Bir ara yazılarımı İngilizce yazıp sonra onları Türkçeye çevirmeye heveslendim. Romanlarını önce İngilizce kaleme alıp Türkler okusun diye sonradan Türkçeye çevirttiği söylenen Elif Shafak’tan neyim eksik?! Üstelik adımı yine onun gibi Sevgi Gökche diye yazarsam hem Kübalı ölümsüz devrimciye selam çakmış, hem de sosyalistlere uyanıkça göz kırpmış olurdum! Ama benim ana yurdum, yuvam Türkçe. İngilizce ise her akşam 5 çayı için elinde bir tabak kekle evime uğrayan komşu teyze sıcaklığında bir dil. Hadi bu teyzenin adı Dorothy olsun.
Dorothy teyze benim çocukluğumu, gençliğimi bilir. Onun sayesinde Shakespeare gibi nice şairin dizelerini araya bir çevirmenin burnunu sokmadığı özgün dilinde, öz yurdunda tanıdım ve sevdim. Onun sayesinde 2 dil = 2 insan olarak 1. Sevgi’yi evde bırakıp 2. Sevgi’yi Dorothy teyzenin dilini öğretsin diye okullara yolladım.
Her ne kadar 3. ve 4. dilleri öğrenmeye yeltendiysem de, onlar evimin bahçesine top kaçıran yaramaz çocuklar olarak kaldılar. Onlara katılıp top peşinde koşmaya ne vakit ne de kendimde güç bulabildim. Ancak şu zamana değin imrendiğim tek bir insan grubu var: Birden fazla dilin konuşulduğu evlerde doğanlar. Ana dilim benim vatanım; oysa onlarınki bedavadan çifte vatandaşlık!
Zaman Salıncağı
Edebiyat, sanat ve hayat üzerine bir kelebeğin sesli düşünceleri...
19 Mart 2026 Perşembe
Fill in the blanks: Nazar etme ne olur…
13 Mart 2026 Cuma
HAYIRSIZ MARTI
Sırtında güneşi taşıyan martı
Kanadı değince dalgalara
Bırakıverdi onu suya.
Suda güneş eriyiverdi
Deniz döndü mü altına!
Görenlerin gözleri hırsla parladı
Palas pandıras atladılar suya
Bozdurup satmak için denizi.
İnsanların doluştuğu denize bakınca
Martı şaşırdı, şaşırmasına…
Bir cin fikir de düştü usuna:
Usulca havalandı, kakasını fırlattı
Açgözlülerin kafalarına!
Denizdekiler göğü suçladılar:
“Gökten pislik yağıyor, kaçın!”
Altınlar unutuldu.
Derken güneş battı, martı kaçtı.
Sular karardı, altın kayboldu.
Kimi bunu ahir zamana,
Kimi de sadece martıya yordu.
Hayırsıza, uğursuza çıktı adı.
Oysa martı hep martıydı.
İnsanlardı kanadına altın konduranlar.
İçindekini dışına bırakınca
Martılığını hatırladılar.
Sevgi Gökçe
8 Mart 2026 Pazar
8 Mart’ın düşündürdükleri: Kim mutlu ki?
Çocukluğum ve gençliğim, çilekeş kadınların kıssalarını dinlemekle geçti. Hatta nüfusumun kayıtlı olduğu köyün dilince söylersem “pek kahraman”dı onlar! Kocalarının saçlarını bir kez olsun okşamadığı kadınlar, saçlarını süpürge ettikçe yücelirdi. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyen ve kolun kırılıp yenin içinde kaldığı bu serdengeçti kahramanlar ordusu, kadınlığın ne denli “zor” olduğunu ve evliliğin kadınları mutsuzluğa mahkûm ettiğini bana hep hatırlattı. Ama işin daha trajik yanı, “böyle olması gerektiği”ne inandırılmış olmalarıydı.
Ben bu kadınlara göre tuzu kuru bir kadındım. Ailem bana eğitim hakkı verdi, mesleğimi edindim, kendi paramı kazandım. Evlenmek istediğim bir kişiyle evlendim, ancak çok çabalamama karşın evliliğimi yürütemedim ve boşandım. Boşanmadan önce, kadınlığın ve evliliğin yukarıda bahsettiğim gibi olması gerektiğine inanan hemcinslerimle son bir hesaplaşma yaşadım.
Boşanma süreci yaşayan birçok kadın, hısım akrabadan oluşan “boşanma kararından caydırma heyeti”yle karşılaşmıştır. Duruşma tarihine yakın bir akşam vakti, benim de kapımı çalan malûm heyet, kararlılığımın sert kayasına toslayınca vuruşarak çekilmeyi seçti ve önce beni halime şükretmemekle suçladı. Zira dayak yemediysem ve kışta kıyamette kapının önüne konmadıysam, ben daha ne bekliyordum ki evlilikten? Üstelik benim bir çocuğum vardı ve onu hiç düşünmüyordum. Hatta akademik kariyer peşinde koşarak tüm bu pervasızlığımın üstüne tüy dikmiştim. O akşam söylenen onlarca cümlenin içinden şu sözü ise hiç unutamadım: “Kim mutlu ki evliliğinde?”
O akşam öfkeyle tepki gösterdiğim cümleyi yıllar sonra sakin kafayla gözden geçirdiğimde neden diğer konuşmaları değil de, o cümleyi beynimin ayıkladığını şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü mutsuz evliliğime nokta koymayı bana erteleten ve onu yıllara yayan o cümleydi. Bilinçli seçimim değildi; senelerce dinlediğim o “kahramanlık” hikayelerinden bilinçaltımın süzüp “kısmetimi” yarattığı bir veciz sözdü.
Sevgili kadın atalarım, kahraman atalarım; sizlerin mutluluk gibi bir derdiniz olmadığı gibi, mutsuzluk gibi bir derdiniz de olmadı. Her şey zıddıyla kaimdir denir ya; siz mutluluğu tatmadınız ki onun yokluğundan haberdar olasınız. Ve zannettiniz ki bu düzen böyle devam edecek. Şimdi benim gibi yüzlerce başıbozuk(!) boşanınca yaşadığınız şaşkınlık, bir bozgun hissi olmasın? Zira onca gam yükünü sırtlandığınız ve sırtlandıkça alkışlandığınız düzene çomak sokuyor artık kadınlar.
Yıllar önce okuduğum bir gazetede anneler gününün saçmalığıyla ilgili bir makalenin başlığını daima anımsarım: “Anaları ağlatan düzenin analara hediyesi”. Çok değil, iki ay sonraki anneler gününde kapitalizm kendisinden beklenir bir yavşaklıkla annelerimizi hediyelere boğmamızı ferman buyuracak. Tıpkı 8 Mart’ta kendimizi indirim ve kampanyalarla şımartmamızı telkin ettiği gibi. Oysa bombalar kadınların, anaların ve ana kuzularının üstüne yağarken kadınlık da, annelik de yerin yedi kat altına gömüldü. Ve ben 8 Mart 2026’da, yıllar önce boşanmanın eşiğindeki Sevgi’ye sorulmuş sorunun çapını genişleterek soruyorum: Kim mutlu ki dünyada?
Bu mutsuz dünyanın arı kovanına çomak sokacak olanlar yine kadınlar olacak.
31 Ocak 2026 Cumartesi
Pembe arabadan babama mektup
Az önce belirttiğim üzere rüyamda beni şaşırtan, bu uçuk isteğimi itirazsız yerine getirmendi. Ne de olsa kulağına her konanı kolay kabullenmeyen bir yapın var. Hatta hakikate körleşecek kadar! Örneğin, annemin seni o kadar uyarmasına rağmen inadın inat başının üstünde taşıdıkların neler yaptılar bir bilsen! Nelere şahit olduk!
Annemden bahsetmişken, annem uzun süredir bizimle kalıyor. Sevimli bir dünya kurduk kendimize. Arada onunla itişiyorum. Ayrı ormanların insanları olduğumuz için, kanunlarımız da farklı. İşte böyle anlarda bana arka çıkmanı çok özlüyorum. "Karışma Sevgi'nin işine yav! Benim kızım ne söyleyeceğini, ne yapacağını çok iyi bilir!" diyen kükreyişin lazım bana. Eh, sen olmayınca ben de kendi işimi kendim görüyorum.
İlk torunun olan kızım, okul yollarını tepmeye devam ediyor. Bu yıl 3. sınıfta. Harıl harıl yazı yazıyor ve resim yapıyor. Ona iki torun daha eklendi. Biri erkek, biri kız. İsimleri gibi kendileri de o kadar güzel ki. Görseydin kesin "Şunlara bak! Küpecik!" diye severdin ikisini de.
Bana gelince... Şifa umuduyla seninle beni yollara düşüren hastalığım, kimliğimin ayrılmaz bir parçası artık. Ondan ilhamla yazı yazmaya, gözlem yapmaya ve dinlemeye daha fazla ağırlık verir oldum. Rahatça konuşamıyorsam gözüm kör, kulağım da sağır olmadı ya! Ayrıca sana bir müjdem var: Yine kendim ve kızımın yaşadığı acıları bal eyledim ve onlardan çocuk kitapları devşirdim. Yayımlandığı zaman, öykülerim çocukların minik ellerinden ve gözlerinden hayatın akıp giden kanına karışacak.
Vefatından sonra geçen zaman içinde bazı hayallerime kavuşamadım, bazılarını da hayalini dahi kurmadığım halde hayat önüme getirdi. Mesela iş değiştirdim. Öğretmenlik sanatına delicesine bağlı kızının marifetine inanabiliyor musun? Artık "okula" değil; "işe" gidiyorum. Yine üniversitedeyim; ama ders anlatmıyorum. Yine öğrenciler var yanımda; ama onlara İngilizce öğretmiyorum. Bu değişikliğe giderken, yılların alışkanlık zincirini kıracağımı ve rahatımı biraz bozacağımı kestirmekle birlikte bunun bana iyi geleceğini seziyordum. Tebdilimekânda ferahlık olduğunu bu vesileyle doğrulamış oldum. Yıllardır aynı saatlerde derse girip çıktığım dostlarımdan ayrı mesaiye başlamak, eski odamın insanı inzivaya davet eden sessizliğinden sonra yeni ofisin bitmeyen konuklarını ağırlamak ve tanıştığım eşsiz insanların aynasında kendimle de tanışmak içimdeki Sevgi'nin gergefine yeni motifler nakışlamak gibi oldu.
Son olarak, arabamla trafiğe her çıktığımda ve sağ salim evime döndüğümde önce Yaradana şükrediyor, sonra sana hayır dua ediyorum. Bana araba sürmeyi öğretmek için az kavga vermedin! Direksiyona dokunur dokunmaz elleri terleyen ve seyir halindeyken kalbi emniyet kemerini delip ön cama yapışacakmış gibi çarpan Sevgi şimdi vızır vızır araba kullanıyor! Arabamın rengini sorarsan: beyaz. Pembeye boyatmayı hiç düşünmüyorum.
Madem boyatmayacaktın ne demeye beni çağırdın diye söylenirsen... Aslında seni hep çağırıyorum da, araba bahane...
19 Ocak 2026 Pazartesi
Kan Çeşmesi
Dur yolcu!
Kan çeşmesinin başında
Hele bir soluklan.
Seyret geleni gideni.
Sonra yıka ellerini ve bak:
Kader çizgilerin yol yol olmuş.
Nasıl da içleri kanla dolmuş!
Kimsesizlerin kimsesiydi Cumhuriyet,
Çocuklarını korurdu
İki eli kanda olsa!
Şimdi kucağındakilerin iki eli kanda.
Ve o eller çocukların yakasında.
Dur yolcu!
Hele bir soluklan.
Kan çeşmesinin kursağında gör anneleri:
Bağlayacaklar örtmeler ve mendillerle,
Durduracaklar akan kan selini.
Ve diriltecekler kimsesizlerin kimsesini.
Sevgi Gökçe
23 Aralık 2025 Salı
Cemre gibi
Sürülmüş tarlalar gibi gönlümüz
Sevinç gözyaşlarıyla ıslanacak.
Kış kışlığını yapmadı ya
Belki aniden düşüverir bir cemre!
İlk önce toprağa iner.
"Ah!" deriz "Sırayı şaşırdı cemre!"
Nasıl olur?
Derken... Tuncay Öğretmenim bulunur.
Gökte ararken yerde!
NOT: Bu şiiri bir haftadır kayıp olan Türkçe öğretmeni Tuncay Arslan hocamız için yazmıştım. Yazdıktan birkaç saat sonra naaşı bulundu. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.
7 Aralık 2025 Pazar
2026 için yıldızınız neler zırvalıyor?
UYARI:
Baştan söyleyelim: Bu yazı, burçların özelliklerini Google'dan araklayan bir kişi tarafından yazıldığı için Trump'ın dünyaya barış getireceği söylemine ne kadar itibar ediyorsanız o ölçüde bu kehanetlere itibar ediniz.
KOÇ (21 Mart- 20 Nisan)
İlişkiler: 2026, şu gerçeği kabul edeceğiniz bir yıl olacak: Baş belası dikkafalılığınız sizi bir özgürlük savaşçısı yapmaz. Nihayetinde evden işe, işten eve giden bir insansınız. Bu gerçeği kabul ettiğiniz anda insan içine çıkar duruma gelebileceksiniz.
İş ve Para: Kulağınıza lider ruhlu olduğunuzu hangi akl-ı evvel fısıldadıysa 2026’da bu dalkavukça sese kulak vermekten vazgeçeceksiniz; çünkü iş yerinizde zaten tek bir patron var ve koltuğunu bu sene de size bırakmaya hiç niyeti yok.
Sağlık: Dünyanın dertlerini çözmek sanki sizin yetki alanınızdaymışcasına hababam strateji geliştirmekten 2025 yılını migren ataklarıyla geçirdiniz. 2026 yılında migren sorununuz bitmeyeceği gibi, onu bunu kıskanmaktan dolayı hazımsızlık pusuda bekleyecek.
BOĞA (21 Nisan- 21 Mayıs)
İlişkiler: 2025'te ikili ilişkilerdeki körü körüne inatlaşmalarınızı "Dik dur eğilme, bu millet seninle" sloganından ilham alarak meşrulaştırdınız. Evet dik durdunuz; ancak sizin yanınızda herhangi bir millet yoktu. Bu kafayla giderseniz 2026'daki ilişki durumunuzun adı yine politik bir slogan olan "değerli yalnızlık" olacak.
İş ve Para: 2025'te bir türlü patronunuza kabul ettiremediğiniz evden çalışma önerinizi 2026'da törenlerle ve dualarla hayata geçireceksiniz ve evde miskinliğin dibine vuracaksınız. Ayrıca lüks tüketim tutkunuzu 2026'da da frenlemezseniz icradan ilk kaçırılacak eşyalarınızı şimdiden belirlemenizi öneriyoruz.
Sağlık: Pisboğazlığınız 2026'ya da damga vuracak cinsten. Dünya mutfaklarını tadım arayışıyla yola çıkıp gecenin bir yarısı soluğu kokoreççide almanız işten bile değil. Ama asıl sorun kokoreç yerken değil; yedikten sonra başlayacak.
İKİZLER (22 Mayıs- 22 Haziran)
İlişkiler: Bukalemun kişiliğinizi hoşsohbet olma ve sıcakkanlılık kisvesine başarıyla büründürdüğünüz için 2025 sizin yılınızdı. Ancak önümüzdeki yıl ilişkileriniz açısından zorlu geçecek; zira 2026 ak koyun ve kara koyunun belli olacağı bir yıl olacak. Sağ gösterip soldan vurduğunuz insanlar, intikam adlı soğuk yemeklerini çoktan sofralarında tatmaya başladılar ve sizin bundan haberiniz bile yok.
İş ve Para: Laf ebeliğindeki yeteneğinize ve şansınıza güvenerek “Nasıl olsa patronun ağzından girer burnundan çıkar, maaş zammını kaparım” dediniz ve belinizi doğrultamayacağınız bir borç yükünün altına girdiniz. 2025’te yediğiniz hurmaların 2026’da sizi tırmalayacağından emin olabilirsiniz.
Sağlık: Kırk tarakta beziniz olduğu için 2026’da dikkat dağınıklığı teşhisi alabilirsiniz; dikkat! Ohoo, kime diyorum ben?!
YENGEÇ (23 Haziran- 22 Temmuz)
İlişkiler: Katıksız bir ana kuzusu oluşunuz, ikili ilişkilerde partnerinizi zorlayacak. Bu nedenle 2026, yengeç partnerlerinin tabanları yağlayıp kaçışlarına sahne olacak. Terk edilen yengeçler, teselliyi analarının bağrında bulacak ve eski sevgililerinin dedikodusunu yine anneleriyle yapıp kendilerini temize çıkararak yeni kurbanlara yönelecekler.
İş ve Para: Ev hayatına düşkünlüğünüz ve eşya biriktirme hastalığınız 2026’da size yeni bir gelir kapısı açabilir. Evinizi çöp evden çerçi dükkanına dönüştürmeyi başarabilirseniz hurdaya çıkmış ne varsa acemi antika koleksiyonerlerine rahatlıkla kakalayabilirsiniz.
Sağlık: Yakın çevreniz ağlak dramalarınız için bundan böyle yanında mendil taşımak zorunda kalmayacak; çünkü 2026 yılında ciddi bir burun tıkanıklığınız söz konusu. Hazır doktora gitmişken burnunuzu küçülttürürseniz sizi hiç ilgilendirmeyen işlere burnunuzu sokma ihtimaliniz de epey azalacaktır.
ASLAN (23 Temmuz- 22 Ağustos)
İlişkiler: Şu fani dünyada ve insanlık tarihinde nokta kadar bile yer kaplamadığınızı görmeniz için 2026 yılında bol bol belgesel açıp izlemenizi öneriyoruz. Siz belgesel izlerken yakın çevrenizin övünmelerinizden bir nebze olsun kurtulması hem onlara hem size iyi gelecek.
İş ve Para: Pohpohlanmaya bağımlı bünyeniz yüzünden etrafınızdaki şaklabanların gerçek yüzünü 2025’te göremediniz. Ne talihlisiniz ki, 2026 göz bağınızı açma enerjisiyle geliyor. Fakat önemli bir zamanlama ayrıntısıyla: Sizi yıkayıp yağlayan kim varsa hepsinden bir güzel kazık yedikten sonra aydınlanmanız başlayacak.
Sağlık: 2025’te maşallahınız vardı; bol bol yelelerinizi parlattınız. 2026’da bazı hastalıklar kapınızı çaldığında bunu kem gözlerin nazarına bağlayacak ve kurşun döktürmeye koşar adım gideceksiniz.
BAŞAK (23 Ağustos- 22 Eylül)
İlişkiler: 2025'teki obsesif kompülsif hallerinizden yakın çevrenizin sıdkı sıyrıldı. Mükemmel bir romantik ilişki yaşama umuduyla size yanaşan bîçareler, mükemmeliyetçiliğinize toslarken ikinci bir şoku da takıntılarınızı fark ederek yaşadı. 2026’da mükemmel insanı bulmak istiyorsanız mezarlık ziyareti size çok iyi gelecektir; çünkü ölüler asla hata yapmaz.
İş ve Para: Bu yıl, evinizde diş fırçasıyla özene bezene tuvalet temizliği yapmanız, yakınlarınızın "Paraya kıyıp bir temizlikçi de mi tutamıyorsun?" diyerek söylendiği haklı isyanına sebep oldu. Ancak müjde: 2026 yılında emniyet güçleri eşi bulunmayan titizliğinizi fark edip sizi olay yeri inceleme ekiplerine dahil edecekler ve o dakikadan sonra geceniz gündüzünüze karışacağı için ev temizliği de sizin için tarih olacak.
Sağlık: Organik ürün diye diye dünya kadar parayı samana bulanmış yumurtalar ve tatsız tuzsuz gıdalara gömdünüz. Adlarını ömrünüzde duymadığınız otları kaynatıp sularını detoks uğruna tiksinerek fondip yaptınız. 2026 yılı sizin için tam bir değişim yılı olacak: 2025’te çektiğiniz çileleri elinizin tersiyle itip “Can boğazdan gelir” düsturuyla vücudunuzda yeni yağ kütlelerine “hoş gelişler ola” diyeceksiniz.
TERAZİ (23 Eylül- 22 Ekim)
İlişkiler: Dillere destan kararsızlığınızla tereddüt denizlerinde bir kez daha kulaç atacağınız bir yıl olacak 2026. Elbette sabreden derviş muradına erermiş; fakat dervişin bir muradı varken sizde bin murat kafanızda dolanacak. Bin kişiyle sağlıklı bir birliktelik yaşanmaz, ancak savaşa gidilir; tabii Ortadoğuya çeki düzen vermek istiyorsanız o başka.
İş ve Para: İş ortamındaki sempatikliğiniz ve diplomatça tavırlarınız puan toplamanızı sağlasa da, o puanları maalesef kredi kartı puanları gibi harcayamayacaksınız. Patronunuz ve iş arkadaşlarınızdan kuru kuru övgü dinledikten sonra sabit geliriniz ve gam yükünüzle akşam evinize döneceksiniz.
Sağlık: Bir türlü başlanamayan perhizleriniz ve spor salonuna gitmek için alınmış fakat evde kullanıla kullanıla dizi çıkmış eşofmanınızla ayna karşısında kendinizi bulacak ve aynadaki harap vaziyetinizin acısını yine etrafınızdaki zavallılardan çıkaracaksınız.
AKREP (23 Ekim- 21 Kasım)
İlişkiler: 2026'da aşk hayatındaki çekiciliğinizi firavun oluşunuza borçlu olacaksınız; zira kurbanlarınızı gözünden tanıyıp avlayacaksınız. Size tapacak sevgilileri de ancak mazlum milletler arasından bulabileceğiniz için bu ilişkilerin sizin açınızdan gayet tatminkâr olacağı çok açık. Karşı tarafın tatminini de bir zahmet uluslararası yardım kuruluşları düşünsün.
İş ve Para: "Kasım ayında doğdum; azıcık kendimi şımartayım" diyerek Kasım bindirimlerini çılgınca sömürdünüz. 2026'da bu çılgınlığınızın bedeli, birikmiş kart borçları ve fazla mesai olarak size misliyle dönecek.
Sağlık: 2025’te haddinden fazla sezgilerinize bel bağladığınız için alnınızın çatındaki üçüncü gözünüz neredeyse röntgen cihazı halini aldı. İnsanların iç yüzünü görmeye daha fazla katlanamıyorsanız 2026’da Akdeniz bölgesindeki mağaralarda inzivaya çekilmenizi öneriyoruz. İçinizdeki röntgen cihazının rutubetten küfleneceğinin garantisini veriyoruz.
YAY (22 Kasım- 21 Aralık)
İlişkiler: Herkese mavi boncuk dağıtarak ortalarda dolaşmanız etrafınızdaki yüze gülücü insanlar tarafından "renkli kişilik" olarak adlandırılmış olsa da, gerçekte bir “deli saraylı” olarak algılandınız. 2026 yılı, bu algıyı yönetmeniz için geliyor. Birkaç sağlam veciz söz ezberlerseniz filozofluğa terfi etmeniz an meselesi olacak.
İş ve Para: Hiçbir işin ucundan tutmamayı ve bir baltaya sap olmamayı bohemlikle ve atom fiziğini bırakmakla açıklasanız da çevreniz bu numaraları artık yutmuyor. 2026’da en yakın İşkur şubesine başvurarak veya Ege kıyılarında bir mülteci botuna saklanarak umuda yolculuğunuzu başlatabilirsiniz.
Sağlık: Çayır çimen geze geze 2025’i yediniz. Bu seyahatlerin faturası, hem paranızın suyunu çekmesi hem de yoğun omurga ve eklem ağrıları olacak. Modern tıp sizi o hastaneden bu hastaneye koştururken alternatif olarak mahallenizdeki aktar, çıkıkçı ve üfürükçünün otantik yöntemlerini de deneyimleyeceksiniz.
OĞLAK (22 Aralık- 21 Ocak)
İlişkiler: 2025, bütün ilişkilerinizin kart ekstresi gibi dökümünü çıkardığınız bir yıl oldu. İnce ince kâr-zarar hesabı yaparak akraba ve eş-dost ziyaretleri gerçekleştirdiniz ama bir türlü kimseye yaranamadınız. 2026, bu anlamda yüzünüze gülecek. Tüm tanıdıklarınızın sırlarını ve zaaflarını adeta bir hesap uzmanı titizliğinde kayda geçtiğinizi ve günü geldiğinde hepsini onlara bir silah gibi doğrultacağınızı fark eden yakınlarınız emirlerinize amade olacak.
İş ve Para: Çoluğun çocuğun nafakasından kesip gıdım gıdım biriktirerek yaptığınız yatırımlarınızı bir günde açılıp borsada aniden yükseldikten sonra üç günde kapanan ne idüğü belirsiz şirketlere kaptırmanız, pintiliğinize ve kolay yoldan köşe dönme sevdanıza tanrısal bir tokat oldu. 2026'ya zengin girmek istiyorsanız ya 1547 adet yılbaşı çekilişi piyango bileti almalı ya da kalantor bir kayınpeder adayının evladını tavlamalısınız.
Sağlık: Para kazanıp gönlünüzce yiyememenin derdi 2026'da içinize oturacak. "Psikiyatra gitsem... bir seansı olmuş kaç bin lira!?!" diyerek ruhsal huzursuzluğunuzu önlemek ve birilerinin hayır duasını alıp paranızın bereketini bir de bu şekilde artırmak için hayrat yaptırma planlarınızı hayata geçireceksiniz. Ancak yaptırdığınız çeşmelerin üstüne küfürlü yazılar yazıldığını gördükten sonra yaşam yolculuğunuza bir akıl hastanesinde devam edebilirsiniz.
KOVA (22 Ocak- 19 Şubat)
İlişkiler: Teknolojiye olan bağımlılığınız, yapay zekaya ilan-ı aşk etmeye dek varacak; ancak esas mesele, hangi yapay zeka modeline evlilik teklifinde bulunacağınız olacak. Kendi zekanıza layık bir model yine bulamayacağınız için üzülerek söyleyelim: 2026 yılını da Dıral Dede’nin Düdüğü şarkısını tek başınıza söyleyerek geçireceksiniz.
İş ve Para: İş yerindeki beyin fırtınası toplantılarında aklınıza gelen her zırvayı "sesli düşünme" etiketiyle pazarlayarak mesai arkadaşlarınızı adeta ikiye böldünüz: Deli mi yoksa dahi mi? Onlar kendi içlerinde bölünedursun, toplantıdaki tüm fikirleri rakip şirketlerle paylaşmanız sayesinde piyasada namınız yürüyecektir.
Sağlık: 2025'teki gece hayatı alışkanlıklarınız 2026'ya da sarkacak. Tabii yan etkileriyle birlikte. İç organlarınız iflas bayrağını çekmeden tövbekâr olup kalan ömrünüzü biraz da öbür tarafa vakfetmenizi öneriyoruz.
BALIK (20 Şubat- 20 Mart)
İlişkiler: Bir kelebek kanadı narinliğindeki kalbiniz, insanların hoyratlığı karşısında kırıla kırıla 2025’te un ufak oldu. 2026’da “Bir ben miyim bu dünyanın enayisi?” sorusunu sorarak bu duruma noktayı koyacaksınız. Sizi terk edenleri, yüz üstü bırakanları ve sırtınızdan hançerleyenleri beddualarınızla alaşağı edeceksiniz… de… onların bundan haberi var mı?
İş ve Para: Ay tutulması, gök ittirmesi, yer çekimi derken umduğunuz kariyer fırsatları yine ufukta görünmüyor. Bu durumda sanatsal yönünüzü kullanmanız sizin yararınıza olacaktır. Örneğin, gündüz camilerde ilahi söyleyip gece sokak şarkıcılığı yaparsanız aynı anda hem dindar hem laik kesimden üç-beş, artık Allah ne verdiyse, toplayıp kesenizi doldurabilirsiniz.
Sağlık: İnsanlara iyilik yapmak için 2025 yılını Sahraaltı Afrika ülkelerini turlayarak tüketmenize hacet yoktu. Hastalıktan kırıldınız. Dolayısıyla 2026 yılında öbek öbek sümüklü çocukların “Abi/abla bi ekmek parası be” diyerek yakanıza yapışacağı kenar mahallere dümen kırabilirsiniz. Gerçi buralarda da mikrop kapacaksınız ya, en azından yerli ve milli bir mikrobu taşımanın kıvancını doya doya yaşayın.
11 Eylül 2025 Perşembe
Gül Hoca'ya veda
15 Ağustos 2025 Cuma
Yaşasın tahtakuruları!
Bazı insanlar vardır; bulunduğu ortamda “Limon!” kelimesini duyduğu anda yüzü ekşir. Sansürün suyunu çıkarmış Sultan Abdülhamit'in de duyduğu anda yüzünü ekşiten kimi kelimeler vardı. Hürriyet, istibdat gibi politik kavramları geçin; örneğin "yıldız" kelimesi Yıldız Sarayı'nı çağrıştırdığı, "burun" kelimesi Sultan'ın burnunu anımsattığı için basının yasaklı kelimeler listesindeydi. Hatta öğrendiğimde çok şaşırdığım, bir diğer sansürlenen kelime ise "tahtakurusu" olmuştur. Neden derseniz... Sultan'ın vesvese ettiğine göre tahtakurusunun "Tahtın kurusun!" diye anlaşılma ihtimali varmış devr-i Abdülhamit'te.
Aslına bakarsanız, yalnızca siyasal sahada değil; günlük yaşamımızda da otosansür uyguladığımız, adını açıkça veremediğimiz kimi sözcükler vardır. Etrafından dolanmayı tercih ederiz. Üç harfliler, iyi saatte olsunlar, nazar değmemesi için güzele güzel demek yerine çirkin demek gibi örnekler verilebilir.
Yıllar önce bir ilçede öğretmenlik yaparken İngilizcedeki domuz sözcüğünün Türkçe karşılığını benden duyunca bir öğrencim, "Aman hocam, öyle açık açık söylemeyin, çok günah!" deyip sınıfın karşısında beni günahımla baş başa bırakmıştı. Tersi bir durum da, kişinin yaşamında hoşnut olduğu durumlardan bahsettikten sonra nazar değmesinden korkup "Dilini ısır!" diyerek kendisini uyarması olabilir. Yani otosansür uygulamıyorsan kendine ceza kesmelisin.
Hepimizin bildiği gibi, sansürün yaslandığı duygu korkudur. İster dev bir imparatorluk yönetin, ister yaşantınızı kem gözlerden korumaya çalışın; sansür uygularken de korkarsınız, uygulamazken de korkarsınız. Ölüp ölüp dirilirsiniz. Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken" öyküsünde "Bütün korkaklar gibi hem ölüyordum, hem diriliyordum. Onyüzbin canlı oluyordum" diye yazdığı üzere, durduk yerde çoğalan bir canlıya dönüşebilirsiniz.
Oğuz Atay'dan aldığımız ilhamla, aksini düşünelim: Her korktuğunuzda eksildiğinizi. Bir organınız veya uzvunuz fırlayıp çıkıyor ve sizden ayrı bir canlı gibi davranıyor. Bir gün uyanmışsınız, dalağınız zıplayarak baş ucunuza konmuş, sizi izliyor... Başka bir gün yüreğiniz "Yetti bu çarpıntılar, yetti bu korkunun maraton koşusu; ben gidiyorum!" deyip bavullarını ve kapakçıklarını toplayıp yola koyulmuş... Sizin "Hay dilimi eşek arısı soksun!" dediğiniz diliniz yıllardır ağzınızın karanlığında namusluca görevini yapmasına rağmen cezalandırılmaktan bıkınca... Hop! Bir bakmışsınız, usulca yere inmiş ve size oradan nanik yapıyor!
Dışarı çıktığınızda manzaranın çok da farklı olmadığını görebilirsiniz. Caddelerde, ağaç dallarında, çatılarda, bacalarda, iş yerlerinde, okullarda, devlet dairelerinde, aklınıza gelen gelmeyen her yerde... Korkan her bireyin ondan firar etmiş bir parçası var! Yolda adım atmak istediniz; ayağınıza bir çift göz takılıyor. Siz onları ezmemek için dehşetle kenara çekilirken yanınızda bir el beliriveriyor. El, ısrarla bir yeri işaret ediyor. Konuşamıyor; ama ısrarını işaret parmağının inatçı titreyişinden anlamak mümkün. Parmağın gösterdiği yöne doğru gidiyorsunuz. Uzun bir yol bu, belli... Parça parça, organ organ küçük insancıklarla dolu, kan revan içindeki yolda yürürken aklınıza ne hikmetse Nâzım Hikmet'in "Zafere Dair" şiirinin dizeleri geliyor:
Varılacak yere
kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp
koparılacaktır...
Korkuya alışmış bünyenizden hafif bir ürperti geçiyor ama Allahtan beyniniz henüz sizi terk etmedi. Her ne kadar şiiri bağıra bağıra söyleyecek diliniz artık sizinle olmasa da, zihninizin kapalı kutusunun rahatlığında dizeleri hücrelerinizle mırıldanabilirsiniz.
Yürüye yürüye tükenen gecelerin sonunda, ağarmakta olan bir tan yeri karşılıyor sizi. Orada yere saçılmış insan parçaları yok. Orada herkes bütün. Herkes özgürce şarkısını söyleyebilir, yazısını yazabilir, kavga etmeden tartışabilir. Demir parmaklıklar, işten atılmalar, iftiralar, tehditler ve sürgünlerin olmadığı, emekle kurulan ve adaletle korunan bir dünya bu.
Dilinizin boş bıraktığı ağzınız açık halde bu dünyayı tüm ihtişamıyla seyrederken yine aklınıza Nâzım Hikmet düştü iyi mi! Burası tam da "gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan / ekmek, gül ve hürriyet günleri"nin yaşandığı dünya değil mi? Evet! Sizi şimdilik yalnız bırakmamış ayağınızla tam üstüne bastınız! Her şey iyi güzel de, burayı kim işaret etti size? O öfkeli el, kimin eliydi acaba?... Tahtakurusunu yazmaya varamamış eller mi? O halde yaşasın tahtakuruları!
(Ayna Dergisi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır)
19 Nisan 2025 Cumartesi
Kitâbi anneliğe veda
"Yavru kurt, annesine büyük bir saygı besliyordu. O, et bulabiliyor ve de onun payını asla unutmuyordu. Üstelik o hiçbir şeyden korkmuyordu. Yavru bu korkusuzluğun tecrübe ve bilgiye dayandığını anlayamıyordu. Bu ona sanki gücün etkisi geliyordu. Annesi onun gözünde gücün simgesiydi; büyüdükçe bu gücü, onun gittikçe sertleşen pençe darbelerinde ve burnuna hafifçe dokunuşlarının yerini alan etkili diş darbelerinde hissediyordu. Bu yüzden de saygı duyuyordu annesine."
Hani her insanın yaşamında en az bir kez alnına hafif bir fiske vurup "Tabii ya! İşte bu!" dediği anlar olur ya, Jack London'ın “Beyaz Diş” kitabındaki bu satırlarla karşılaştığımda ben de "Tabii ya, ben daha hangi anneliğin peşindeyim?" diye sordum kendime. Ben bu satırlardaki gibi tatlı-sert anneliği seviyorum. Ben, Batılı pedagoglardan çevrilme, onların “fazlaca gelişmiş ülke” ikliminin yansıması bir dille biz gelişmemişlere(!) örnek gösterilen serinkanlı konuşma biçimlerinden hazzetmiyorum. Benim yavrumla ilişkimde, yavru kurdun annesine duyduğu saygı gibi saygı ve annenin yavruyu yola getirmek için onu ara sıra ısırdığı annelik gibi bir annelik var. Bu ilişkide yer yer atışma da var, taşkın sevgi de var. Yazımın başında belirttiğim hal üzere haddinden fazla bilgiyle içimi şişirince nefes alamıyorum, annelik sezgilerimi dinleyemiyorum. Zira o kadar çok -meli/ -malı sesleri fısıldaşıyor ki iki kulağımın arasında, o yöne mi döneyim, bu yöne mi gideyim şaşırıp kalıyorum. Oysa “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı şahane eserinde Clarissa Estés sezgilerin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor:
"Bir anne, kızına kendi sezgisinin doğruluğuna güven duyma hissinden daha büyük bir kutsama veremez. Sezgi, ana babadan çocuğa en basit şu şekilde aktarılır: "Değerlendirme gücün iyi. Bütün bunların ardında gizlenmiş duran şeyin ne olduğunu düşünüyorsun?" Sezgiyi akılcı bir temeli olmayan, yanlış sonuçlara götüren bir yetenek olarak tanımlamak yerine, gerçekte ruh sesinin konuşması olarak tanımlamak daha doğrudur. Sezgi, gidilecek doğrultular arasında en çok işe yarayanları hisseder. Benliği koruma gücüne sahiptir, altta yatan motifleri ve niyetleri anlar ve psişede en az düzeyde parçalanmaya yol açacak olanları seçer."
Anne-babalıktan bahsederken habire kurtlardan dem vurdum ama son zamanlarda edebiyattan beslendiğim kadar pedagoji kitaplarından beslenmediğimi belirtmeliyim. Evet, suçumu itiraf ediyorum: Çocuk yetiştirme kitaplarından ve sohbetlerinden artık sıkılıyorum. Öte yandan uzmanlardan akıl almayı tamamen bırakamıyorum da. Ancak yeni hedefim onları daha az dinlemek, katılmadığım yerlerde de coşkuyla "Hadi canım sen de!" diyebilmek. Tam bu noktada, Cemal Süreya'nın “Sigarayı Bırakanın Şiiri” adlı kısacık şiiri aklıma geliyor:
Eskiden birinci işimdi sigara içmek
2. Çocuğumun yalnızca başkalarının yanında değil; baş başayken de haysiyetine saygı göstermek. Hatalı davranışı eleştirmek; ama şahsiyete dil uzatmamak.
İki Nefes
Buyur gözlerim:
Kana kana iç
Mavi pınarından göğün.
Her nefes nasıl derin
Genişlerken göğsü ufkun.
Buyur gözlerim:
Yana yana iç
Kan ırmağından yerin.
Her nefes nasıl hazin
Ateşlerken silahlarını zulüm.
Haber bültenleri:
Tutulmamış yasların bekçisi.
Çoktan kovulmuş tanrılar mabetlerden.
Çocuklar, reklam arası bir damla gözyaşı;
İnsanlık, ekranların kıyısında sadaka taşı.
Ama gün olur, rüyalar arşa çıkar:
Devirir kemikten tahtları, üfler külden sarayları!
Yerleşir dudaklara
İki nefes arası
Zincirleme barış tamlaması!
Sevgi GÖKÇE
ETOS Barış Temalı Ulusal Şiir Yarışması 1. Mansiyon Ödülü (2025)


