl 3. sınıfta. Harıl harıl yazı yazıyor ve resim yapıyor. Ona iki torun daha eklendi. Biri erkek, biri kız. İsimleri gibi kendileri de o kadar güzel ki. Görseydin kesin "Şunlara bak! Küpecik!" diye severdin ikisini de. 

Bana gelince... Şifa umuduyla seninle beni yollara düşüren hastalığım, kimliğimin ayrılmaz bir parçası artık. Ondan ilhamla yazı yazmaya, gözlem yapmaya ve dinlemeye daha fazla ağırlık verir oldum. Rahatça konuşamıyorsam gözüm kör, kulağım da sağır olmadı ya! Ayrıca sana bir müjdem var: Yine kendim ve kızımın yaşadığı acıları bal eyledim ve onlardan çocuk kitapları devşirdim. Yayımlandığı zaman, öykülerim çocukların minik ellerinden ve gözlerinden hayatın akıp giden kanına karışacak. 

Vefatından sonra geçen zaman içinde bazı hayallerime kavuşamadım, bazılarını da hayalini dahi kurmadığım halde hayat önüme getirdi. Mesela iş değiştirdim. Öğretmenlik sanatına delicesine bağlı kızının marifetine inanabiliyor musun? Artık "okula" değil; "işe" gidiyorum. Yine üniversitedeyim; ama ders anlatmıyorum. Yine öğrenciler var yanımda; ama onlara İngilizce öğretmiyorum. Bu değişikliğe giderken, yılların alışkanlık zincirini kıracağımı ve rahatımı biraz bozacağımı kestirmekle birlikte bunun bana iyi geleceğini seziyordum. Tebdilimekânda ferahlık olduğunu bu vesileyle doğrulamış oldum. Yıllardır aynı saatlerde derse girip çıktığım dostlarımdan ayrı mesaiye başlamak, eski odamın insanı inzivaya davet eden sessizliğinden sonra yeni ofisin bitmeyen konuklarını ağırlamak ve tanıştığım eşsiz insanların aynasında kendimle de tanışmak içimdeki Sevgi'nin gergefine yeni motifler nakışlamak gibi oldu. 

Son olarak, arabamla trafiğe her çıktığımda ve sağ salim evime döndüğümde önce Yaradana şükrediyor, sonra sana hayır dua ediyorum. Bana araba sürmeyi öğretmek için az kavga vermedin! Direksiyona dokunur dokunmaz elleri terleyen ve seyir halindeyken kalbi emniyet kemerini delip ön cama yapışacakmış gibi çarpan Sevgi şimdi vızır vızır araba kullanıyor! Arabamın rengini sorarsan: beyaz. Pembeye boyatmayı hiç düşünmüyorum.  

Madem boyatmayacaktın ne demeye beni çağırdın diye söylenirsen... Aslında seni hep çağırıyorum da, araba bahane... 


 


19 Ocak 2026 Pazartesi

Kan Çeşmesi

Dur yolcu! 

Kan çeşmesinin başında

Hele bir soluklan. 

Seyret geleni gideni. 

Sonra yıka ellerini ve bak:

Kader çizgilerin yol yol olmuş.

Nasıl da içleri kanla dolmuş!


Kimsesizlerin kimsesiydi Cumhuriyet,

Çocuklarını korurdu

İki eli kanda olsa!

Şimdi kucağındakilerin iki eli kanda.

Ve o eller çocukların yakasında.


Dur yolcu! 

Hele bir soluklan. 

Kan çeşmesinin kursağında gör anneleri:

Bağlayacaklar örtmeler ve mendillerle,

Durduracaklar akan kan selini.

Ve diriltecekler kimsesizlerin kimsesini.


Sevgi Gökçe

23 Aralık 2025 Salı

Cemre gibi

Sürülmüş tarlalar gibi gönlümüz

Sevinç gözyaşlarıyla ıslanacak.

Kış kışlığını yapmadı ya

Belki aniden düşüverir bir cemre!

İlk önce toprağa iner.

"Ah!" deriz "Sırayı şaşırdı cemre!"

Nasıl olur? 

Derken... Tuncay Öğretmenim bulunur.

Gökte ararken yerde! 

 

NOT: Bu şiiri bir haftadır kayıp olan Türkçe öğretmeni Tuncay Arslan hocamız için yazmıştım. Yazdıktan birkaç saat sonra naaşı bulundu. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

7 Aralık 2025 Pazar

2026 için yıldızınız neler zırvalıyor?

UYARI: 

Baştan söyleyelim: Bu yazı, burçların özelliklerini Google'dan araklayan bir kişi tarafından yazıldığı için Trump'ın dünyaya barış getireceği söylemine ne kadar itibar ediyorsanız o ölçüde bu kehanetlere itibar ediniz.


KOÇ (21 Mart- 20 Nisan)

İlişkiler: 2026, şu gerçeği kabul edeceğiniz bir yıl olacak: Baş belası dikkafalılığınız sizi bir özgürlük savaşçısı yapmaz. Nihayetinde evden işe, işten eve giden bir insansınız. Bu gerçeği kabul ettiğiniz anda insan içine çıkar duruma gelebileceksiniz.

İş ve Para: Kulağınıza lider ruhlu olduğunuzu hangi akl-ı evvel fısıldadıysa 2026’da bu dalkavukça sese kulak vermekten vazgeçeceksiniz; çünkü iş yerinizde zaten tek bir patron var ve koltuğunu bu sene de size bırakmaya hiç niyeti yok.

Sağlık: Dünyanın dertlerini çözmek sanki sizin yetki alanınızdaymışcasına hababam strateji geliştirmekten 2025 yılını migren ataklarıyla geçirdiniz. 2026 yılında migren sorununuz bitmeyeceği gibi, onu bunu kıskanmaktan dolayı hazımsızlık pusuda bekleyecek. 

 

BOĞA (21 Nisan- 21 Mayıs)

İlişkiler: 2025'te ikili ilişkilerdeki körü körüne inatlaşmalarınızı "Dik dur eğilme, bu millet seninle" sloganından ilham alarak meşrulaştırdınız. Evet dik durdunuz; ancak sizin yanınızda herhangi bir millet yoktu. Bu kafayla giderseniz 2026'daki ilişki durumunuzun adı yine politik bir slogan olan "değerli yalnızlık" olacak. 

İş ve Para: 2025'te bir türlü patronunuza kabul ettiremediğiniz evden çalışma önerinizi 2026'da törenlerle ve dualarla hayata geçireceksiniz ve evde miskinliğin dibine vuracaksınız. Ayrıca lüks tüketim tutkunuzu 2026'da da frenlemezseniz icradan ilk kaçırılacak eşyalarınızı şimdiden belirlemenizi öneriyoruz. 

Sağlık: Pisboğazlığınız 2026'ya da damga vuracak cinsten. Dünya mutfaklarını tadım arayışıyla yola çıkıp gecenin bir yarısı soluğu kokoreççide almanız işten bile değil. Ama asıl sorun kokoreç yerken değil; yedikten sonra başlayacak.


İKİZLER (22 Mayıs- 22 Haziran)

İlişkiler: Bukalemun kişiliğinizi hoşsohbet olma ve sıcakkanlılık kisvesine başarıyla büründürdüğünüz için 2025 sizin yılınızdı. Ancak önümüzdeki yıl ilişkileriniz açısından zorlu geçecek; zira 2026 ak koyun ve kara koyunun belli olacağı bir yıl olacak. Sağ gösterip soldan vurduğunuz insanlar, intikam adlı soğuk yemeklerini çoktan sofralarında tatmaya başladılar ve sizin bundan haberiniz bile yok.

İş ve Para: Laf ebeliğindeki yeteneğinize ve şansınıza güvenerek “Nasıl olsa patronun ağzından girer burnundan çıkar, maaş zammını kaparım” dediniz ve belinizi doğrultamayacağınız bir borç yükünün altına girdiniz. 2025’te yediğiniz hurmaların 2026’da sizi tırmalayacağından emin olabilirsiniz.

Sağlık: Kırk tarakta beziniz olduğu için 2026’da dikkat dağınıklığı teşhisi alabilirsiniz; dikkat! Ohoo, kime diyorum ben?!


YENGEÇ (23 Haziran- 22 Temmuz)

İlişkiler: Katıksız bir ana kuzusu oluşunuz, ikili ilişkilerde partnerinizi zorlayacak. Bu nedenle 2026, yengeç partnerlerinin tabanları yağlayıp kaçışlarına sahne olacak. Terk edilen yengeçler, teselliyi analarının bağrında bulacak ve eski sevgililerinin dedikodusunu yine anneleriyle yapıp kendilerini temize çıkararak yeni kurbanlara yönelecekler.

İş ve Para: Ev hayatına düşkünlüğünüz ve eşya biriktirme hastalığınız 2026’da size yeni bir gelir kapısı açabilir. Evinizi çöp evden çerçi dükkanına dönüştürmeyi başarabilirseniz hurdaya çıkmış ne varsa acemi antika koleksiyonerlerine rahatlıkla kakalayabilirsiniz.

Sağlık: Yakın çevreniz ağlak dramalarınız için bundan böyle yanında mendil taşımak zorunda kalmayacak; çünkü 2026 yılında ciddi bir burun tıkanıklığınız söz konusu. Hazır doktora gitmişken burnunuzu küçülttürürseniz sizi hiç ilgilendirmeyen işlere burnunuzu sokma ihtimaliniz de epey azalacaktır.


ASLAN (23 Temmuz- 22 Ağustos) 

İlişkiler: Şu fani dünyada ve insanlık tarihinde nokta kadar bile yer kaplamadığınızı görmeniz için 2026 yılında bol bol belgesel açıp izlemenizi öneriyoruz. Siz belgesel izlerken yakın çevrenizin övünmelerinizden bir nebze olsun kurtulması hem onlara hem size iyi gelecek.

İş ve Para: Pohpohlanmaya bağımlı bünyeniz yüzünden etrafınızdaki şaklabanların gerçek yüzünü 2025’te göremediniz. Ne talihlisiniz ki, 2026 göz bağınızı açma enerjisiyle geliyor. Fakat önemli bir zamanlama ayrıntısıyla: Sizi yıkayıp yağlayan kim varsa hepsinden bir güzel kazık yedikten sonra aydınlanmanız başlayacak.

Sağlık: 2025’te maşallahınız vardı; bol bol yelelerinizi parlattınız. 2026’da bazı hastalıklar kapınızı çaldığında bunu kem gözlerin nazarına bağlayacak ve kurşun döktürmeye koşar adım gideceksiniz.

 

BAŞAK (23 Ağustos- 22 Eylül)

İlişkiler: 2025'teki obsesif kompülsif hallerinizden yakın çevrenizin sıtkı sıyrıldı. Mükemmel bir romantik ilişki yaşama umuduyla size yanaşan bîçareler, mükemmeliyetçiliğinize toslarken ikinci bir şoku da takıntılarınızı fark ederek yaşadı. 2026’da mükemmel insanı bulmak istiyorsanız mezarlık ziyareti size çok iyi gelecektir; çünkü ölüler asla hata yapmaz.

İş ve Para: Bu yıl, evinizde diş fırçasıyla özene bezene tuvalet temizliği yapmanız, yakınlarınızın "Paraya kıyıp bir temizlikçi de mi tutamıyorsun?" diyerek söylendiği haklı isyanına sebep oldu. Ancak müjde: 2026 yılında emniyet güçleri eşi bulunmayan titizliğinizi fark edip sizi olay yeri inceleme ekiplerine dahil edecekler ve o dakikadan sonra geceniz gündüzünüze karışacağı için ev temizliği de sizin için tarih olacak.

Sağlık: Organik ürün diye diye dünya kadar parayı samana bulanmış yumurtalar ve tatsız tuzsuz gıdalara gömdünüz. Adlarını ömrünüzde duymadığınız otları kaynatıp sularını detoks uğruna tiksinerek fondip yaptınız. 2026 yılı sizin için tam bir değişim yılı olacak: 2025’te çektiğiniz çileleri elinizin tersiyle itip “Can boğazdan gelir” düsturuyla vücudunuzda yeni yağ kütlelerine “hoş gelişler ola” diyeceksiniz.

 

TERAZİ (23 Eylül- 22 Ekim)

İlişkiler: Dillere destan kararsızlığınızla tereddüt denizlerinde bir kez daha kulaç atacağınız bir yıl olacak 2026. Elbette sabreden derviş muradına erermiş; fakat dervişin bir muradı varken sizde bin murat kafanızda dolanacak. Bin kişiyle sağlıklı bir birliktelik yaşanmaz, ancak savaşa gidilir; tabii Ortadoğuya çeki düzen vermek istiyorsanız o başka.

İş ve Para: İş ortamındaki sempatikliğiniz ve diplomatça tavırlarınız puan toplamanızı sağlasa da, o puanları maalesef kredi kartı puanları gibi harcayamayacaksınız. Patronunuz ve iş arkadaşlarınızdan kuru kuru övgü dinledikten sonra sabit geliriniz ve gam yükünüzle akşam evinize döneceksiniz.

Sağlık: Bir türlü başlanamayan perhizleriniz ve spor salonuna gitmek için alınmış fakat evde kullanıla kullanıla dizi çıkmış eşofmanınızla ayna karşısında kendinizi bulacak ve aynadaki harap vaziyetinizin acısını yine etrafınızdaki zavallılardan çıkaracaksınız.

 

AKREP (23 Ekim- 21 Kasım)

İlişkiler: 2026'da aşk hayatındaki çekiciliğinizi firavun oluşunuza borçlu olacaksınız; zira kurbanlarınızı gözünden tanıyıp avlayacaksınız. Size tapacak sevgilileri de ancak mazlum milletler arasından bulabileceğiniz için bu ilişkilerin sizin açınızdan gayet tatminkâr olacağı çok açık. Karşı tarafın tatminini de bir zahmet uluslararası yardım kuruluşları düşünsün.

İş ve Para: "Kasım ayında doğdum; azıcık kendimi şımartayım" diyerek Kasım bindirimlerini çılgınca sömürdünüz. 2026'da bu çılgınlığınızın bedeli, birikmiş kart borçları ve fazla mesai olarak size misliyle dönecek.

Sağlık: 2025’te haddinden fazla sezgilerinize bel bağladığınız için alnınızın çatındaki üçüncü gözünüz neredeyse röntgen cihazı halini aldı. İnsanların iç yüzünü görmeye daha fazla katlanamıyorsanız 2026’da Akdeniz bölgesindeki mağaralarda inzivaya çekilmenizi öneriyoruz. İçinizdeki röntgen cihazının rutubetten küfleneceğinin garantisini veriyoruz. 


YAY (22 Kasım- 21 Aralık)

İlişkiler: Herkese mavi boncuk dağıtarak ortalarda dolaşmanız etrafınızdaki yüze gülücü insanlar tarafından "renkli kişilik" olarak adlandırılmış olsa da, gerçekte bir “deli saraylı” olarak algılandınız. 2026 yılı, bu algıyı yönetmeniz için geliyor. Birkaç sağlam veciz söz ezberlerseniz filozofluğa terfi etmeniz an meselesi olacak. 

İş ve Para: Hiçbir işin ucundan tutmamayı ve bir baltaya sap olmamayı bohemlikle ve atom fiziğini bırakmakla açıklasanız da çevreniz bu numaraları artık yutmuyor. 2026’da en yakın İşkur şubesine başvurarak veya Ege kıyılarında bir mülteci botuna saklanarak umuda yolculuğunuzu başlatabilirsiniz.

Sağlık: Çayır çimen geze geze 2025’i yediniz. Bu seyahatlerin faturası, hem paranızın suyunu çekmesi hem de yoğun omurga ve eklem ağrıları olacak. Modern tıp sizi o hastaneden bu hastaneye koştururken alternatif olarak mahallenizdeki aktar, çıkıkçı ve üfürükçünün otantik yöntemlerini de deneyimleyeceksiniz.

 

OĞLAK (22 Aralık- 21 Ocak)

İlişkiler: 2025, bütün ilişkilerinizin kart ekstresi gibi dökümünü çıkardığınız bir yıl oldu. İnce ince kâr-zarar hesabı yaparak akraba ve eş-dost ziyaretleri gerçekleştirdiniz ama bir türlü kimseye yaranamadınız. 2026, bu anlamda yüzünüze gülecek. Tüm tanıdıklarınızın sırlarını ve zaaflarını adeta bir hesap uzmanı titizliğinde kayda geçtiğinizi ve günü geldiğinde hepsini onlara bir silah gibi doğrultacağınızı fark eden yakınlarınız emirlerinize amade olacak. 

İş ve Para: Çoluğun çocuğun nafakasından kesip gıdım gıdım biriktirerek yaptığınız yatırımlarınızı bir günde açılıp borsada aniden yükseldikten sonra üç günde kapanan ne idüğü belirsiz şirketlere kaptırmanız, pintiliğinize ve kolay yoldan köşe dönme sevdanıza tanrısal bir tokat oldu. 2026'ya zengin girmek istiyorsanız ya 1547 adet yılbaşı çekilişi piyango bileti almalı ya da kalantor bir kayınpeder adayının evladını tavlamalısınız.

Sağlık: Para kazanıp gönlünüzce yiyememenin derdi 2026'da içinize oturacak. "Psikiyatra gitsem... bir seansı olmuş kaç bin lira!?!" diyerek ruhsal huzursuzluğunuzu önlemek ve birilerinin hayır duasını alıp paranızın bereketini bir de bu şekilde artırmak için hayrat yaptırma planlarınızı hayata geçireceksiniz. Ancak yaptırdığınız çeşmelerin üstüne küfürlü yazılar yazıldığını gördükten sonra yaşam yolculuğunuza bir akıl hastanesinde devam edebilirsiniz.

 

KOVA (22 Ocak- 19 Şubat)

İlişkiler: Teknolojiye olan bağımlılığınız, yapay zekaya ilan-ı aşk etmeye dek varacak; ancak esas mesele, hangi yapay zeka modeline evlilik teklifinde bulunacağınız olacak. Kendi zekanıza layık bir model yine bulamayacağınız için üzülerek söyleyelim: 2026 yılını da Dıral Dede’nin Düdüğü şarkısını tek başınıza söyleyerek geçireceksiniz.

İş ve Para: İş yerindeki beyin fırtınası toplantılarında aklınıza gelen her zırvayı "sesli düşünme" etiketiyle pazarlayarak mesai arkadaşlarınızı adeta ikiye böldünüz: Deli mi yoksa dahi mi? Onlar kendi içlerinde bölünedursun, toplantıdaki tüm fikirleri rakip şirketlerle paylaşmanız sayesinde piyasada namınız yürüyecektir.

Sağlık: 2025'teki gece hayatı alışkanlıklarınız 2026'ya da sarkacak. Tabii yan etkileriyle birlikte. İç organlarınız iflas bayrağını çekmeden tövbekâr olup kalan ömrünüzü biraz da öbür tarafa vakfetmenizi öneriyoruz.

 

BALIK (20 Şubat- 20 Mart)

İlişkiler: Bir kelebek kanadı narinliğindeki kalbiniz, insanların hoyratlığı karşısında kırıla kırıla 2025’te un ufak oldu. 2026’da “Bir ben miyim bu dünyanın enayisi?”  sorusunu sorarak bu duruma noktayı koyacaksınız. Sizi terk edenleri, yüz üstü bırakanları ve sırtınızdan hançerleyenleri beddualarınızla alaşağı edeceksiniz… de… onların bundan haberi var mı?

İş ve Para: Ay tutulması, gök ittirmesi, yer çekimi derken umduğunuz kariyer fırsatları yine ufukta görünmüyor. Bu durumda sanatsal yönünüzü kullanmanız sizin yararınıza olacaktır. Örneğin, gündüz camilerde ilahi söyleyip gece sokak şarkıcılığı yaparsanız aynı anda hem dindar hem laik kesimden üç-beş, artık Allah ne verdiyse, toplayıp kesenizi doldurabilirsiniz.

Sağlık: İnsanlara iyilik yapmak için 2025 yılını Sahraaltı Afrika ülkelerini turlayarak tüketmenize hacet yoktu. Hastalıktan kırıldınız. Dolayısıyla 2026 yılında öbek öbek sümüklü çocukların “Abi/abla bi ekmek parası be” diyerek yakanıza yapışacağı kenar mahallere dümen kırabilirsiniz. Gerçi buralarda da mikrop kapacaksınız ya, en azından yerli ve milli bir mikrobu taşımanın kıvancını doya doya yaşayın.

11 Eylül 2025 Perşembe

Gül Hoca'ya veda

Gül Durmuşoğlu Köse

2000'li yılların başı üniversite yıllarımdı. 3. sınıftaydım. O zamana değin aldığım derslerle İngilizce öğretmeni olma fikrine yavaştan ısınmıştım; fakat bir yandan da dilbilim ve öğretim metodolojisi içeriklerini yoğun bir şekilde hatmettikçe edebiyata acıkan tarafım farklı bir seçmeli ders alma derdindeydi. İşte o zaman "İngilizcede Türk Edebiyatı" dersi ve Gül Hoca karşıma çıktı. Anadolu Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde okuyanlar bilir; Yeşilçam’ın nasıl dört yapraklı yoncası olarak addedilen kadın oyuncuları varsa, bizim bölümün de efsane kadın profesörleri vardı ve Gül Hoca onlardan biriydi. Öğrenciler biraz da saygıyla karışık çekinirdi ondan. Zira Ankara DTCF mezunu, İngiltere'de lisansüstü eğitimini tamamlamış ve Oxford'da ders vermiş, muazzam birikimi ve o birikimle doğru orantılı olarak akademik titizliği had safhada olan bir hocanın öğrencileri hafiften ürkütmesi doğaldı. 

Bende de bu ürküntü ve edebiyat tutkusu çarpıştı bir süre. Ancak Allahtan "En kötü ne olabilir ki? Dersten kalsam bile Gül Hocadan dersimi aldım diye artistlik yaparım" diyen bir cüretkar sesin peşinden gittim ve iyi ki gitmişim. Ve yine ne mutlu bana ki, yalnızca küçük bir grup "babayiğit" seçmişti dersi ve bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda öğrenciyle bir masanın etrafında haftalık edebiyat sohbeti yaparcasına ders işliyorduk. Derste Türk edebiyatı klasiklerini önce özgün dilinde okuyup ardından İngilizce çevirilerini yorumluyorduk. Tabii buna eşlik eden çeviribilim, kültürlerarası farklılıklar, sosyoloji, siyaset, tarih ve edebiyat dedikoduları üzerine tadına doyulmaz sohbetler de cabası. 

Yüksek lisans için başka bir üniversiteyi tercih ettiğimde ve ondan referans mektubu almak için kapısını çaldığımda hiçbir kapris yapmadan ve seçimimi sorgulamadan benim için mektup yazmıştı. Onun mektubunun da katkısıyla istediğim üniversiteden kabul aldım. Doktora eğitimim için yuvaya geri döndüğümde Gül Hoca'dan ders almayı görev bildim. Zaten Gül Hocasız bir doktora eğitimi düşünemedim, düşünülemezdi. Ancak bu kez derslerinde yükümüz ağırdı. Verdiği ödevler yoğun, beklentileri yüksekti. Şu cümlesi hâlâ kulaklarımdadır: "Bir akademisyenin mesleki yaşamında iki zorlu dönemeç vardır: Biri doktora, öbürü doçentlik". Anlayacağınız dostlar, yiyorsa yeltenin bu işe...

Akademik geçmişi üzerine yazılacak birçok ayrıntı vardır elbet; ancak ben onun öğrencilerine "evlat" diye seslenen anaç yaklaşımını, öğrencilerine ikramlarını ve iyiliklerini, tatlı-sert otoritesini, hoş sohbetini, fularlarını, yüzüklerini ve en çok da kül yutmayan dikkatine eşlik eden ters köşe sorularını anmak isterim. Bir çalışmayı beğenmediğinde "Shall we buy this?" cümlesini Türkçeye ancak "Biz de bunu yedik!" olarak çevirebilirdiniz. Ardından şen bir kahkaha patlatırdı... Tabii siz öğrenci olarak başarısızlığınızla orada kıvranırdınız, o ayrı. 

Adını işittiğimde hissettiğim heybete zıt bir tevazu sahibiydi. Örneğin ben hiçbir dersinde onun rüştünü ispatlama, başarılarını göze sokma çabasına giriştiğini görmedim. Kimi  eğitimcilerin düştüğü bir tuzak olan öğrencilere şirin görünmek için onların suyuna gitme talihsizliğini de Gül Hoca'da bulamazdınız. Eğitmeyi sevilmeye tercih eden bir hocaydı. Ben de bir eğitimci olarak İngilizce öğretmeni adayı öğrencilerime bunu işlemişimdir: Öğrencileriniz size ve ilkelerinize yeri gelecek, gıcık olacak. Bırakın olsunlar. Bunu göze alanlar gerçek öğretmenlerdir.

Öğretmenler deyince... Yaşamınıza konuk olan öğretmenleri şöyle bir düşündüğünüzde bazılarını anımsayamazsınız bile! Olur da bir sınıf arkadaşınız isimlerini zikrederse; önce gözlerinizle yeri, zihninizle anıları tarayıp beyninizin en tozlu köşesine daldıktan sonra "Haaa, o muydu?" deyip adını bile o köşeden güç bela çıkaracağınız birçok öğretmeniniz olmuştur. Öğrencilerinde hiçbir iz, yanlarında taşıyacağı hiçbir söz bırakmadan. 

Bazı öğretmenlerin de şahsiyeti, sınıfa kendisinden önce girer, sınıftan çıktıktan sonra öğrencilerde kalan izlerle varlığını sürdürür. Gül Hoca da benim için böyle bir eğitimciydi. Hatta fakültedeki anma töreninden sonra ayaküstü sohbet eden herkes Hocanın ani vefatının yarattığı şaşkınlığı konuşurken bir hocamız dedi ki: "Gül Hoca nasıl ölür ya?!"

Gül Hoca nasıl olur da ölür?... Bu sorunun en güzel ve belki de ona en çok yakışan yanıtını ben Shakespeare'in "Beğendiğiniz Gibi" oyunundaki o ünlü repliklerde buldum:

Bütün dünya bir sahnedir
Ve bütün erkekler ve kadınlar yalnızca birer oyuncu
Girerler ve çıkarlar

Gül Hoca, bu sahnede rolünü şanına yaraşır şekilde oynadı ve sahneden çekildi. Biz de, onun bize kattıklarıyla bu sahnenin tozunu yutanlar, yani öğretmenliğe ve hayata sımsıkı sarılanlar rolümüzü oynamaya devam edeceğiz. 

Şair Yahya Kemal'in deyişiyle "ölüm âsûde bahar ülkesi" ise, Gül Hocamızın o ülkenin en çiçekli beldesinde dinlenmesini diliyor ve anısı önünde saygıyla eğiliyorum. 

15 Ağustos 2025 Cuma

Yaşasın tahtakuruları!

Bazı insanlar vardır; bulunduğu ortamda “Limon!” kelimesini duyduğu anda yüzü ekşir. Sansürün suyunu çıkarmış Sultan Abdülhamit'in de duyduğu anda yüzünü ekşiten kimi kelimeler vardı. Hürriyet, istibdat gibi politik kavramları geçin; örneğin "yıldız" kelimesi Yıldız Sarayı'nı çağrıştırdığı, "burun" kelimesi Sultan'ın burnunu anımsattığı için basının yasaklı kelimeler listesindeydi. Hatta öğrendiğimde çok şaşırdığım, bir diğer sansürlenen kelime ise "tahtakurusu" olmuştur. Neden derseniz... Sultan'ın vesvese ettiğine göre tahtakurusunun "Tahtın kurusun!" diye anlaşılma ihtimali varmış devr-i Abdülhamit'te. 

Aslına bakarsanız, yalnızca siyasal sahada değil; günlük yaşamımızda da otosansür uyguladığımız, adını açıkça veremediğimiz kimi sözcükler vardır. Etrafından dolanmayı tercih ederiz. Üç harfliler, iyi saatte olsunlar, nazar değmemesi için güzele güzel demek yerine çirkin demek gibi örnekler verilebilir.

Yıllar önce bir ilçede öğretmenlik yaparken İngilizcedeki domuz sözcüğünün Türkçe karşılığını benden duyunca bir öğrencim, "Aman hocam, öyle açık açık söylemeyin, çok günah!" deyip sınıfın karşısında beni günahımla baş başa bırakmıştı. Tersi bir durum da, kişinin yaşamında hoşnut olduğu durumlardan bahsettikten sonra nazar değmesinden korkup "Dilini ısır!" diyerek kendisini uyarması olabilir. Yani otosansür uygulamıyorsan kendine ceza kesmelisin.

Hepimizin bildiği gibi, sansürün yaslandığı duygu korkudur. İster dev bir imparatorluk yönetin, ister yaşantınızı kem gözlerden korumaya çalışın; sansür uygularken de korkarsınız, uygulamazken de korkarsınız. Ölüp ölüp dirilirsiniz. Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken" öyküsünde "Bütün korkaklar gibi hem ölüyordum, hem diriliyordum. Onyüzbin canlı oluyordum" diye yazdığı üzere, durduk yerde çoğalan bir canlıya dönüşebilirsiniz. 

Oğuz Atay'dan aldığımız ilhamla, aksini düşünelim: Her korktuğunuzda eksildiğinizi. Bir organınız veya uzvunuz fırlayıp çıkıyor ve sizden ayrı bir canlı gibi davranıyor. Bir gün uyanmışsınız, dalağınız zıplayarak baş ucunuza konmuş, sizi izliyor... Başka bir gün yüreğiniz "Yetti bu çarpıntılar, yetti bu korkunun maraton koşusu; ben gidiyorum!" deyip bavullarını ve kapakçıklarını toplayıp yola koyulmuş... Sizin "Hay dilimi eşek arısı soksun!" dediğiniz diliniz yıllardır ağzınızın karanlığında namusluca görevini yapmasına rağmen cezalandırılmaktan bıkınca... Hop! Bir bakmışsınız, usulca yere inmiş ve size oradan nanik yapıyor!

Dışarı çıktığınızda manzaranın çok da farklı olmadığını görebilirsiniz. Caddelerde, ağaç dallarında, çatılarda, bacalarda, iş yerlerinde, okullarda, devlet dairelerinde, aklınıza gelen gelmeyen her yerde... Korkan her bireyin ondan firar etmiş bir parçası var! Yolda adım atmak istediniz; ayağınıza bir çift göz takılıyor. Siz onları ezmemek için dehşetle kenara çekilirken yanınızda bir el beliriveriyor. El, ısrarla bir yeri işaret ediyor. Konuşamıyor; ama ısrarını işaret parmağının inatçı titreyişinden anlamak mümkün. Parmağın gösterdiği yöne doğru gidiyorsunuz. Uzun bir yol bu, belli... Parça parça, organ organ küçük insancıklarla dolu, kan revan içindeki yolda yürürken aklınıza ne hikmetse Nâzım Hikmet'in "Zafere Dair" şiirinin dizeleri geliyor:

Varılacak yere
                kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
          artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
                                                   tırnakla sökülüp
                                                                   koparılacaktır...

Korkuya alışmış bünyenizden hafif bir ürperti geçiyor ama Allahtan beyniniz henüz sizi terk etmedi. Her ne kadar şiiri bağıra bağıra söyleyecek diliniz artık sizinle olmasa da, zihninizin kapalı kutusunun rahatlığında dizeleri hücrelerinizle mırıldanabilirsiniz.

Yürüye yürüye tükenen gecelerin sonunda, ağarmakta olan bir tan yeri karşılıyor sizi. Orada yere saçılmış insan parçaları yok. Orada herkes bütün. Herkes özgürce şarkısını söyleyebilir, yazısını yazabilir, kavga etmeden tartışabilir. Demir parmaklıklar, işten atılmalar, iftiralar, tehditler ve sürgünlerin olmadığı, emekle kurulan ve adaletle korunan bir dünya bu. 

Dilinizin boş bıraktığı ağzınız açık halde bu dünyayı tüm ihtişamıyla seyrederken yine aklınıza Nâzım Hikmet düştü iyi mi! Burası tam da "gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan / ekmek, gül ve hürriyet günleri"nin yaşandığı dünya değil mi? Evet! Sizi şimdilik yalnız bırakmamış ayağınızla tam üstüne bastınız! Her şey iyi güzel de, burayı kim işaret etti size? O öfkeli el, kimin eliydi acaba?... Tahtakurusunu yazmaya varamamış eller mi? O halde yaşasın tahtakuruları! 

(Ayna Dergisi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır)

19 Nisan 2025 Cumartesi

Kitâbi anneliğe veda

Sayısını hatırlayamayacağım kadar pedagoji kitabı okudum. Sayısını hatırlayamayacağım kadar çocuk yetiştirme üzerine program izledim, sohbet dinledim. Bazılarını dinlerken “aman unutmayayım, lâzım olur” diye notlar aldım. Sayısını hatırlayamayacağım kadar terapistle kendim ve kızım için görüştüm. Şimdi size bunca okuyup dinleyip kafa salladıktan sonra anneliğimin vardığı noktayı aşağıdaki alıntıyla özetleyeceğim:

"Yavru kurt, annesine büyük bir saygı besliyordu. O, et bulabiliyor ve de onun payını asla unutmuyordu. Üstelik o hiçbir şeyden korkmuyordu. Yavru bu korkusuzluğun tecrübe ve bilgiye dayandığını anlayamıyordu. Bu ona sanki gücün etkisi geliyordu. Annesi onun gözünde gücün simgesiydi; büyüdükçe bu gücü, onun gittikçe sertleşen pençe darbelerinde ve burnuna hafifçe dokunuşlarının yerini alan etkili diş darbelerinde hissediyordu.  Bu yüzden de saygı duyuyordu annesine."

Hani her insanın yaşamında en az bir kez alnına hafif bir fiske vurup "Tabii ya! İşte bu!" dediği anlar olur ya, Jack London'ın “Beyaz Diş” kitabındaki bu satırlarla karşılaştığımda ben de "Tabii ya, ben daha hangi anneliğin peşindeyim?" diye sordum kendime. Ben bu satırlardaki gibi tatlı-sert anneliği seviyorum. Ben, Batılı pedagoglardan çevrilme, onların “fazlaca gelişmiş ülke” ikliminin yansıması bir dille biz gelişmemişlere(!) örnek gösterilen serinkanlı konuşma biçimlerinden hazzetmiyorum. Benim yavrumla ilişkimde, yavru kurdun annesine duyduğu saygı gibi saygı ve annenin yavruyu yola getirmek için onu ara sıra ısırdığı annelik gibi bir annelik var. Bu ilişkide yer yer atışma da var, taşkın sevgi de var. Yazımın başında belirttiğim hal üzere haddinden fazla bilgiyle içimi şişirince nefes alamıyorum, annelik sezgilerimi dinleyemiyorum. Zira o kadar çok -meli/ -malı sesleri fısıldaşıyor ki iki kulağımın arasında, o yöne mi döneyim, bu yöne mi gideyim şaşırıp kalıyorum. Oysa “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı şahane eserinde Clarissa Estés sezgilerin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor: 

"Bir anne, kızına kendi sezgisinin doğruluğuna güven duyma hissinden daha büyük bir kutsama veremez. Sezgi, ana babadan çocuğa en basit şu şekilde aktarılır: "Değerlendirme gücün iyi. Bütün bunların ardında gizlenmiş duran şeyin ne olduğunu düşünüyorsun?" Sezgiyi akılcı bir temeli olmayan, yanlış sonuçlara götüren bir yetenek olarak tanımlamak yerine, gerçekte ruh sesinin konuşması olarak tanımlamak daha doğrudur. Sezgi, gidilecek doğrultular arasında en çok işe yarayanları hisseder. Benliği koruma gücüne sahiptir, altta yatan motifleri ve niyetleri anlar ve psişede en az düzeyde parçalanmaya yol açacak olanları seçer."

Anne-babalıktan bahsederken habire kurtlardan dem vurdum ama son zamanlarda edebiyattan beslendiğim kadar pedagoji kitaplarından beslenmediğimi belirtmeliyim. Evet, suçumu itiraf ediyorum: Çocuk yetiştirme kitaplarından ve sohbetlerinden artık sıkılıyorum. Öte yandan uzmanlardan akıl almayı tamamen bırakamıyorum da. Ancak yeni hedefim onları daha az dinlemek, katılmadığım yerlerde de coşkuyla "Hadi canım sen de!" diyebilmek. Tam bu noktada, Cemal Süreya'nın “Sigarayı Bırakanın Şiiri” adlı kısacık şiiri aklıma geliyor:

Eskiden birinci işimdi sigara içmek
Şimdiyse içmemek birinci işim.

Benim de artık birinci işim uzmanlardan önce kendimi ve kızımı dinlemek; hemen kitaplara, sosyal medyanın akıldânelerine ve arama motorlarına dadanmamak.

Bazı çocuk yetiştirme önerilerinin benim için neden can sıkıcı olduğunu birkaç örnekle açıklayayım. Mesela kimi uzmanlar çocuğunuzu öperken ondan izin alın diye buyuruyor. Ben yavrumu koklamak için günde elli kere matbu dilekçe mi dolduracağım Allah aşkına!… 

Başka bir örnek daha vereyim. Pedagoji kitaplarında sıklıkla önerilen bir "yansıtma yöntemi" vardır. Onun dili de bana fazla Batılı ve çeviri tatsızlığında geliyor. Yansıtma yönteminde çocuğunuzun duygularına ayna tutuyorsunuz ve bir ayna ona baktığınızda sizi size nasıl yansıtıyorsa siz de onun gibi çocuğunuza akıl vermeden, onu yargılamadan yalnızca onun söylediklerini ona tekrarlıyorsunuz. Örneğin, çocuğunuz size okulda birisiyle kavga ettiğini ve çok kızdığını söyledi. Bu yönteme göre vereceğiniz cevap şöyle olmalı: "Arkadaşlarınla kavga ettiğin için kızgın hissediyor olmalısın." Bu tam bir Norveçli cevabı değildir de nedir? Çocuğun okulda kavga etmiş, çocukluğunun tarihi bir anını yaşıyor ve sen tutanak tutan bir memur sıkıcılığında diyorsun ki "Hmm.. kızgınsın."

Şimdi ise bunun tam tersi bir duyguyu içeren bir örnek vereyim. Yine çocuğunuz okuldan geldi ancak bu kez pür neşe. Size sevinçle bağırarak dedi ki: "Anneeee! Babaaaa!... Öğretmen bana aferin dedi, defterime de yıldız yapıştırdı!" Ve tabii ki senin cevabın serinkanlı bir Danimarkalı ebeveynin fiyakalı tavrını muhafaza ederek şöyle olmalı: "Harika hissediyor olmalısın!" 

Yahu şu cümleler İngilizcede tahmin ifade eden "must" yapısı kokuyor buram buram… Sözgelimi ben bir arkadaşıma feryat figan derdimi döksem ve bana "üzgün hissediyor olmalısın" dese, onun yüzüne "Ne saçmalıyor bu?!" diye bakarım ve yürür giderim. Onu dinleyeceğime duvarla konuşurum daha iyi!

Elbette eğlenmek için abartıyorum ve bu yöntemin altında yatan eğitsel niyetin farkındayım; ama olmuyor, benim Türk annesi aklıma yatmıyor bu cümleler. Çünkü ben ayna değilim. Bende de cam kırıkları var. Hayat mücadelesinde rolünün hakkını vermeye çabalayan bir insanın hem coşkusu, hem hüznü var. Yeri geldiğinde çocuğuma akıl veresim de var, "amaaan boş ver" diyesim de var. 

Çocuğum doğdu doğalı bende süregelen durum şuydu aslında: Uzmanların birikimlerine hürmetimden ötürü onları sorgulama haddini kendimde bulamadım. "Sen onlardan daha mı iyi bileceksin Sevgi?" sorusunu sordum yıllarca. Ama artık onun yerine şu cümleyi gönül rahatlığıyla kurabiliyorum: "Kim beni ve kızımı, benden ve kızımdan daha iyi bilebilir ki?" Üstelik her uzmanın farklı bir ekolden geldiğini ve onların da kendi aralarında ayrıştığını düşünürsek çık işin içinden. Yine bir örnekle izah edeceğim.

Bir ara sanki yeterince derdim yokmuş gibi psikolog ve psikiyatrların yazdığı kitapları peş peşe okuma çılgınlığını yaptım. Bunlardan ikisi Jordan Peterson'ın Hayat için 12 Kural ve Gabor Maté'nin Normal Efsanesi kitaplarıydı. Bu yazarların yaklaşımları oldukça zıt. Peterson ebeveynlikte otoriter bir tutum yanlısı. Konuşmalarını biraz dinlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Duruşu, bakışı, ses tonuyla bile dediğim dedik çaldığım düdük havasında. Maté ise ilişkilere şefkat ve anlayış temelinde yaklaşıyor. Önce Peterson'ı okudum. Kitabındaki birçok satırın altını çizdim; çünkü adama hak vermiştim. Sonra Maté'yi okudum. Kitabındaki birçok satırın altını çizdim; çünkü adama hak vermiştim.... Sonra... bir dakika... Eee, ben iki yazara da hak verdim. Şimdi hangi yolu takip edeceğim? Altını çizdiğim hangi cümlelerin bana ve kızıma iyi geleceğini sezinliyorsam onları. 

Diyelim ki elimizde bir yemek tarifi var ve biz o yemeği ilk kez yapacağız. Yani şimdilik biz o tarifin acemisiyiz. Elimiz malzemelere giderken gözümüz de sürekli tarifte yazılı olan miktarlardadır. Malzemeleri tariftekine göre harfiyen kullanmaya gayret ederiz. Ama zamanla o yemekte ustalaştıkça bizim için “göz kararı” başlar ve sezgiler devreye girer. Hatta an gelir, tarifi farklı tatlarla çeşitlendirme cesaretine kavuşuruz. 

Tıpkı bir yemeği tarifine uyarak yapar gibi evladındaki tanrısal malzemeyi en iyi şekilde yoğurma çabasıyla gözünü kitaptan ayırmayan ebeveynin de bir "göz kararı" zamanının geleceğine inanıyorum ben. Önceki paragraflarda dalga geçtiğime bakmayın; elbette kitaplara ve uzmanlara teşekkür borçluyuz. Örneğin bir Doğan Cüceloğlu'nun veya Atalay Yörükoğlu'nun bu topraklardaki anne babalara etkisi az mıdır? Ancak az önce verdiğim örnekteki gibi fazlaca okuyup izleyip kafamız karıştığında veya evladımızla her anlaşamadığımız anda kendi kendimizin celladı olmayalım. "Çocuğunuza sesinizi yükseltmeyin", "Ona hadi demeyin", "Sözlerinizi 'sanırım' gibi kelimelerle yumuşatın" diye diye habire el yükselten uzmanlara da yeri geldiğinde "Hadi canım sen de!" deyip geçelim.

Bizim görevimiz, çocuğumuza dikensiz gül bahçesi yaratmak değil. Çocuğumuz bizim aciz hallerimize şahitlik edecek. Çocuğumuz dışarıda da bağıran, kavga eden ve küfreden insanları görecek. Bunlar okulda öğretilmeyen hayat bilgisi müfredatına dahildir. Hatta bana kalırsa çocuğumuzun ileride bizim hangi özelliğimize teşekkür edeceğini bile yüzde yüz bilemeyiz. Bugün titizliğimize gıcık olan çocuk, yarın bir ödül töreninde konuşma yaparken “Başarımı annemden/babamdan aldığım disipline borçluyum” da diyebilir. 

Son olarak, madem bu kadar satırı sabırla okudun sevgili okurum… Bu yazıdan sonra akılda kalabilecek naçizane öneri olarak çocuğumu yetiştirirken iki sarsılmaz  ilkemden bahsedeyim. Çocuk yetiştirme dedim ama aslına bakarsan, yetişkinlerle ilişkimde de aynı çizgiyi takip etme gayretindeyim.

1. Derdiyle hemhâl olmak için onu dikkatle dinlemek ve çözüm yollarını birlikte aramak.

2. Çocuğumun yalnızca başkalarının yanında değil; baş başayken de haysiyetine saygı göstermek. Hatalı davranışı eleştirmek; ama şahsiyete dil uzatmamak.

Çocuğuyla ilgili küçücük bir olumsuzlukta içindeki nöbetçi mahkemede kendini acımasızca yargılayan ve mahkum eden bir ebeveyni ne zaman görsem onlara Üstün Dökmen hocanın şu sözünü söyleyesim gelir: “Anne-babaların sayılabilir hataları, sayılamayacak kadar iyilikleri vardır.” 

Not: Uzmanlarla dalga geçtikten sonra yine bir uzmandan alıntı yaparak yazımı bitirdim ya, ben iflah olmam!

İki Nefes

Buyur gözlerim:

Kana kana iç

Mavi pınarından göğün.

Her nefes nasıl derin

Genişlerken göğsü ufkun.

 

Buyur gözlerim:

Yana yana iç

Kan ırmağından yerin.

Her nefes nasıl hazin

Ateşlerken silahlarını zulüm.

 

Haber bültenleri:

Tutulmamış yasların bekçisi.

Çoktan kovulmuş tanrılar mabetlerden.

Çocuklar, reklam arası bir damla gözyaşı;

İnsanlık, ekranların kıyısında sadaka taşı.

 

Ama gün olur, rüyalar arşa çıkar:

Devirir kemikten tahtları, üfler külden sarayları!

Yerleşir dudaklara

İki nefes arası

Zincirleme barış tamlaması!



Sevgi GÖKÇE

ETOS Barış Temalı Ulusal Şiir Yarışması 1. Mansiyon Ödülü (2025)

13 Mart 2025 Perşembe

Edip Bey’e Mektup

Merhaba Edip Bey,

Bahar saklandığı kovuktan aniden çıktı. Çıplak ağaçlar, değişen mevsim döngüsü yüzünden, eskiden yavaş yavaş bezendikleri yeşillerini belki süratle sırtlarına geçiriverecek şimdi. Sonsuzluğa uçtuğunuz gün olan 2 Mart 2025'te hava buz kesmişken şimdi arsızca parlayan güneş karşısında şaşkınız. Yine de kışın ardından baharın gelmesine seviniyoruz.

Fakat dev ve kudretli bir ağaç olan şu hayatta aynı anda dört mevsim hüküm sürüyor. Zıtlıklar dallanıp budaklanarak iç içe geçiyor. Doğumlar, yeni ölümlüleri aramıza katarken kimi ölümler ölümsüzlüğü muştuluyor. Sizin de bir bahar gününe rastlayan gidişiniz, şarkılarınızı dinleyenlerde yeniden doğacağınızın doğadaki işareti sanki...

Sesiniz, bir dağın doruğundan kopup gelen ve çağlaya çağlaya kulaklarımıza dökülen bir şelaledir. Bu şelalenin akışındaki nağmelere kulak verenler, ozanlar sofrasına buyur edilir: Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Âşık Mahzuni Şerif, Can Yücel, Vedat Türkali, Yılmaz Odabaşı, Mazlum Çimen, Neşet Ertaş, Orhan Veli Kanık, Zülfü Livaneli ve daha nicelerinin dizeleri, notalara damla damla akar. 

Şarkı söylerken o pırıl pırıl gülümsemeniz dudaklarınızdan eksik olmaz. Dünyayı kucaklayacakmış gibi açılan kollarınızla, gövdeniz de bizlere gülümser adeta. O yüzden tüm büyük müzisyenlerin konserlerinde olduğu gibi, sizin konserlerinizden dinleyiciler asla boş çıkmaz. Kulaklar ve yürekler dolar taşar. Neredeyse marş mertebesine yükselmiş şarkılarınızla güzel günlere inanç diriltilir, meydanlarda birlik olunur, dünyanın adaletine ve akıp giden yıllara sitem edilir, gönüle aldırmamak öğretilir. 

Edip Bey,

Siz yurdunuzu ve halkınızı çok sevdiniz. Biz de sizi ezgilerinizle olduğu kadar yenilmez duruşunuzla sevdik. Tıpkı bir şarkınızdaki gibi: "Sokağın tavanı kadar" sevdik. İnsan sevdikleriyle kolay kolay vedalaşmaz ya, benim de yazımı bir veda yazısı olarak sonlandırmaya hiç niyetim yok. Çünkü her şarkınızda sizinle yeniden merhabalaşacağız ve yeniden umudumuzu bileyeceğiz. “Elimizde gül, önümüzde upuzun yol” ile… Görüşmek üzere!

(Ayna Dergisi’nin 6. sayısında yayımlanmıştır)

7 Mayıs 2024 Salı

Camiler, iş makinaları ve karahindibalar

Özel çocukları olan ve varını yoğunu onlar için ortaya koyan tüm özel annelere ithaf edilmiştir. 

Bu blogdaki bir yazımda (UFO anneden kızına sevgilerle) kızıma dikkat eksikliği teşhisi konduğundan bahsetmiş ve onun derdinden kendi derdime uzanan bir yol bulmuştum. Şimdi üstüne eklendi mi başka bir teşhis! Senelerdir kızımda tuhaf bir farklılık hissediyordum ama adını koymaktan acizdim. Kendini ifade etmekte yaşıtlarına göre çizgi dışı oluşu, duyusal hassasiyetleri, takıntıları, rutinlere katı bağlılıkları, öfke nöbetleri, dön baba dönelim aynı konulardan bahsetmesi... Aspergerli olduğuna dair işaretlerdi bunlar; ama anneliğin şanındandır ya evladına konduramamak.

Gelgelelim bir sınavın üstesinden geliyoruz derken yeni bir sınavla karşılaşmak biz insanlara vergi. Karşına çıkacak diğer sınavlara şaşırma ve şunu öğren artık Sevgi: Kondursan da kondurmasan da, sen evladının sahibi değilsin ki! Kaşını gözünü, huyunu suyunu seçebildin mi de onun yazgısında iraden söz konusu?

Tamam, kabul ediyorum ve olana teslim oluyorum. Belli ki Yaradan önceden bir karar vermiş ve benim sonradan haberim oldu. Peki teslimiyet anındaki halim ne olacak? Feleğe kahredip dövünecek miyim? Yoksa Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın şu dizeleri üzere bir tavır mı takınacağım:

Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif ânı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Galiba istikametimi az çok tahmin ettiniz. Her ne kadar yorulsam da, ara ara delirsem de, kızımın bu dünyadaki kalabalıklardan biraz farklı seyreden yolculuğunun en yakın tanığı olmaya varım! O halde bu tanıklıkta bana başka neler eşlik ediyor? Yazımın başlığında yer alan ve birbiriyle zerre kadar ilgisi olmayanlar! Yani camiler, iş makinaları ve karahindibalar.

Uzun süredir kızımın ilgi odağında bu üç benzemez var. Camileri gezmeye doyamıyor. İç ve dış tasarımını dikkatle inceliyor ve kendi çocuk dilinde fısır fısır dua ediyor. Bize de dua ısmarlamayı ihmal etmeden: "N'olur sarı saçlı mavi gözlü olayım, sınıf başkanı olayım diye dua edin..." Bu dualar eşliğinde bugüne değin kendi mahallemdeki üç camiyi gezdim ve şehrimde daha nice camiyi gezeceğim gibi görünüyor.

İş makinalarını seyredenlerle ne çok gırgır geçtim bugüne kadar. Şimdi sıkıysa kızınla dalga geç! Gerçi geçenlerde teşebbüs ettim; ama kızım şakamı anlamayınca anlattığı fıkraya yalnızca kendisi gülen bir zavallıya dönmüş oldum. Bu duruma da ayrıca güldüm. Uzatmayayım, kızımın kariyer planı şimdilik iş makinası operatörü olmak. G sınıfı ehliyet alacağı günü iple çekiyor! Okuldan sonraki günlük mesaisi, civardaki iş makinalarını büyük bir iştahla seyretmek ve operatör koltuğunda oturanlara gıpta etmek.

Karahindibalar önceki saydıklarımdan daha uzun süreli bir tutkuyu içeriyor. Ben araba kullanırken metrelerce ötede rüzgarda tüylerini nazlı nazlı titreten bir karahindiba görmeyegörsün! Adeta feryat ediyor gidip onu koparmak için. Oysa yoğun trafikte veya yoldan hızlı geçtiğimde ne mümkün geri dönüp onu almak! Hoş geldin kaos ve mantıklı açıklamalara paydos. Ya dikkatini tatlı tatlı başka bir takıntısına çevirmeliyim ya da isteğine boyun eğmeliyim. Tam bu noktada bazen öyle diplomatça kıvraklıklar sergiliyorum, öyle şahane uydurmasyon hikayeler kurguluyorum ki, annelik sanatının şahikasına yükseliveriyorum. 

Anneliğin kaygıyla kol kola yürüdüğü yanılsamasından sıyrılıp ânı seyreylemek böyle olabilir mi? Kendini evladında, evladını kendinde seyreylemek ve o ölümsüz dizeleri şevkle yinelemek: 

Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

28 Ocak 2024 Pazar

Okuyana Övgü

Hamlet ve çocuk

Kulaklardı önce seslere kendini veren

Gözler boşluğa dikilirken.

Sahi neydi o çıtırtı kâğıt üzerinde

Eller kalemle dans ederken?

 

Kitaplar, tabelalar, ekranlarda akan yazılar…

Çağırıyorlardı onu ama nereye?

Bilinmez bir ordunun neferleriydi harfler

Yorulmaksızın geçit resmi yaparken.

 


İstiridye açılıp da fırlatıverince incisini okul yollarına

Harflerin geçidine eşlik eder oldu küçük kız.

Çantası, matarası, defteri, kitabı tastamam

Katıldı eğitim kıtasının uygun adım günlerine.

 

Her harf bir ses vaat etti, sesler söze evrildi.

“Önce söz vardı!” diyen de oldu, “Oku!” diye emreden de.

İki kapağın arasında karanlıkta kalan nice kelamı

Bir çift el havalandırdı, bir çift göz ışıtmaya yetti.

 

Artık küçük kızı bekliyor kâğıdın üstündeki serüvenler

O doymak bilmez bir iştahla hecelerken.

Doğru okuduğu her kelime bir zafer,

Her cümle bir sonrakini tutuşturan domino taşı.

                                                                                                              SEVGİ GÖKÇE