kızıma dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kızıma dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2026 Pazartesi

Gogullu Köyü'ne ziyaret

Yaşadığımız her olay keşke sloganlardaki gibi mutlu sonla bitse! Örneğin "Direne direne kazanacağız!" gibi. Ben de kızıma tablet almamak ve onu ekrana maruz bırakmamak için onca zaman direndim, direndim… ama kazanamadım. 
 
Tıpkı emzik verme-vermeme ikilemi arasında kalan bir annenin, uykusuzluğun ısırgan otlarıyla bezeli kucağında insanlıktan çıkınca, ağzının karanlık boşluğunu dolduracak bir cisme aç bebeğini emzikle buluşturması gibi.
 
“Madem çocuk istiyor, ver tableti geç! Çağ teknoloji çağı” diyenler çıkacaktır ama evladım için kazın ayağı öyle değil. Aşağı baksam atipik otizmle tokalaşıyorum, yukarı el sallasam "göklerden gelen bir karar" DEHB adeta harf harf tepeme iniyor! Anlayacağınız, benim iki kez düşünmem lazım!
 
Gelgelelim kızım, bir ağaçkakan kararlılığıyla kafatasımı yorulmaksızın gagalayarak orada bir delik açıp başımın etini yemeye kararlıydı. Çocuklarına tablet verdikleri için kızımın gözünde hayır hasenat yaptırmışcasına yücelmiş annelerle kıyaslana kıyaslana lime lime edilmiş bir anneliğim vardı. Ona göre, tablet almadığım için anneliğimin üstü başı dökülüyordu, perperişandı.
 
Bu perişan vaziyette düşüne taşına eski inat hikayelerim ve yenilgilerim aklıma geldi. İçimdeki nöbetçi pedagogu kışkışladım ve tablet alma kararımı kızıma açıkladım. İlk sorduğu soru (Google’ı kastederek): "Gogullu olcak di mi?" Evet kızım, hem de Yukarı Gogullu Köyü'nden!

Artık kızım, belirlediğim kısıtlı bir zaman diliminde Gogullu Köyü'ne, yani tabletine gidip belli eğitici oyunlar ve çizgi filmler çeşmesinden testisine doldurup evine döner oldu. Elbette onun hayalindeki Gogullu Köyü ziyareti, çeşme ziyareti kadar kısa değildi. Tadı damağında kaldığı için yine bana kızdı. 

O bana kızınca hemen aklıma kışkışladığım içsel nöbetçi pedagogum geldi! Fakat o beni terk etmişti ve dertli başımı sinesine yaslayıp akıl alacağım biri yoktu artık! Ben de yeni bir ebeveynlik yöntemi icat ettim: Y.S.A. (Yaradana Sığınan Annelik)

Y.S.A. her annenin kendine özgü anneliğini ve otoritesini tanır. Evladı biricik olanın kendisi de biriciktir ve yaşamdaki tek rolü annelik değildir.

Y.S.A. derdine derman bulamayan annenin çırpınış zamanlarında delirme hakkını saklı tutar. 

Y.S.A.’nın takım çantasında pedagojik bilgiler olduğu kadar annelik sezgileri de bulunur. Hatta daha da fazla!

İşbu Y.S.A, Sevgi’nin zor anlarında göğe bakarak “Sana geliyorum Allahım” refleksinden ortaya çıkmış olup hiçbir kişi ve kuruluşa mal edilemez. Sevgi dışında kimsenin yarasına merhem olma iddiası bulunmamaktadır. 
 
Bir gün yolunuz, evladınızın peşinden Gogullu Köyü'ne düşer ve orada karşılaşırsak ben de şahsınıza münhasır ebeveynlik yönteminizi dinlemek isterim. Buluşma yeri: çeşme başı.

19 Nisan 2025 Cumartesi

Kitâbi anneliğe veda

Sayısını hatırlayamayacağım kadar pedagoji kitabı okudum. Sayısını hatırlayamayacağım kadar çocuk yetiştirme üzerine program izledim, sohbet dinledim. Bazılarını dinlerken “aman unutmayayım, lâzım olur” diye notlar aldım. Sayısını hatırlayamayacağım kadar terapistle kendim ve kızım için görüştüm. Şimdi size bunca okuyup dinleyip kafa salladıktan sonra anneliğimin vardığı noktayı aşağıdaki alıntıyla özetleyeceğim:

"Yavru kurt, annesine büyük bir saygı besliyordu. O, et bulabiliyor ve de onun payını asla unutmuyordu. Üstelik o hiçbir şeyden korkmuyordu. Yavru bu korkusuzluğun tecrübe ve bilgiye dayandığını anlayamıyordu. Bu ona sanki gücün etkisi geliyordu. Annesi onun gözünde gücün simgesiydi; büyüdükçe bu gücü, onun gittikçe sertleşen pençe darbelerinde ve burnuna hafifçe dokunuşlarının yerini alan etkili diş darbelerinde hissediyordu.  Bu yüzden de saygı duyuyordu annesine."

Hani her insanın yaşamında en az bir kez alnına hafif bir fiske vurup "Tabii ya! İşte bu!" dediği anlar olur ya, Jack London'ın “Beyaz Diş” kitabındaki bu satırlarla karşılaştığımda ben de "Tabii ya, ben daha hangi anneliğin peşindeyim?" diye sordum kendime. Ben bu satırlardaki gibi tatlı-sert anneliği seviyorum. Ben, Batılı pedagoglardan çevrilme, onların “fazlaca gelişmiş ülke” ikliminin yansıması bir dille biz gelişmemişlere(!) örnek gösterilen serinkanlı konuşma biçimlerinden hazzetmiyorum. Benim yavrumla ilişkimde, yavru kurdun annesine duyduğu saygı gibi saygı ve annenin yavruyu yola getirmek için onu ara sıra ısırdığı annelik gibi bir annelik var. Bu ilişkide yer yer atışma da var, taşkın sevgi de var. Yazımın başında belirttiğim hal üzere haddinden fazla bilgiyle içimi şişirince nefes alamıyorum, annelik sezgilerimi dinleyemiyorum. Zira o kadar çok -meli/ -malı sesleri fısıldaşıyor ki iki kulağımın arasında, o yöne mi döneyim, bu yöne mi gideyim şaşırıp kalıyorum. Oysa “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı şahane eserinde Clarissa Estés sezgilerin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor: 

"Bir anne, kızına kendi sezgisinin doğruluğuna güven duyma hissinden daha büyük bir kutsama veremez. Sezgi, ana babadan çocuğa en basit şu şekilde aktarılır: "Değerlendirme gücün iyi. Bütün bunların ardında gizlenmiş duran şeyin ne olduğunu düşünüyorsun?" Sezgiyi akılcı bir temeli olmayan, yanlış sonuçlara götüren bir yetenek olarak tanımlamak yerine, gerçekte ruh sesinin konuşması olarak tanımlamak daha doğrudur. Sezgi, gidilecek doğrultular arasında en çok işe yarayanları hisseder. Benliği koruma gücüne sahiptir, altta yatan motifleri ve niyetleri anlar ve psişede en az düzeyde parçalanmaya yol açacak olanları seçer."

Anne-babalıktan bahsederken habire kurtlardan dem vurdum ama son zamanlarda edebiyattan beslendiğim kadar pedagoji kitaplarından beslenmediğimi belirtmeliyim. Evet, suçumu itiraf ediyorum: Çocuk yetiştirme kitaplarından ve sohbetlerinden artık sıkılıyorum. Öte yandan uzmanlardan akıl almayı tamamen bırakamıyorum da. Ancak yeni hedefim onları daha az dinlemek, katılmadığım yerlerde de coşkuyla "Hadi canım sen de!" diyebilmek. Tam bu noktada, Cemal Süreya'nın “Sigarayı Bırakanın Şiiri” adlı kısacık şiiri aklıma geliyor:

Eskiden birinci işimdi sigara içmek
Şimdiyse içmemek birinci işim.

Benim de artık birinci işim uzmanlardan önce kendimi ve kızımı dinlemek; hemen kitaplara, sosyal medyanın akıldânelerine ve arama motorlarına dadanmamak.

Bazı çocuk yetiştirme önerilerinin benim için neden can sıkıcı olduğunu birkaç örnekle açıklayayım. Mesela kimi uzmanlar çocuğunuzu öperken ondan izin alın diye buyuruyor. Ben yavrumu koklamak için günde elli kere matbu dilekçe mi dolduracağım Allah aşkına!… 

Başka bir örnek daha vereyim. Pedagoji kitaplarında sıklıkla önerilen bir "yansıtma yöntemi" vardır. Onun dili de bana fazla Batılı ve çeviri tatsızlığında geliyor. Yansıtma yönteminde çocuğunuzun duygularına ayna tutuyorsunuz ve bir ayna ona baktığınızda sizi size nasıl yansıtıyorsa siz de onun gibi çocuğunuza akıl vermeden, onu yargılamadan yalnızca onun söylediklerini ona tekrarlıyorsunuz. Örneğin, çocuğunuz size okulda birisiyle kavga ettiğini ve çok kızdığını söyledi. Bu yönteme göre vereceğiniz cevap şöyle olmalı: "Arkadaşlarınla kavga ettiğin için kızgın hissediyor olmalısın." Bu tam bir Norveçli cevabı değildir de nedir? Çocuğun okulda kavga etmiş, çocukluğunun tarihi bir anını yaşıyor ve sen tutanak tutan bir memur sıkıcılığında diyorsun ki "Hmm.. kızgınsın."

Şimdi ise bunun tam tersi bir duyguyu içeren bir örnek vereyim. Yine çocuğunuz okuldan geldi ancak bu kez pür neşe. Size sevinçle bağırarak dedi ki: "Anneeee! Babaaaa!... Öğretmen bana aferin dedi, defterime de yıldız yapıştırdı!" Ve tabii ki senin cevabın serinkanlı bir Danimarkalı ebeveynin fiyakalı tavrını muhafaza ederek şöyle olmalı: "Harika hissediyor olmalısın!" 

Yahu şu cümleler İngilizcede tahmin ifade eden "must" yapısı kokuyor buram buram… Sözgelimi ben bir arkadaşıma feryat figan derdimi döksem ve bana "üzgün hissediyor olmalısın" dese, onun yüzüne "Ne saçmalıyor bu?!" diye bakarım ve yürür giderim. Onu dinleyeceğime duvarla konuşurum daha iyi!

Elbette eğlenmek için abartıyorum ve bu yöntemin altında yatan eğitsel niyetin farkındayım; ama olmuyor, benim Türk annesi aklıma yatmıyor bu cümleler. Çünkü ben ayna değilim. Bende de cam kırıkları var. Hayat mücadelesinde rolünün hakkını vermeye çabalayan bir insanın hem coşkusu, hem hüznü var. Yeri geldiğinde çocuğuma akıl veresim de var, "amaaan boş ver" diyesim de var. 

Çocuğum doğdu doğalı bende süregelen durum şuydu aslında: Uzmanların birikimlerine hürmetimden ötürü onları sorgulama haddini kendimde bulamadım. "Sen onlardan daha mı iyi bileceksin Sevgi?" sorusunu sordum yıllarca. Ama artık onun yerine şu cümleyi gönül rahatlığıyla kurabiliyorum: "Kim beni ve kızımı, benden ve kızımdan daha iyi bilebilir ki?" Üstelik her uzmanın farklı bir ekolden geldiğini ve onların da kendi aralarında ayrıştığını düşünürsek çık işin içinden. Yine bir örnekle izah edeceğim.

Bir ara sanki yeterince derdim yokmuş gibi psikolog ve psikiyatrların yazdığı kitapları peş peşe okuma çılgınlığını yaptım. Bunlardan ikisi Jordan Peterson'ın Hayat için 12 Kural ve Gabor Maté'nin Normal Efsanesi kitaplarıydı. Bu yazarların yaklaşımları oldukça zıt. Peterson ebeveynlikte otoriter bir tutum yanlısı. Konuşmalarını biraz dinlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Duruşu, bakışı, ses tonuyla bile dediğim dedik çaldığım düdük havasında. Maté ise ilişkilere şefkat ve anlayış temelinde yaklaşıyor. Önce Peterson'ı okudum. Kitabındaki birçok satırın altını çizdim; çünkü adama hak vermiştim. Sonra Maté'yi okudum. Kitabındaki birçok satırın altını çizdim; çünkü adama hak vermiştim.... Sonra... bir dakika... Eee, ben iki yazara da hak verdim. Şimdi hangi yolu takip edeceğim? Altını çizdiğim hangi cümlelerin bana ve kızıma iyi geleceğini sezinliyorsam onları. 

Diyelim ki elimizde bir yemek tarifi var ve biz o yemeği ilk kez yapacağız. Yani şimdilik biz o tarifin acemisiyiz. Elimiz malzemelere giderken gözümüz de sürekli tarifte yazılı olan miktarlardadır. Malzemeleri tariftekine göre harfiyen kullanmaya gayret ederiz. Ama zamanla o yemekte ustalaştıkça bizim için “göz kararı” başlar ve sezgiler devreye girer. Hatta an gelir, tarifi farklı tatlarla çeşitlendirme cesaretine kavuşuruz. 

Tıpkı bir yemeği tarifine uyarak yapar gibi evladındaki tanrısal malzemeyi en iyi şekilde yoğurma çabasıyla gözünü kitaptan ayırmayan ebeveynin de bir "göz kararı" zamanının geleceğine inanıyorum ben. Önceki paragraflarda dalga geçtiğime bakmayın; elbette kitaplara ve uzmanlara teşekkür borçluyuz. Örneğin bir Doğan Cüceloğlu'nun veya Atalay Yörükoğlu'nun bu topraklardaki anne babalara etkisi az mıdır? Ancak az önce verdiğim örnekteki gibi fazlaca okuyup izleyip kafamız karıştığında veya evladımızla her anlaşamadığımız anda kendi kendimizin celladı olmayalım. "Çocuğunuza sesinizi yükseltmeyin", "Ona hadi demeyin", "Sözlerinizi 'sanırım' gibi kelimelerle yumuşatın" diye diye habire el yükselten uzmanlara da yeri geldiğinde "Hadi canım sen de!" deyip geçelim.

Bizim görevimiz, çocuğumuza dikensiz gül bahçesi yaratmak değil. Çocuğumuz bizim aciz hallerimize şahitlik edecek. Çocuğumuz dışarıda da bağıran, kavga eden ve küfreden insanları görecek. Bunlar okulda öğretilmeyen hayat bilgisi müfredatına dahildir. Hatta bana kalırsa çocuğumuzun ileride bizim hangi özelliğimize teşekkür edeceğini bile yüzde yüz bilemeyiz. Bugün titizliğimize gıcık olan çocuk, yarın bir ödül töreninde konuşma yaparken “Başarımı annemden/babamdan aldığım disipline borçluyum” da diyebilir. 

Son olarak, madem bu kadar satırı sabırla okudun sevgili okurum… Bu yazıdan sonra akılda kalabilecek naçizane öneri olarak çocuğumu yetiştirirken iki sarsılmaz  ilkemden bahsedeyim. Çocuk yetiştirme dedim ama aslına bakarsan, yetişkinlerle ilişkimde de aynı çizgiyi takip etme gayretindeyim.

1. Derdiyle hemhâl olmak için onu dikkatle dinlemek ve çözüm yollarını birlikte aramak.

2. Çocuğumun yalnızca başkalarının yanında değil; baş başayken de haysiyetine saygı göstermek. Hatalı davranışı eleştirmek; ama şahsiyete dil uzatmamak.

Çocuğuyla ilgili küçücük bir olumsuzlukta içindeki nöbetçi mahkemede kendini acımasızca yargılayan ve mahkum eden bir ebeveyni ne zaman görsem onlara Üstün Dökmen hocanın şu sözünü söyleyesim gelir: “Anne-babaların sayılabilir hataları, sayılamayacak kadar iyilikleri vardır.” 

Not: Uzmanlarla dalga geçtikten sonra yine bir uzmandan alıntı yaparak yazımı bitirdim ya, ben iflah olmam!

7 Mayıs 2024 Salı

Camiler, iş makinaları ve karahindibalar

Özel çocukları olan ve varını yoğunu onlar için ortaya koyan tüm özel insanlara ithaf edilmiştir. 

Bu blogdaki bir yazımda (UFO anneden kızına sevgilerle) kızıma dikkat eksikliği teşhisi konduğundan bahsetmiş ve onun derdinden kendi derdime uzanan bir yol bulmuştum. Şimdi üstüne eklendi mi başka bir teşhis! Senelerdir kızımda tuhaf bir farklılık hissediyordum ama adını koymaktan acizdim. Kendini ifade etmekte yaşıtlarına göre çizgi dışı oluşu, duyusal hassasiyetleri, takıntıları, rutinlere katı bağlılıkları, öfke nöbetleri, dön baba dönelim aynı konulardan bahsetmesi... Aspergerli/atipik otizmli olduğuna dair işaretlerdi bunlar; ama anneliğin şanındandır ya evladına konduramamak.

Gelgelelim bir sınavın üstesinden geliyoruz derken yeni bir sınavla karşılaşmak biz insanlara vergi. Karşına çıkacak diğer sınavlara şaşırma ve şunu öğren artık Sevgi: Kondursan da kondurmasan da, sen evladının sahibi değilsin ki! Kaşını gözünü, huyunu suyunu seçebildin mi de onun yazgısında iraden söz konusu?

Tamam, kabul ediyorum ve olana teslim oluyorum. Belli ki Yaradan önceden bir karar vermiş ve benim sonradan haberim oldu. Peki teslimiyet anındaki halim ne olacak? Feleğe kahredip dövünecek miyim? Yoksa Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın şu dizeleri üzere bir tavır mı takınacağım:

Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif ânı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Galiba istikametimi az çok tahmin ettiniz. Her ne kadar yorulsam da, ara ara delirsem de, kızımın bu dünyadaki kalabalıklardan biraz farklı seyreden yolculuğunun en yakın tanığı olmaya varım! O halde bu tanıklıkta bana başka neler eşlik ediyor? Yazımın başlığında yer alan ve birbiriyle zerre kadar ilgisi olmayanlar! Yani camiler, iş makinaları ve karahindibalar.

Uzun süredir kızımın ilgi odağında bu üç benzemez var. Camileri gezmeye doyamıyor. İç ve dış tasarımını dikkatle inceliyor ve kendi çocuk dilinde fısır fısır dua ediyor. Bize de dua ısmarlamayı ihmal etmeden: "N'olur sarı saçlı mavi gözlü olayım, sınıf başkanı olayım diye dua edin..." Bu dualar eşliğinde bugüne değin kendi mahallemdeki üç camiyi gezdim ve şehrimde daha nice camiyi gezeceğim gibi görünüyor.

İş makinalarını seyredenlerle ne çok gırgır geçtim bugüne kadar. Şimdi sıkıysa kızınla dalga geç! Gerçi geçenlerde teşebbüs ettim; ama kızım şakamı anlamayınca anlattığı fıkraya yalnızca kendisi gülen bir zavallıya dönmüş oldum. Bu duruma da ayrıca güldüm. Uzatmayayım, kızımın kariyer planı şimdilik iş makinası operatörü olmak. G sınıfı ehliyet alacağı günü iple çekiyor! Okuldan sonraki günlük mesaisi, civardaki iş makinalarını büyük bir iştahla seyretmek ve operatör koltuğunda oturanlara gıpta etmek.

Karahindibalar önceki saydıklarımdan daha uzun süreli bir tutkuyu içeriyor. Ben araba kullanırken metrelerce ötede rüzgarda tüylerini nazlı nazlı titreten bir karahindiba görmeyegörsün! Adeta feryat ediyor gidip onu koparmak için. Oysa yoğun trafikte veya yoldan hızlı geçtiğimde ne mümkün geri dönüp onu almak! Hoş geldin kaos ve mantıklı açıklamalara paydos. Ya dikkatini tatlı tatlı başka bir takıntısına çevirmeliyim ya da isteğine boyun eğmeliyim. Tam bu noktada bazen öyle diplomatça kıvraklıklar sergiliyorum, öyle şahane uydurmasyon hikayeler kurguluyorum ki, annelik sanatının şahikasına yükseliveriyorum. 

Anneliğin kaygıyla kol kola yürüdüğü yanılsamasından sıyrılıp ânı seyreylemek böyle olabilir mi? Kendini evladında, evladını kendinde seyreylemek ve o ölümsüz dizeleri şevkle yinelemek: 

Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

28 Ocak 2024 Pazar

Okuyana Övgü

Hamlet ve çocuk

Kulaklardı önce seslere kendini veren

Gözler boşluğa dikilirken.

Sahi neydi o çıtırtı kâğıt üzerinde

Eller kalemle dans ederken?

 

Kitaplar, tabelalar, ekranlarda akan yazılar…

Çağırıyorlardı onu ama nereye?

Bilinmez bir ordunun neferleriydi harfler

Yorulmaksızın geçit resmi yaparken.

 


İstiridye açılıp da fırlatıverince incisini okul yollarına

Harflerin geçidine eşlik eder oldu küçük kız.

Çantası, matarası, defteri, kitabı tastamam

Katıldı eğitim kıtasının uygun adım günlerine.

 

Her harf bir ses vaat etti, sesler söze evrildi.

“Önce söz vardı!” diyen de oldu, “Oku!” diye emreden de.

İki kapağın arasında karanlıkta kalan nice kelamı

Bir çift el havalandırdı, bir çift göz ışıtmaya yetti.

 

Artık küçük kızı bekliyor kâğıdın üstündeki serüvenler

O doymak bilmez bir iştahla hecelerken.

Doğru okuduğu her kelime bir zafer,

Her cümle bir sonrakini tutuşturan domino taşı.

                                                                                                              SEVGİ GÖKÇE

25 Haziran 2023 Pazar

UFO anneden kızına sevgilerle

Kızım geçenlerde beni böyle resmetmiş. Neden beni dört ayaklı çizdiğini sorduğumda aldığım yanıt "Oyun oynuyorsun" oldu. Annemin yorumu ise bombaydı: "Her yere yetiştiğin için çok kollu yapmış!"

Doğru. Kızım için her yere çoğunlukla tek başıma yetişmeye çalışırken garip bir yaratığa dönüşmem olağan. Hatta kendimi bir UFO gibi hissediyorum diyebilirim. UFO'nun açılımı İngilizcede "tanımlanamayan uçan nesne" anlamına geldiğine göre ben de oradan oraya uçarken kendisini tanımlayamayan bir UFO anneyim adeta! Kâh hüzünlü, kâh ümitli. Kâh sisler içinde kaybolmuş, kâh gözünü ufuklara dikmiş.

Kızım dünyaya merhaba demeden çok önce ender görülen ses hastalığım için uzmandan uzmana uçuyordum; kızım doğup büyüdükten sonra ona konan birtakım teşhislerin ardından kızım için uçuyorum. Bu teşhislerden birisi DEHB (Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) oldu. Tek tesellim, benimki gibi nadir olmayışı. Anladım ki insan hastalandığında bile, acı yüklü de olsa bir gruba aidiyet duygusuna ihtiyaç duyuyor. Hastalığın yanı sıra tek başınalık, "bir benim mi başıma geldi bu?" sorusu yüreğinizi kemiriyor. 

DEHB'i ilkin önemsemedim. Belki kabullenmek istemedim. Ama gün be gün belirtiler üstüme gelip hayattan yıldırınca çağımız insanının çarçabuk bilgi edinme refleksiyle internetten okumalara başladım. Bu arayışın hengamesinde yoğrulurken bir kitaba rastladım. Kendisi de DEHB'li bir psikiyatr olan Gabor Maté'nin yazdığı "Dağınık Zihinler". 

Yazar da aynı dertten muzdarip olduğundan mıdır nedir, kitabın bendeki etkisi büyülü oldu. Zira bir DEHB'li olmakla o bireyin zihnini dışarıdan okumak aynı değil diye düşünüyorum. Onların ana-babalarının omzuna cesaret veren bir dokunuş da gerekiyor ayrıca. Çünkü şu anda bu satırları yazarken dahi gözlerimin dolmasına engel olamıyorum kızıma öfkelendiğim ve durumunu anlayamayıp ona haksızlık ettiğim anları aklıma getirdiğim için. O yüzden Gabor Maté'ye bu kitabı yazdığı için müteşekkirim. Bu nörolojik farklılığın ana-babaları topa tutarak değil; genetik, toplumsal, ekonomik, ailevi, vs. pek çok bileşenin bir araya gelmesiyle oluşabileceğini izah ettiği için de. DEHB için ilaç kullanımını kutsayan veya tamamen reddeden bir yaklaşımı benimsemediği için de. Aslına bakarsanız yazar öyle güzel bir yol çiziyor ki ilaç tedavisinden öte, burada alıntılayacağım birkaç satırdan ne olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır. (Gabor Maté'yi selamladıktan sonra iki kelâm da kızıma edeceğim.)

"Yetişkinle pozitif temasın sıcaklığı ve memnuniyeti genellikle çocuğun prefrontal korteksine dopamin sağlamada bir psikostimülan* kadar iyidir. Daha fazla güvenlik, daha az endişe ve daha fazla odaklanmış dikkat anlamına gelir. Her durumda sabit kalan görülmemiş faktör, çocuğun yaşamın ilk yıllarına kadar uzanan bilinçli olmayan bağlanma özlemidir. Bu ihtiyacın karşılandığı yerlerde DEB sorunları geri çekilmeye başlar." (s. 138)

"DEB'li bir çocuk, bakım veren ve duyarlı bebek arasındaki ilişkide bir aksama nedeniyle yaralanmıştır. Dikkat eksikliği bozukluğunda görülen tüm davranışlar ve zihinsel kalıplar yaranın dış belirtileri veya acısını hissetmeye karşı verimsiz savunmalardır. Eğer gelişim gerçekleşecekse, şimdi benliği daha fazla incinmekten korumak için tüketilen enerjinin büyüme için serbest olması gerekir. Kilit nokta bağlanma ilişkisini sağlamlaştırmaktır." (s. 155) 

"Ebeveynlerle olan ilişki, çocuğun zihinsel gelişiminin çiçek açması için gereken toprak, yağmur, güneş ve gölgedir." (s. 156)

Ve kitabın bitiş cümleleri:
Gabor Mate

Sevgili kızım,
Sanıyordum ki bugüne değin anneliğimi olağanüstü yaptım. Ancak yanılmak, biz insanların dünya yolculuğunda uğradığı kaçınılmaz duraklardan biri. Senin hassasiyetlerini, kırılganlığını ve öfkeni doğru okuyamamışım. Ama az önce bahsettiğim kitapta okuyup öğrendiğim bir çıkış yolum var: Senin gibi çocukların, çevrenin olumsuzluklarına karşı hassasiyetleri kadar olumlu değişikliklere de eşit derecede duyarlılığı varmış. Yani doktor Maté şunu demeye getiriyor: Seni savunmasız kılan, ışığının parladığı yerdir aynı zamanda! Niyazi Mısrî'nin dizelerini gel de hatırlama şimdi: "Dermân aradım derdime / Derdim bana dermân imiş"

Sen dertli, ben dertli... Fakat bu, dövünülecek bir durum değil; tam aksine, birbirimizin dertleriyle hemhâl olurken gidilecek nice taşlı yolları ve birbirimizden öğreneceğimiz nice güzellikleri keşfetmek demek. Yukarıda koyu puntoyla alıntıladığım cümleden ilhamla, senin görevin çiçek açmaksa benim görevim toprağın, yağmurun, güneşin ve gölgen olmak. Ara sıra delirirsek bunu gök gürültüsü ve şimşeğe bağlayabiliriz. Yeter ki ardından güneşin arkasına saklanmış muzip bir gökkuşağı gülümseyiversin! UFO'muza da biner, gökkuşağının üzerinden de uçarız evelallah!

*Psikostimülan: DEHB tedavisinde kullanılan uyarıcı ilaçların ortak adı

10 Ocak 2019 Perşembe

Yeşilmişik...

Anadil öğrenimi, insana dair en karmaşık konulardan biridir. Düzenli olarak hiçbir dilbilgisi, anlambilim, sesbilim, v.b. kuralı öğretilmemesine rağmen bir çocuk, nasıl oluyor da eninde sonunda anadilinin neredeyse bütün inceliklerine hakim bir biçimde doğal ve akıcı konuşabiliyor? Hatta doğup büyüdüğü çevredeki insanların bazen saçma sapan cümleler kurmasına, dillerinin sürçmesine, onunla sürekli kaliteli iletişim kurmamalarına rağmen?

Dil ediniminin bu sorunsalı üzerine bilimsel alanyazında iki ana damar var denilebilir: Chomsky gibi bu durumun insana özgü doğal ve evrensel bir yeti olduğunu savunanlar ya da bunun insana doğanın bir lütfu olmayıp insanın çevreyle iletişiminin sonucu olduğunu varsayanlar. Chomsky'nin kuramına göre bir çocuk, evrensel ve doğal dil yetisi sayesinde karmaşık matematik problemlerinin içinden sıyrılırcasına dili öğrenir. İşin ilginç tarafı, çocuğun bu karmaşık süreçte yaptığı hatalar, dilin temel yapısına asla aykırı değildir. Yani bir çocuğun konuşması asla deli saçmasına benzetilemez. Hatta yaptığı hatalar, başka dillerde doğru olabilir. Örneğin İspanyol bir çocuğun İspanyolca söz dizimine göre kuraldışı bir konuşması, başka bir dilin söz dizimi kuralına göre doğru olabilir. Chomsky'nin aksi yönde düşünenlerse, onun olayı biraz basite indirgediğini savunurlar. Çocuk çevresiyle iletişim kurmadan, onu yetiştirenlerle konuşmadan dili öğrenemez. Burada çocuk, ona bahşedilmiş dil yetisinden değil, etrafındakilerin ona sunduğu dilden hareketle belli kalıplar dahilinde konuşur. Çocukla konuşan yetişkin, çocuğu anlayamadığında ona soru sorar, yeri geldiğinde onu düzeltir. Bu da çocuğa anadiliyle ilgili paha biçilemez veriler sunar. Ve çocuk bu veriler üzerine her geçen gün yenilerini ekleyerek dil öğrenme yolculuğuna devam eder. 

Çocuk yetiştirirken ister istemez bu kuramları anımsayıp acaba benim çocuğum Chomsky'nin bahsettiği bir yetiye mi sahip, yoksa ben mi onu konuşmalarımla şekillendiriyorum diye sormadan edemiyorum. Bizimki biraz geç konuşmaya başladı; ama bu duruma konu komşu, hısım akraba yukarıda özetlediğim kuramlarla değil; bambaşka bir açıdan yaklaşıyor: "Allah'tan ne zaman izin gelirse o zaman!"

Şu sıralar bir sözcüğü telaffuz edebilmesi için belli ki Allah'tan yeni izin indi. Kızım uzunca bir süredir bütün renkleri rahatlıkla söyleyebiliyordu; turkuaz ve lacivert gibi maviden ayırt etmesi güç görünebilecek renkler dahil. Ancak YEŞİL bir türlü kızımın renk kadrosunda yerini alamadı. Üstüne basa basa vurgulamamıza, defalarca rengi gösterip adını sormamıza karşın ya sessizlikle karşılık veriyordu bize, ya da "hı" deyip savuşturuyordu. Ne yaman çelişkidir ki, yeşil İslam'la özdeşleşen bir renk. Komşu-akraba kuramına göre önce bu renge Allah'tan izin gelmesi gerekmez miydi?

Neyse ki onca uğraşlar meyvesini verdi ve şimdi kızım adeta yeşil yeşil şakıyor. Ben de doyasıya soruyorum ona: Ağaç ne renk? Marul ne renk? Biraz Azeri Türkçesindeki "yahşi"ye çalarak coşkuyla YE-ŞİL diye hece hece bağırıyor. O YE-ŞİL diye cıvıldadıkça ben de Tanpınar'ın Beş Şehir'deki şu satırlarına doğru kanatlanıyorum:

Türkçede Ş ve L harfleri daima en güzel terkipler yapar. Yeşil dediğimiz zaman, âdeta bir çimen tazeliğini, bir palet üzerinde ezilmiş bir renk gibi, günün ve saatin bir tarafında bir bahar müjdesiyle toplanmış buluruz. Bu kelimenin ilk cetlerle beraber Orta Asya yaylalarının baharından geldiği o kadar belli ki...

Kızımın ağzından sıcacık bir YE-ŞİL daha çıkınca Bedri Rahmi'yle birlikte "Merhaba Yeşil" diyorum bıkmadan usanmadan :
...
Yeşile de deli gönül tümümüz
Yeşil bizim dünya ahret dostumuz
Muhabbet bir ekin ekip yeşertmek
Yeşil yeşil tütüp gitsin canımız

Yeşile de deli gönül merhaba
Erikler vişneler dutlar merhaba
Muhabbet bir ekin ekip yeşertmek
Sahipsiz yoncalar otlar merhaba

O YE-ŞİL dedikçe yeşeriyorum, çayır çimene karışıyorum, kanım yeşil dolaşıyor bedenimde. Türkçemin en güzel sözcüklerinden biri onun çocuk dilinde yeniden tatlanıyor, rengini buluyor. Sanki bir Can Yücel şiirinde akıyoruz birlikte:

Bir çift yaprakmış dalında yumuşacık
Tutmuşum tutmuşum ellerinden senin; 
Düşmüşüz yavaşça bir sakin derenin
İçindeymişik, yeşilmişik, sazmışık.

14 Haziran 2018 Perşembe

2 yaşındaki gül fidanı

Mah yüzüne âşıkanım
Taze bitmiş gül fidanım
Efendim nazlı cânânım 

Seni gayet sevdi canım
Severim yokdur yalanım

Hoş edalı nazik peri
Görenler olur müşteri
Canım versem vardır yeri

Seni gayet sevdi canım
Severim yokdur yalanım


Anne olmadan önce Dede Efendi'nin "Mah yüzüne âşıkanım" şarkısını her dinledikçe sözleri sanki bana yazılmış gibi düşünerek kendimi şımartırdım. Anne olduktan sonra şarkıyı kızıma yakıştırmaya başladım. Zaten "Taze bitmiş gül fidanım" metaforu 35 yaşındaki birine mi daha çok yaraşır, 2 yaşındakine mi?

Her neyse, madem şarkılardan açıldı konu ve madem kızım 2 yaşını doldurdu, size kızımla ilgili bir hayalimden bahsedeyim. Bazen sorarlar, çocuğunun büyüyünce ne olmasını istersin diye. "Ne" olacağından ziyade, mutlu ve sağlıklı yaşamasını ve hayatı coşkuyla ve cesaretle kucaklamasını candan isterim. Hangi mesleği seçerse seçsin! Paşa gönlü hangi uğraşla hoşnut oluyorsa onunla meşgul olsun. Benim ve başkalarının alkışı uğruna kızımın mutluluğunu feda edemem.

Her gönülde bir aslan da yatıyor elbet, bunu da inkar edemem. Gönlümden geçirdiğim bir meslek var. Herhangi bir enstrümanı dinleyenlere zevk verecek şekilde çalamamamdan kaynaklanan bir eziklikten midir bilemiyorum; kızımın müzisyen olmasını düşlerim. Virtüözite derecesinde bir enstrümanı çalmasını çok isterim. Klasik Türk müziği, klasik Batı müziği, caz, blues, türkü, rock fark etmez... Gerçi genetik olarak zengin bir mirasa sahip görünmüyor yavrum. Ana tarafında da, baba tarafında da sanatkâr yok. Bekleyip göreceğiz. 

Sevgili kızım,

Aldırma bu sözlerime. Benim hüsnü kuruntumun ürünü bunlar; senin kararlarını bağlamaz. Senden tek isteğim var. Mesleğin ne olursa olsun, işinin hakkını ver ve günün sonunda alnının terini vicdanıyla silen her güzel insan gibi keyifle şarkını mırıldan. Sen kendi hayatının müzisyenisin; bestesi de güftesi de sana ait. Kimse senin çabalarını takdir etmese dahi (ki etmek zorunda da değil), kendi yolculuğunun fonunda akan, sevecen ve bilgelik dolu şarkını dinlemeyi ve arada sırada bana da dinletmeyi ihmal etme.

Nice yaşlara...

19 Haziran 2017 Pazartesi

1 yıl oldu bir minik İnci tanesi yeryüzüne düşeli

İçimdeki istiridyede
Besleyip büyütüp
Doğumuyla gönendiğim,
Varlığıyla kıvandığım,
Biricik kızım
İncime...
Dolunay, bebek yüzünü okşamış.
Gece, saçlarını taramış. 
Kelebekler, kaşının ipeğini dokurken
Kirpiği onlara upuzun selam durmuş. 

Gözleri uzak siyah yıldızmış,
Annesine bakarken ışıldarmış.
Sözcüklere henüz alışmamış dudakları 
Bir gülümsemeyle bin neşeyi cıvıldarmış.

Tanrı, o sessiz şair, ruhuna üflemiş dizelerini,
Yazmış yazısını, çizmiş yolunu kızımın.
Annesi ninnilerle avuttuğunu sanadursun,
İnci, rüya denizlerine çoktan yelken açmış...

28 Mart 2017 Salı

Mini masal: Geri dönüşüm

Geri dönüşüme bayılan biriyim. Kâğıt, cam, plastik hak ettiği muameleyi görmeli, yani geri dönüşüm tesislerinde ağırlanmalı. İşte böyle "geri dönüşümün faziletleri" gibi düşüncelerle gökyüzünü seyre dalmışken bir gece, birkaç yıldızın tek başlarına parlayıp söndüğüne şahit oldum. Zaten hava kirli, puslu ve eskisi gibi pırıl pırıl yıldızlı geceler yok; kalan yıldızlar da mahzun ve yalnız. Yenice yeşeren anne şefkatimden olsa gerek, dayanamadım; gözümün gördüğü, elimin eriştiği yıldızları asılı oldukları gök katmanından topladım. Hepsi dünya kadar kir, toz ve is sırtlanmıştı. Üfledim, silkeledim, parlattım, hatta bitleri var mı diye tepelerini dikkatle inceledim. Üşümüşlerdi de. Yine dayanamadım; hepsini koynumda ısıttım. Haydi son bir kıyak çekeyim, yapmışken iyiliği tam yapayım dedim, tuttum şarkı söyledim onlara: Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlaaar, yeryüzünde sizin kadaaar... Uyuyakalmışım. Yıldızların içimdeki tatlı serinliği beni uykunun kollarına bırakmış. 

Güzel bir uykunun ortasında kızımın geceyi darmadağın eden ağlayışıyla uyandım. Kızım acıkmıştı. Hemen emzirdim. Bu arada koynumdaki yıldızları unutmuşum; onlarla yeniden uykuya daldım. Sabah kalktığımda kızımın keyifli gülüşünde alışılagelenden farklı bir ışıltı vardı. Ağzında iki yıldız parlıyordu, bembeyaz! Çıkarmak istedim; çıkaramadım. Zamkla yapışmışlar adeta! Gökteki makamlarını terk edip kızımın damağına azimle tutunmuş iki minik yıldız! Demek ki gece emzirdiğimde İncimin ağzına sütümle beraber yıldızlar akmış. O ikisi de yerinden memnun kalmış. Hemen koynumu yokladım. Dişe dönüşenlerin dışında kalan birkaç yıldız kıpırtısızca, uslu uslu bekleşiyordu. Onları ömrüm boyunca oraya hapsedemezdim. Saçıma takamazdım; çünkü ağaran saçlarımın arasında yitip gidecek, yıldız olmanın hakkını veremeyeceklerdi. Toprağa gömemezdim. Çöpe hiç atamazdım. 

Bir geceliğine de olsa onların sessiz varlığına alışmıştım galiba. Ayrılık zor gelecekti; ama onları yerinden yurdundan eden bendim. Yıllarca yeryüzüne onları sürgün etmeye zaten hakkım yoktu. Kalan yıldızları teker teker koynumdan çıkardım, öptüm ve gündüz vakti göğe üfledim. Onları nerelerden topladığımı tam çıkaramadığım için yerlerine kendi bildikleri gibi geri dönsünler istedim.
...

O günden bu yana onlardan haber alamadım. Özlüyorum misafirlerimi. Gökyüzünde artık hiç yıldız konaklamadığı için ben de İnci'nin minik ağzındaki pırıltılardan sebepleniyorum. İncimi her emzirdikçe kuşkuya da düşmüyor değilim hani; acaba hâlâ koynumda (ve belki sütümde) gizlenmiş bir yıldızcık kaldı mı? Dişe dönüşeceği ve neşeyle ışık saçacağı günü iple çeken...

21 Aralık 2016 Çarşamba

Kendi sonsuzluğuma açılan 34. kapı

Yeni yaşım hoş geldin. 

Bugün itibariyle sen teşrif ettin diye 33. yaşımı hemen unutuverecek değilim. Hele geçen yılın buhranlarını bir yağlı sicim gibi boynuna geçirmemiş de, zarif bir kolyeyi taşıyormuş edasıyla sırıtarak dolanışımı asla! Ülkem için zor bir yıl olduğu kadar benim için de zor bir yaştı vesselam. Ama zorluklara karşılık yeryüzünün İnci'sini ellerime bıraktı. Beni çokça düşündürdü, uğraştırdı, yordu ve tuttu ödüllendirdi, yani anne yaptı. Ne de olsa aramızda koca bir yılın hatırı var; o nedenle sevgili 33'ümü hayırla yâd edip onu "üç yüz otuz üüüüüüç!.." diye poz vererek uğurluyorum buradan.

Bu yıl, yüzüm benimle biraz daha fazla çizgi çizgi söyleşecek. Ne çok hayret ettiğimi, gülümsediğimi ve ağladığımı gözüme sokacak. Saçlarım desen... Çoktan hazırmış yaş almaya! Tepesi kelleşmiş bir adamın başının bir tarafına biriken saçları öbür tarafa atıp köprü kurarak kelini sakladığı gibi ben de bu yıl ustaca bir manevrayla aklarımı karalarıma boğdurarak saçımı deli rüzgarların marifetli ellerine bırakacağım.
Yakın gelecekteki olası görünümüm 
(karlar aynı yere yağmaya devam ederse saçımın alacağı hal budur!)
Ömrüm varsa, yüz çizgileri ve ağaracak yeni saç tellerinin yanı sıra haziranda bir yaşına basacak olan siyah civcivimle geçecek 34. yaşım. Siyah civcivler sarı civcivlerin aksine daha seyrektir, belki bu yüzden bana daha sevimli gelir. Herkesin yavrusu kendine özel; doğuştan simsiyah saçlı, kirpiği kaşına değen İncim de siyah bir civciv gibi bana özel.


Kızım (temsili) 😃
Geçen yıl doğum günümde yayımladığım yazımda (Yolun yarısına iki sokak daha varMetin Altıok'un "Sürgün" şiirinden bir bölüm paylaşmıştım. Kendime sürgünlüğümü hem kutladığım hem ona hayıflandığım bir şiirdir o. Nasıl oluyor bu? "İnsan kendini beğenmezse çatlarmış" der eskiler. Vardır herhalde benim de iyi taraflarım; fakat Tanrı yaratırken bambaşka bir akıl, ruh ve birazcık gamsızlıkla yoğurup beni kendime sürgün etmeyeydi daha mı iyi olurdu acep? Neyse, onun hikmetinden sual olunmaz; fazla kurcalamayalım.

Küçük insanların büyük (!) dertleri bitmez. Çok dertlendiğimde Yaradan'ın işlerinden işkilleneceğime, dinlerim "Yıldız" türküsünü Erdal Erzincan'dan, yükümü indirir, alnımı siler, soluklanırım bir çeşme başında:
Yine bugün yaralandım
İndim etrafı dolandım
Tatlı canımdan usandım
Dön dön dön dön dön yâre doğru dön

İşte bugün burada bir çeşme başında durmuşum, kendime türküler tutturmuşum. Dalmışım yine: Bu Sevgi'yi öyle ya da böyle sırtlanıp götürecek tek ben varım. Fani dünyada ona "iyi ki doğdun" diyecek tek bir kişi kalmasa dahi, onca hırpaladığım bu kadına en azından senede bir gün bir şarkı armağan edecek tek ben varım. Sonsuzluğa açılan o son kapı aralanana dek...

Kahramansız bir film gibi solar romanlar
Figüranlar beni oynar doğum günümde


8 Ağustos 2016 Pazartesi

Çocuklar, anneler, babalar

Geçenlerde hastanede sıra bekliyoruz. Yanımızda anne, baba ve 8-9 yaşlarında bir kız çocuktan oluşan sevimli bir çekirdek aile oturuyor. Çocuğun elinde tatil kitabı olduğunu tahmin ettiğim bir kitap var. Ve çocuk, kitaptaki bulmaca, labirent gibi etkinliklerle meşgul... Diyeceğim ama sadece çocuk değil; anne ve babası da olaya tüm hararetleriyle dahil olmuşlar. Çocuk belli ki bir problemin üstesinden gelememiş, anne ve babası da ona "yol gösteriyorlar"! Baba da, anne de nedense gergin ve birlikte kızın üzerine çullanıyorlar adeta: "Kızım görmüyor musun bu kadar basit şeyi!", "Kaç kere anlattım sana!", "Hâlâ anlamıyor musun?"... 

Fesuphanallah... Derler ya; dışına baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe... Dışarıdan bu ebeveynler ne kadar iyi niyetli ve çocuklarının dandik bir tatil kitabı vasıtasıyla bile eğitsel gelişimine ne kadar önem veriyor gibi görünüyor. Ama bir de çocuğun gözlerindeki endişeyi okumak lazım. Ürkek bakışlarla, titrek bir sesle soru sorduğuna soracağına pişman olan bu kızcağızın hevesi budandı gitti işte! Yalnızca hevesi mi, benlik tasarımı da sizlere ömür. Ya bundan sonra karar alırken anne babasının onayını almadan, ağzının içine bakmadan adım atamayacak ya da bağımsızlığını söke söke elde etmek için savaşacak. Her iki seçenekte de Allah yardımcısı olsun.

Şimdi hatırladıkça gülerim ama benim de çocukken babamla matematik çalışma anlarım birer mini travmaydı. Türkçe ve sosyal bilgiler gayet iyi, fen bilgisi eh işte, fakat matematik her kronik matematiksevmez gibi benim için de kâbustu. Üstüne üstlük babamın tuhaf bir huyu vardı: Her ders gayet şefkatli başlar, ancak konular karmaşıklaşıp ben içinden çıkamayınca babamın sesi ve öfkesi ona paralel biçimde yükselirdi. Bunun en görünür belirtisi de kâğıda çizdiği rakamların gittikçe büyümesiydi. Diyelim bir problemde kritik öneme sahip rakam sıfır. Problemi çözmeye başladığımızda yumuşacık, gülümseyen bir sıfır çizerdi kâğıda ve beklerdi babam yanıtımı. Ben eveleyip geveledikçe babam o sıfırı bir beden büyütür, iki beden büyütür -tabii bu arada dakikalar geçtikçe ve babam anlatmaktan yorulup hınçlandıkça daha da zırvalardım-, o büyüyen sıfır oldu mu sana korkunç bir mağara ağzı! Babam peş peşe öfke volkanını patlatırken o dev mağara kılıklı sıfır da beni karanlığında yutmaya hazır. Ve olayın doruk noktasına buyurun: Babam sıfırları azmanlaştırırken kalemi fazla bastırdığı için kâğıt caart diye yırtılır... Ve sonuç: Yırtık pırtık kâğıtlar, "başkalarına öğretmenlik yapmışken nasıl olur da kendi kızıma matematik öğretemem"in haklı(!) öfkesiyle kıpkırmızı kesilmiş babam, kollarını yüzüne kapatıp ağlayan ve matematiksevmezliğinden bir gram eksilmemiş ben... Şimdilerde geyik malzemesi olan Alp Er Tunga destanının aşağıdaki dizeleri anlatmaz mı şu trajediyi siz söyleyin (onca kavga gürültüden sonra ortama çöken ölüm sessizliği ve dramatik ıssızlığı da gözünüzde canlandırarak lütfen):

Alp Er Tunga öldi mü?
Issız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.

Aaaah dostlar ah, yırtılan yalnızca kâğıt olsaydı keşke... Neyse abartmayalım, fazla da arabesk sosa bulamayalım işi. O zaman için evet, "emdi yürek yırtılur" durumu yaşamıştık babamla. Hatta babam rakamları biraz daha büyütseydi yalnızca matematikten değil; babamdan da nefret edecektim. Allahtan babam iyi toparlıyordu vaziyeti. Kara kuru kızının sulu sulu ağladığını görünce sarılır ve böylece, dile getiremediği özrünü dolaylı olarak sunardı bana. 

Araba kullanmam konusunda da sarsılmaz bir inadı vardı. Ne zaman reşit oldum, o zaman ehliyet almam için üsteledi; oysa ben hiç oralı değildim. Onun zoruyla ehliyet aldım, yine onun zoruyla yıllarca birlikte araba kullandık. Trafiğe çıkma konusunda anormal derecede korkaktım; paniğe kapıldıkça trafiğe çıkmaktan daha sakınır oldum, sakındıkça iyice tavşanlaştım. Ama adamda ne direnç varmış arkadaş; ben kaçak güreştikçe kontağı kapatır, "Hadi bakalım geç direksiyona" diye arabayı benim gibi bir acemiye gönül rahatlığıyla teslim ederdi. İyi ki etmiş. Matematik öğretiminde başarılı olamadı; ancak rahatlıkla araba kullanan bir kızı var artık. Peki matematik çalıştırırken sinirlenen adam, direksiyon dersinde farklı mı olacaktı? Asla. Şanına yaraşmaz bir kere. Her ne kadar yuvarlana yuvarlana çığa dönüşen sıfırlar, yırtılan kâğıtlar ve yürekler olmadıysa da, direksiyon derslerimiz de epey tantanalı geçmiştir.

Hastanede karşılaştığım ve belki de yukarıda yaşadıklarımı kendisinde bulduğum küçük kızın -tatil kitabının eğlencesinden mahrum, ana babasının öğretme hırsından muzdarip o küçük kızın- yaşadıkları inşallah benim gözlemlediğimle sınırlıdır. Fakat ne yazık ki, işin içine notlar ve okul habitatındaki rekabet girince veliler daha da yırtıcı hâle gelebiliyorlar! Ama dedim ya, dışarıdan bakınca hepsi iyi niyetli, hepsi çocuğunun başarılı olmasını istiyor... "Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir" sözünü burada anımsamakta yarar var. Benim babam da iyi niyetliydi, onda zerre kadar tereddüdüm yok. Ama babam hırslandıkça ben matematiği daha iyi öğrenebildim mi? Hayır. Matematiği sevebildim mi? Hayır. Babam bana bir şeyler öğretebilmiş olmanın zevkini yaşadı mı? Yine hayır. O zaman bu "iyi niyet" kime yaradı? 

Anne babalar kafalarındaki harika çocuğu ya da kendi minyatürlerini çocuklarında görmekten vazgeçse iyi olacak galiba. Bu hafta yaşam yolculuğunda ikinci ayını dolduracak kızım bile benden çok farklı. Rahmimde dokuz ay zorunlu misafirlik yaptı diye Sevgi'nin minyatürü olmak zorunda değil ki o! Bana benzemesini gerçekten istiyor muyum? Bana benzer yönleri olursa gururum okşanır; ama Yaradan salt Sevgi'nin egosu şişsin diye onca mesai yapıp onu yaratmış olmasa gerek. 

Daha geçen hafta kızım ağlarken onu müzik terapisine alayım, klasik Türk müziğinden seçkin şarkılar dinleteyim dedim: "Bir ihtimal daha var", "Bir bahar akşamı rastladım size", "Olmaz ilaç sine-i sad pareme" (en sevdiğimdir). İçi bayıldı. Dur bakalım dedim, Tarkan'ı deneyelim bir de. Dinlettim "Kuzu Kuzu"yu. Sesi kesti. Başını da yeni yeni dik tutabiliyor ya, sanki oynak başıyla tempo tuttu Tarkan'ın kıvrak sesine: İşşşte kuzu kuzu geldim... 

Yavrusunu kendi müzik beğenisine yanaştırmaya çalışan annenin dramını görüyorsunuz! Beethoven, Mozart, Dede Efendi, Erkan Oğur'u elinin tersiyle itip tercihini beyan ediyor bana kızım. Şaka bir yana, müzik dinlerken kızım rastgele susmuş veya rastgele ağlamaya başlamış da olsa, ben onun her adımının benimkinden farklı olacağına kendimi böyle böyle alıştırıyorum. Ve onun benden kopup kimliğini kendi kararınca inşa etmesinin benim de yaşamımı zenginleştirecek müthiş bir serüven olacağına cân-ı gönülden inanıyorum. Habire beni evet'leyecek, benim sevdiğim yemekleri sevecek, benim dinlediğim şarkıları dinleyecek, seçmesini istediğim mesleği seçecek, sevgilisini bana beğendirecek... Off ne sıkıcı yav. İçim daraldı. Ben kendimden bıkmışken ikinci bir Sevgi'yi hiç çekemem.

27 Haziran 2016 Pazartesi

İnci'nin ilk mektubu (ya da bir annenin hezeyanları)

Merhaba dünya,  

Bir dünyalı daha kuruldu geniş kucağına. Bir kursak daha açıldı yeryüzü sofrasındaki acı-tatlı yemişleri tatmak için. 

Etrafımda toplaşanların söylediklerine bakılırsa olağandan fazla bekletmişim onları. Eve gelen misafirler dünyaya nasıl geldiğimi soruyorlar anneme. O da "karnıyarık" yönteminden bahsediyor ve bu sözüyle onları güldürüyor. Oysa bir de bana sorun; doğumumda gülünecek ne varmış? Haftalardır sıcacık bir kozanın rahatlığına gömülmüşken birdenbire üstümdeki kapak açılıverdi ve beni maskeli, yemyeşil ninja kaplumbağa kostümlü adamlar buz kesen bir odaya alıverdi. Bağırıp çağırmak nafile! 

Şimdi bulunduğum yer fena sayılmaz, ana rahmi kadar rahat değilse de. Ne de olsa konformist günlerim geride kaldı. Emeksiz yemek yok. İlk günlerimde biraz zorlanmış olsam da, artık en sevdiğim iş oldu annemin sevecen göğsündeki süt musluklarına ağzımı dayayıp hayat iksirini yudumlamak. 

Annemi gördüğüm an bir güğüm süt görmüş gibi oluyorum desem yalan olmaz. Gerçi görme duyum henüz berraklaşmadı; fakat koklayabildiğim kadarıyla da öyle: O hep süt kokuyor! Sınırlı algımla seçebildiğim annem; uzun siyah saçlı, evde daima yelpazeyle gezip sıcaklardan yakınan ve sürekli su içen bir kadın. Bir de dayımla çok kaynatıyorlar! Bazen benimle ilgili, bazen başka konulardan konuşup habire kıkırdıyorlar. Annem benim ismimi bir şiirden devşirmiş. Dayım ise ben annemden beslenirken bana bakıp "Adiloş bebe" diye birisinden bahsedip duruyor:  
Doğdun,
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana 
Adiloş Bebem, 
Hasta düşmeyesin diye, 
Töremiz böyle diye, 
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü...


Babama gelince... Kocaman ellerinin arasında arşa yükseliyorum sanki. Eksik olmasın, benimle bir yetişkin gibi konuşan tek insan o ("N'oldu sana?" derken l harfini inceltmesini saymazsak). Diğerlerine bakıyorum; koca koca adamlar ve kadınlar seslerini cırlatarak, dudaklarını büzerek, şekilden şekle girerek benimle iletişim kurma çabasındalar. Neden böyle yapıyorlar, anlayamıyorum. Ayrıca anneannem, babaannem ve bazı teyzeler yüzüme bakarak mırıl mırıl bir şeyler söylüyorlar. Mırıltıları bitince yüzüme üflüyorlar. Bunun da ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Ancak sonundaki üflemeyle gelen serinlik, şu yaz sıcaklarında çok hora geçiyor.

Üzerinize afiyet, biraz gaz sorunum var. Çektiğim ıstırabın tarifi imkansız; ben de zaten tarif edemediğim için veryansın bağırıyorum. Yaşadığım bu işkencenin ödülü olsa gerek; büyüklerin dünyasında ulu orta gaz çıkarma hiç hoş görülmezken, benim gaz çıkarmam takdirle karşılanıyor, neredeyse alkışlanıyor. Laf aramızda, bir ikindi vakti annemin bağrında yarı uykulu yarı uyanık, sıcaktan mayışmış bir halde keyif çatarken, annemle baş başa tadını çıkardığımız o ânın mutluluğunu taçlandırmak için, yani sırf o mutlu olsun diye, muhteşem bir "Tzoooort!" sesiyle gaz çıkarttım. Ama annem dalga geçti benimle: "Hiç romantik değilsin kızım!" Ben bu dünyaya büyükleri anlama çilesini çekmeye mi geldim?

Siz yetişkinler kadar karmaşık değilim oysa. Tek istediğim, huzur güven istikrar. (Televizyonda bağırıp çağıran takım elbiseli adamların sözleri gibi oldu ya, neyse.) Huzurla beslenmek, güven içinde uyumak ve tüm bunları istikrarlı bir biçimde tekrar etmek. Evet, istediğim yalnızca bu. Benim gibi milyonlarca yeni doğmuş ve doğacak dünyalıların da istediği... Ben isteklerimi sevimli ailemden karşılayabiliyorum; fakat dünya benim aileme ve evime benziyor mu, onu bilmiyorum...

19 Haziran 2016 Pazar

"İnci Dakikaları"

Sen bana yeni yılsın her dakika
Her dakika bir yaşıma daha giriyorum

Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni
Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın
...

Sezai Karakoç - İnci Dakikaları 

Yukarıdaki şiirin derinlerine dalış yapıp çıkardım kızımın ismini. Ve bu dizelerdeki gibi onunla geçirdiğim her dakika İnci dakikası ve o dakikada bir yaşıma daha giriyorum! Bu hesaba göre 11 Haziran 2016'dan beri yaşım on bini geçti bile! Zaman ne hızlı akıyormuş meğer...

Bir de Pilli Bebek'in çok sevdiğim "Kızım" şarkısında bakın ne buldum: 
Sadece ikimizin uyandığı saatlerde duruyor zaman

Buyur buradan yak: İncimin yanında zaman duruyor mu, yoksa süratle ilerliyor mu? Çözemedim bu bilmeceyi. İyisi mi büyüyünce kızıma sorayım. O büyüyünceye kadar da bu şarkıyı kendi kendime mırıldanayım:

Gel kızım sokul bana
Bir kez daha alayım kokusunu
Benim küçük bahçemin

8 Mayıs 2016 Pazar

Kuzulama mevsimi

Canım kızım, 
Kucaklaşmamıza çok az kaldı. Yalnızca iki ruhun konakladığı Sevgi adacığında her şeyi birlikte yaptık: Gerçekleşmeyeceğini bile bile, sırtında yumurta küfesi olmayan hayallere daldık. Bazen bir ezgiden yükte hafif, pahada ağır sevinçler devşirirken, bazen de dizelerde sürgün veren dertlere kürek çektik... Fakat doğa, acı-tatlı her ânımı beraber yaşayacak kadar seninle yüz göz oluşuma bir süre sonra müsaade etmeyecek. Yani senden beklenen, bağımsızlığını ilan etmektir artık! Bu bir başkaldırıdır ve hiçbir bağımsızlık başkaldırısı sancısız, gürültüsüz, patırtısız gerçekleşmez! 

Gelmeye pek meraklı olduğun dünyaya şimdiden hazırlıklı olman için yazıyorum: Buraları güllük gülistanlık değil; çünkü güller daha taze goncayken hoyratça dalından koparılıp atılıyor. Eskiden yaşanan felaketlerde önce kadınlar ve çocukların kurtarılacağı söylenirdi. "Modern zamanlarda" ise önce kadınlar ve çocuklar kurban ediliyor! Küçücük bebek ölüleri, zavallı çakıl taşları gibi sahillere yığılıyor. Her gün binlerce çocuk; öldürülen anne, baba ve kardeşlerinin arkasından yaşlarına hiç yakışmayan yaslar tutuyor. Ana-dolu'da, anaçlığın topraklarında bile özgür olduğu varsayılan kadınlar akıl almaz nedenlerle katledilirken, başka diyarlardaki esir kadınlar, 21. yüzyıl dünyasının orta yerinde köle pazarlarında satılıyor. Yine kadınlar ve çocuklar, her an iğrenç tuzaklara kurban ediliyor.

Bütün bunları duyduktan sonra bile inatla, bağıra çağıra geleceksin. Hoş gelişler ola şimdiden. Bu dünyada çirkinlikler çok fazla; ancak Sait Faik'in sözünü de boş geçmemeli: "Dünyayı güzellik kurtaracak. Bir insanı sevmekle başlayacak her şey!" Ben de senden yaradılışın eşsiz güzelliğinin küçük bir temsili olmanı istiyorum. Karşılaşabileceğin her çirkinliğe karşın güzelliği koruyarak, onu savunarak, severek ve sevilerek... Yalnızca insanı değil; onun bencil varlığı dışındaki canlı-cansız her şeyi katıksız bir sevgiyle kucaklayarak: Sessiz duran ama suskun olmayan ağaçları, kaşla göz arasında tepemizi gübreleyen güvercinleri, aklına eseni yapan kedileri, kadim dost köpekleri, ağırbaşlı kayaları, kendi yağıyla kavrulan kolektif karıncaları... Onlardan da bir şeyler öğrenme hakkını yabana atmadan!

Yapacağın işin, kuracağın düşlerin, tarafında olduğun düşüncenin hakkını vererek, namusunu kurtararak yaşamaktır dünyaya gelişinin sırrı. Sana kutsal bir nefes üflendi. Geri dönüşü olmayan bir yaşam hakkı ve bu yaşam hakkını potasında eritebileceğin muhteşem bir güç de bahşedildi. Bu gücün, dünyanın her yerinde seninle aynı anda doğacak tüm arkadaşlarına eşit dağıtılacağını ama hepinizin bundan farklı oranlarda faydalanacağını ve bu durumun arkadaşlarının suçu olmadığını hep hatırla. Ben burada sana söz veriyorum: Uçurtmanı özgürce uçuracağız! Seni sen olmaktan vazgeçirecek, varoluşunu gerçekleştirmende yoluna takoz koyabilecek her türlü düşünce kalıbının öreceği tellerin karşısına dikildiğinde yanında ben de duracağım. Benim görüşlerim ve yürekten geldiğine inandığım inançlarım var ve bunlar "bana özgü"lüğünden ötürü benim için değerli. Seninle elbette hepsini paylaşacağım. Ancak bunları, salt ben doğru buluyorum diye, tartışmasız kabul etmene gönlüm razı olmaz. O muhteşem içsel gücünü devreye sokmayıp hazırın kolaylığına sığınman içime sinmez. Ben seni bir kez doğurduktan sonra isterim ki, her öğrendiğinle sen yeniden doğabilesin. 

Şu söz daima aklımdadır: "Çocuklarınızı projeniz olarak görmeyin!" Gerçekleştiremediğim başarılar, öğrenemediğim diller, erişemediğim yerlerin ukdesini senin sırtına yükleyip kendimi hafifletmem için gelmeyeceksin yanıma! Sen, sağlıklı ve mutlu bir insan daha insanlık denizine armağan olsun diye bana emanet edildin. Ve bu insan, dünyada taş üstüne fazladan bir taş koyacaksa, kendisi dışında bir varlığın da derdini dert edinip ona derman arayacaksa daha ne isterim ki bir elçi olarak ben ondan! İşte böyle bir amaç kutsaldır; onu gerçekleştirmek için seçilecek yöntem farklıdır sadece. Kimi şiir yazarak yola koyulur, kimi deney yaparak. Kimi canlıları tedavi ederek, kimi dikiş dikerek, kimi toprağı ekip biçerek.

Sevgili kızım, 
Karın duvarımı durmadan gıdıklayarak bugüne değin yabancısı olduğum bir dilde bana kendini ifade ettin. Ben de yüzünü görmeksizin, sesini duymaksızın da olsa, seninle zaten sohbet halindeydim. Bundan sonraki sohbetlerde seslerimiz çarpışabilecek. Çarpışmaların en güzeli!...

Bu dünyadaki yolculuğun hangi yöne olursa olsun, 

Seni kayıtsız şartsız sevmeye yazgılı ve bunda bir an dahi tereddüt etmeyecek olan annen...