25 Haziran 2023 Pazar
UFO anneden kızına sevgilerle
24 Mayıs 2022 Salı
Seninle Başlamadı veya Güneşin altında yeni bir şey yok
"İnsan en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır" sözünü duymuşsunuzdur. Ya hiç vakit geçirmediğimiz kişiler, hatta yüzünü dahi görmediğimiz ölüler de ortalamaya dahilse?
Mark Wolynn'in yazdığı "Seninle Başlamadı" bu olasılığı merkezine alan bir psikolojik kitap. Yazar Wolynn aynı zamanda bir terapist ve insanların yaşadığı psikolojik sorunların önemli bir bölümünün "kalıtsal aile travmaları"ndan kaynaklandığına işaret ediyor. Burada "kalıtsal" sözcüğü üzerinde bir kez daha düşünmenizi isterim; zira travma yalnızca kendi yaşadıklarımızdan ibaret değil. Atalarımızdan birilerinin yaşadığı travmanın onlarda bıraktığı tortular genetik miras olarak bize aktarılıyor. Yani bizden çok önce yaşamış ve dünyadan göçmüş bir akrabamızın yaşadığı travmanın hislerini, o olayı bugün yaşamışcasına hissetmemiz mümkün. Hatta daha da ilginci, o akrabamız olay anında hangi yaştaysa bizim de o yaşta aynı hislerle dolmamız rastlantı değil.
Pek çoğumuz; insanların maddi durumu, dış görünüşü, toplumsal konumu, mesleği gibi dışarıdan gözlemlenebilen olgularla onların yaşamını kestirebildiğimiz yanılgısına düşeriz. Örneğin, varlıklı ailelerin daima huzurlu olduğu düşünülür. Milyonların hayran hayran gözünü diktiği şöhretlerin bunalıma girmesi, hatta intihar etmesi garipsenir çoğu zaman. Zengin, başarılı ve ünlülere sanki "rahat batıyor"dur! Oysa rahat batıyor dediğimiz o insanlara belki de genleri batıyordur, ne dersiniz?
Yazarın Jung'tan alıntıladığı üzere: "Bilinçli olmayan ne varsa kader olarak deneyimlenecektir". Bu noktada, bilinç dışını / bilinçaltını yalnızca bastırılan dürtüler ve kemikleşmiş alışkanlıklara hapsetmek Jung'un bahsettiği kaderi anlamlandırmamızı zorlayabilir. Bilinçaltımızın tohumları biz doğmadan atılır. Annemizin hamile kalmadan önceki yaşadıklarından geriye giderek onun annesi, anneannesi ve diğer atalarının yaşadıkları ile babamızın kendi yaşadığı ve atalarının yaşadıklarının bilgisi bizde birleşir ve kaderimizi tayin edebilir. Yetmezmiş gibi, atalarımız aile dışında birilerinin canına, malına, ırzına veya hakkına kastettiğinde, o kişiler de bizim sistemimize dahil olabilir ve bizi etkileyebilir. Hele göçlerin, savaşların ve çatışmaların sık olduğu coğrafyamızı düşünürsek... Anlayacağınız, bu dünyada kimseye rahat yok! Ve muhtemelen Tanrı, yüzyıllardır aynı şeylerin zincirleme süregeldiğini izledikçe eminim yukarıda çok sıkılıyordur. Zaten İncil'de adeta bunu özetleyen cümleler yok mudur: "Önce ne olduysa yine olacak / Önce ne yapıldıysa yine yapılacak / Güneşin altında yeni bir şey yok / Var mı kimsenin "Bak bu yeni!" diyebileceği bir şey" (Ecclesiastes/1).
Her ne kadar güneşin altında aynı kaderler birbirine devredilip duruyor gibi görünse de, yazar bu kısır döngüyü kırmanın mümkün olduğunu öğretiyor. Buna ilişkin yapabileceğiniz alıştırmalar var. Yaşadığınız psikolojik sorunun kökenine ilişkin sorular, sorunla ilgili sizin kurduğunuz cümleler, ebeveynlerinize yönelik kullandığınız sıfatların deşifre edilmesi, aile ağacının çizilmesi gibi sorunun tespitine ilişkin alıştırmalara ek olarak mektup yazmak, yatağın üzerine fotoğraf koymak gibi iyileştirici uygulamalar da öneriliyor.
Bana göre kitabın tek açmazı, ailevi bilgilere ulaşılamazsa ne olacağı sorusuna net bir yanıt verilmemesi. Psikolojik sorunlar yaşayan bir kişi kimsesizse ya da ebeveynleri geçmişi hatırlamıyorsa veya saklıyorsa yahut savaş, katliam, doğal afet gibi olağanüstü durumlarda bilgiler yok olduysa… Yazar sanki bu soruyu boş bırakmış. (Bu tür zihinsel kazı çalışmalarında çeşitli bilinçaltı uygulamalar etkili olabilir ama bundan konu açılmamış)
Özetle, travmadan kaçış yok. Ancak acı, bizimle başlamadı. Bizden öncekilerin acılarını yüklenmiş olsak bile bizden sonrakilere aynı acıları aktarmamak mümkün. Biz iyileşirsek salt kendimizi değil, çocuklarımız ve torunlarımızı da iyileştirmiş oluruz. Ayrıca yazarın belirttiği gibi "...kalıtsal olarak devraldığımız veya doğrudan deneyimlediğimiz travmalar yalnızca sıkıntı mirasını oluşturmaz, aynı zamanda gelecek nesillerle paylaşılabilecek güç ve dayanıklılık mirası yaratır."
*Seninle Başlamadı - Mark Wolynn - Sola Unitas Yayınları
5 Aralık 2021 Pazar
Murakami'den "Sadece Müzik"
Kimi kitaplar vardır; okuruna tepeden bakar. Okurun cehaletini yüzüne vurur ve bir gram yararı dokunacaksa bile bunu adeta onu döverek yapar. Örneğin "gençler bilmez", "insanımız falanı okumamıştır", "toplum filandan habersizdir" gibi cümleler uçuşur böyle kitapların satırlarında. Bu cümlelerin benim zihnimdeki meali şudur: "Hadi yine iyisin; lütfedip seni cehaletinden kurtarıyorum. Bu kıyağımı unutma!"
Kimi kitaplar ise kendi yatağında akıp giden gür ırmaklar gibidir. Orada sizi korkutan bir taşkınlığa yer yoktur. Bazen içeriğine tam hakim olamayabilirsiniz, akıp gidişine tanık olmakla yetinirsiniz. Fakat bu tanıklık bile sizde mutlaka iz bırakır. Onun akışına kulak verirken yine cehaletinizi hatırlarsınız; ama o bunu sizin başınıza kakmak amacıyla yazılmamıştır.
Yazımın başlangıcından kolaylıkla tahmin edebileceğiniz gibi bana göre ikinci grupta yer alan bir kitaptan bahsedeceğim: Haruki Murakami'nin "Sadece Müzik" kitabı.
Murakami'nin diğer yapıtlarından farklı olarak bu kitap uzun bir söyleşiden ibaret. Ünlü Japon orkestra şefi Seiji Ozawa ile Batı klasik müzik eserlerinin yorumlanması, orkestra şeflik deneyimleri ve gençlerle çalışma gibi konular üzerinde bir sohbet gerçekleştirmiş Murakami. Murakami, kitaplarında müziğe sıklıkla atıfta bulununca bu kitabın çıkması da şaşırtıcı olmasa gerek. Bence asıl şaşırtıcı olan, Murakami'nin klasik müziğe hakimiyeti. Müzikal anlamda teknik bilgisinin kısıtlı olduğunu belirtmesine karşın Ozawa gibi dünyaca ünlü bir şefle rahatlıkla sohbetini sürdürebiliyor ve hatta bazen onun fark etmediği ayrıntıları kendine has betimlemesiyle ifade ederek onu şaşırtabiliyor. Bunda Murakami'nin aynı besteleri defalarca ve farklı kayıtlardan dinlemesinin payı büyük. Ve belli ki bu dinleme, başka bir işle meşgulken fon müziğini duyma gibi arka planda kalan bir dinleme değil. Her tınısına dikkat kesilerek, tutkuyla dinleme.
Ben bu kitabı elime aldığımda -itiraf edeyim- daha hafif bir içerik bekliyordum. Sözüm ona klasik müzik seviyorum, büyük besteciler ve onların birtakım eserleri belleğimde iyi kötü yer etmiş, araba kullanırken TRT radyo 3'ü takip ediyorum, Chopin’in bestelerini şehirlerarası yollardaki dinlenme tesislerinde çalan müziklerden rahatlıkla ayırabiliyorum… Daha ne olsun derken, söyleşiyi okumaya başlamamla afallamam bir oldu. Cehaletimin kibrini yere seren tanımadığım pek çok isim, yorum, teknik bilgi üstüme geldi; ancak garip bir hazla devam ediyordu okumam. Anlamadığım pek çok yer vardı kitapta; ama bir o kadar müzikle ilgili öğrendiklerim de oldu. Ünlü şeflerin yaklaşımları; bestecilerin bestelerini kağıda dökme biçimleri; Avrupa, Amerika ve Japon orkestraları ve seyircileri arasındaki farklar v.b... Örnek olarak şöyle bir ilginç bilgi aktarayım: İtalyan seyircisi müzisyenleri yuhalamakla ünlüymüş. Ozawa, Milano'da yuhalandığında Pavarotti onu "burada yuhalanmak demek müzik dünyasında en üst sıralara çıktığın anlamına gelir" diyerek onu teselli etmiş.
Ayrıca orkestra şeflerinin ne denli önemli olduğunu yine bu kitabı okuyarak öğrendim. Özellikle Ozawa'nın şu cümleleri kitabı özetliyor gibi:
"Bizim işimiz orkestradan ses çıkartmaktır. Ben partisyonu okuyup zihnimde müziği bir araya getirir ve orkestradakilerle birlikte onu gerçek sese dönüştürürüm, bu süreçse içinde pek çok şeyi barındırır. İnsanlar arası ilişkiler kadar o müziğin neresinin vurgulanması gerektiği gibi müziksel kararlar almayı da içerir. Bazen genele odaklanarak müziğe bakarsın, bazen de bunun aksine detaylı kısımlara odaklanmak gerekir. Bu görevlerin hangisine daha çok ağırlık vereceğine de karar vermen gerekir. Tüm bu deneyimler bir şef olarak beni değiştirir." (ss. 178-179)
Yukarıdaki satırlar bana İngilizcede sevdiğim ve bazı öğretim metodolojisi kaynaklarında karşılaştığım bir sözcüğü anımsattı: orchestrate. Bu sözcük, hem orkestra için beste yapmak hem müzik dışında bir şeyi -sözgelimi bir kampanyayı- yürütmek, yönetmek, düzenlemek gibi bir anlamda kullanılabiliyor. Yani bir öğretmenin sınıf yönetiminden söz edilirken bu sözcüğe rahatlıkla başvurulabilir. Öğretmenin yönetiminden ne çıkıyor: kakofoni mi, senfoni mi? Ve Ozawa'nın belirttiği gibi şeflerin orkestra üyeleriyle geçinememe ihtimali her zaman mevcut. Tıpkı bir öğretmenin öğrencileriyle geçinememe ihtimalinin olduğu gibi. Ama en önemlisi Ozawa, genç müzisyenlerle çalışmanın ve onlara müzik öğretmenin kendisini nasıl geliştirdiğinin farkında. Evet, tıpkı öğrencilerinden feyzalan bir öğretmen gibi.
Diyebilirim ki, "Sadece Müzik" sayesinde ilginç bir okuma deneyimim oldu. Sadece müziğe değil, kendi yaşamıma dair önceden üzerinde durmadığım ayrıntılarla karşılaştım bu akıcı söyleşide. Ve Murakami'nin mertebesine varacak kadar olamasam da, klasik müzik dinlerken biraz daha özenli ve dikkatliyim artık.
* Sadece Müzik - Haruki Murakami Seiji Ozawa - Doğan Kitap
4 Şubat 2021 Perşembe
Her eğitimcinin ve öğrencinin okuması gereken bir kitap: İrade Terbiyesi
Yalnız tek bir şeye çok
ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Toplumsal hastalıklarımızı incelersek temel
olarak bundan başka, bundan önemli bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O
halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı bir şekilde tedavi etmektir. Milleti
çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnız
ve ancak çalışkanların hakkıdır.
Jules Payot'nun "İrade Terbiyesi" adlı eserini okurken Atatürk'ün yukarıdaki sözleri kulağımda çınladı durdu diyebilirim. Jules Payot da tıpkı Atatürk gibi tembelliği bir hastalık olarak görüyor ve kitabında bu hastalığa şifa olabilecek bir reçete sunuyor. Hatta tembelliğe öylesine hücum ediyor ki, adeta okura disiplin altında bir asker gibi davranması gerektiğini hissettiriyor. Aslında bu disiplinin asker disiplininden daha kalıcı olması onun bir otoritenin zoruyla değil; içimizden gelen bir itkiyle oluşması. Ve bu özenle oluşturulmuş itkiyi çevresel dikkat dağıtıcılar hiçbir surette bertaraf edemiyor.
Payot, irade terbiyesi sürecini "kendinin efendisi olma", "kendini fethetme", "özgürleşme" gibi ifadelerle tanımlıyor. Bu sürecin adımlarını anlatmaya başlamadan önce bazı düşünürlerin karakterin değiştirilemezliği üzerine kafa karıştırabilecek düşüncelerini çürütmeye girişiyor. Diyor ki: "Bir karakter, yarım saatliğine de olsa kökten değişebiliyorsa hiç değişmez değildir ve bu değişimin gitgide sıklaşacağına dair umut beslenebilir." Tam bu noktada duyguları işe koşmamız gerektiği ortaya çıkıyor. Duyguların irade üzerindeki etkisine ilişkin ilginç örnekler veriyor Payot. İşte size onlardan biri:
Duyguların anlık da olsa etkisi
bu denli yoğunsa üzerimizde, onlardan sürekli nasıl yararlanılabilir sorusunun
yanıtı ise "DERİN DÜŞÜNME" uygulamasından geçiyor. Derin düşünme
tekniği, otohipnoz (self-hipnoz) veya çalışma motivasyonunu uyandırmaya yönelik
bir meditasyon olarak da adlandırılabilir. Yani kendi kendini duygusal olarak
çalışmaya hazırlama. Kendinize her gün 10-15 dakika ayırıp sessizlik içerisinde
düzenli çalışmanın size getireceği ödülleri gözünüzde canlandıracaksınız.
Canlandırırken beş duyunuzu işin içine katarak. Örneğin, ders çalışmak
istiyorsunuz ve mantığınız bunun size yararlı olacağını tereddütsüz söylüyor;
gelgelelim masanın başına geçip ders kitabınızın kapağını açasınız yok. Derin
düşünme sırasında ders çalışmanın size kazandıracağı ödülleri bir bir gözünüzün
önünden geçireceksiniz. Sözgelimi üniversite öğrencisisiniz ve düzenli ders
çalıştıkça notlarınızın tırmanışa geçtiğinin, hocalarınızın sizi örnek
gösterdiğinin, ailenizin sizden gururla bahsettiğinin ve arkadaşlarınızın size
nasıl gıpta ettiğinin görüntü ve seslerini en ince ayrıntısına kadar bir film
senaryosu yazıyormuşçasına tasarlayın ve filminizi izlemeye başlayın. Mümkünse
bu filme koku, tat ve dokunma duyularını da ekleyin ki büyüsü katlanarak
artsın. Çok başarılı oldunuz, bölümünüzü birincilikle bitirdiniz, kutlama
yaptınız. Belki çiçek aldınız ve onun kokusunu duydunuz. Veya sevdiğiniz bir
arkadaşınız size sarılırken parfüm kokusu geldi burnunuza... Tatlılar yendi,
içecekler içildi. Buz gibi bardaklara dokundunuz. İnsanlarla tokalaştınız.
Mutluluk ve gururdan içiniz kıpır kıpır oldu, kalp atışınızı göğüs kafesinizde
hissettiniz... Ya da tam tersi bir film çekebilirsiniz. Ders çalışmadınız, her
gün internette zaman öldürdünüz, koltuğunuza oturdukça oraya zamkla yapıştınız
adeta ve gece geç yattığınız için sabah uyanasınız gelmedi. Dersleri
kaçırdınız. Notlarınız gittikçe düşüyor... Herkesin rahatlıkla geçtiği
derslerden siz kaldınız. Aileniz sizden ümidi kesmiş... Bu felaket senaryosunu
bir önceki zıt örnekte olduğu gibi beş duyunun da yardımıyla abarttıkça abartın
ki Payot'nun deyimiyle "tiksinti" oluşsun içinizdeki tembele karşı:
"Kendinin efendisi olmayı başarmanın en etkili yolu, ruhta coşkulu beğeniler ve şiddetli tiksintiler uyandırmaktır. Bu nedenle öğrenci, basit ve tanıdık düşünceler sayesinde kendine çalışmayı sevdirmenin ve kolay, işe yaramaz, aptal, aylak hayattan nefret etmenin yollarını arayacaktır."
Payot, bu derin düşünme sürecini düşünceleri damla damla damıtarak bal elde etmeye benzetiyor. Fakat sizin de tahmin edebileceğiniz gibi yalnızca hayal gücüne yaslanarak başarı gelmez. Bize çalışma şevki versin diye hayal kuruyoruz. Derin düşünmeyi her gün uygulamaya devam ederken bal elde etmek için arı kadar çalışkan olmayı dert etmeliyiz. Çalışkan olmanın ipuçlarını şahane metaforlar ve anekdotların ışığında bir bir sıralıyor Payot. Aşağıya kendimce önemli bulduğum noktaları maddeliyorum:
1. Payot'nun kullandığı anahtar kavramlardan biri ALIŞKANLIK. Alışkanlığa dönüşesiye dek küçük ama devamlı adımlar atmalıyız. Bugün bize basit ama sıkıcı görünen bir görevi tamamladığımızda, örneğin bir sayfayı okuduğumuzda o günkü görevimizi tamamlamanın rahatlığına kavuşuruz. Bu eylemi her gün düzenli yaptığınızı düşünün. Her gün bir özveride bulunuyorsunuz ve bu küçük başarılar birikerek büyük başarıları besliyor.
2. Hiçbir çabayı ve başarıyı küçümsememeliyiz.
3. Sabırlı olmalıyız. Payot'nun da altını çizdiği gibi:
"...her gün az da olsa bir şey elde etmek yeterlidir çünkü en yavaş hızda bile gidilse belli bir yol alınır. Entelektüel çalışma için önemli olan, yalnız düzen değil, aynı zamanda sürekliliktir. Deha, sadece uzun bir sabırdır deniyor. Tüm büyük işler, devamlı sabır gösterilerek başarılmıştır."
4. Hiçbir zaman boş kalmamalıyız. Boş kaldığımızda yarım kalan işlerimiz bize suçluluk hissettiriyorsa bu histen derhal faydalanmalı ve o işleri tamamlamalıyız.
5. Kendimize katı bir çalışma programı hazırlamaktan kaçınmalıyız. Payot, insanın tembelliğine bahaneler üretmekteki becerisini çok iyi bildiği için katı programlara uyulmayacağından emin. O nedenle, çalışmak için belli bir saat yoktur; tüm saatler uygundur diyor. Ona göre önemli olan; aktif olmak, sabah yataktan çevik bir şekilde kalkmak, kararsızlığın ve endişelerin zihnimize sızmasına izin vermeden çalışmak, gücümüzün tükendiğini hissettiğimiz anda yürüyüşe çıkmak, bize çalışma zevki veren arkadaşlarımızla sohbet etmek veya en azından odamızı havalandırmak gerekiyor.
6. Ertelememeliyiz. Dikkatin dağılması, oyalanması, eğlenmesi için fırsat vermeden zihni çalışmaya itmeliyiz ve kendimizi çalışma masasının önünde bulmalıyız. Yapılması gereken bir görevi yerine getirmeden asla uykuya dalmamalıyız.
7. Her dakikanın hakkını vermeliyiz. Zaman elimizdeki en değerli varlığımız olduğuna göre onun her anından yararlanmalıyız. Burada Payot, öğle yemeği tam vaktinde hazır olmadığı için on beş dakikalık bekleme süreleri içinde kitap yazan bir yazarı örnek veriyor.
8. Muğlak ve genel hedefler yerine daha açık ve gerçekleştirilebilir görevler belirlemeli ve başlanan bu görevleri bitirmeden masadan kalkmamalıyız. Daha açıklayıcı olması için Payot'dan olduğu gibi alıntılıyorum:
"Asla genel bir hedef belirlenmemelidir. Asla, "Yarın çalışacağım" denmemelidir. Hatta "Yarın Kant'ın ahlak anlayışını çalışacağım." da denmemelidir. Her zaman açık ve özel bir görev belirlemek gerekir. "Yarın kararlı bir şekilde çalışmaya başlayacağım ve başlangıç olarak, Kant'ın Pratik Akıl'ını okumaya başlayacağım. Ya da fizyolojinin şu bölümünü çalışacağım ve özetleyeceğim." denmelidir."
9. Aynı anda tek iş yapmalıyız. Zira ilerleyen bir işin yarattığı sevinci yaşamak varken birden fazla tamamlanamayan işe daldığımızda huzursuzluk, kaygı gibi olumsuz duygularla dolarız. Bu duygular da doğal olarak enerjimizi düşürür.
10. Kitapta olmayan son maddeyi ben ekliyorum: İrade Terbiyesi'ni okumalıyız.
Okumalıyız çünkü bu kitap bize, çalışmanın başkalarından işitilecek vaazlarla değil, sonuçlarının getirdiği hazlarla anlam kazanan bir erdem olduğunu hatırlatıyor. Okumalıyız çünkü çalışmakla ilgili kafalardaki basmakalıp düşünceyi yıkıyor Payot:
"... bu çalışma kelimesi masaya yaslanmış, oturan bir öğrenci heykeli imajı çağrıştırmamalıdır. Yürürken okunabilir, gezinerek düşünülebilir, üretilebilir. Bu; en iyi, en az yorucu ve keşiflerde en verimli olan yöntemdir. Yürüyüş, zihnî malzemelerin benimsenmesini, özümsenmesini ve bunların uygulanmasını tek başına kolaylaştırır."
Çalışmaya kendimizi hazır kılmanın yöntemlerini ayrıntısıyla anlattıktan sonra Payot, kitabın bir sonraki bölümünde çalışma azmimizi kıracak düşmanlarla baş etme yollarını gösteriyor. Bu düşmanlar: muğlak duygusallık ve şehvet, tembel arkadaşlar ve tembel safsataları. İrade Terbiyesi 1909 yılında yayımlandığına göre aradan bir yüzyılı aşkın zaman geçmiş ve Payot'nun saydığı düşmanların hepsini içinde barındıran ama hepsinden kat be kat güçlü bir düşman cebimize kadar girdi artık. Evet, internet. Akıllıca kullanıldığında bir bilgi ve kolaylık deryası, ama bağımlısı olunduğunda sizi boğacak bir derya bu. Hele yapay zekanın sunduğu hazlarla bu denli iç içeyken boğulmamak ne mümkün! Bin türlü sosyal paylaşım mecrası, alışveriş siteleri, oyun, pornografi, çevrimiçi kumar ile değil saatler ve günler, yıllar öldürülüyor. Daha da kötüsü, internet bağımlılığının beyinde bıraktığı hasarın kalıcı olduğu araştırmalarla doğrulanıyor. Alkol ve uyuşturucu bağımlılarının girdiği çapta bir bataklığa bazen kendi ellerimizle çocuklarımızı itiyoruz. Z kuşağı zekidir deniyor, doğruluk payı vardır elbet; ama pohpohlamanın ötesinde onlara Payot'nun kitabındaki gibi uyarılar ulaşmalı ki, zekâlarından toplum faydalansın. Hatta ulusal eğitim politikamız çalışmanın hazlarını öğrencilerimize aşılamak üzerine yürütülmeli ki, yazımın başında alıntıladığım Atatürk'ün sözündeki servet, refah ve mutluluğu toplumun tüm tabakalarına yayılacak şekilde inşa edebilelim.
İrade de zekâ gibi muhteşem bir güç. İradenin zekâya üstün gelen tarafı şu ki; ancak irade güçlendirildiğinde zekâ harika işler başarabiliyor. Payot'nun önerileriyle bu neden gerçekleşmesin? Denemesi bedava. Bütün işlerinizi aksatacak derecede internet bağımlılığınız varsa mutlaka profesyonel destek almak gerekir. Ama törpülemeniz gereken ve sizi ulaşmak istediğiniz başarıdan alıkoyan bir yanlış alışkanlığa sahipseniz ve onun getirdiği miskinlik sizi ele geçirdiyse kendinizi mutlaka o huydan tiksindirip üzerinizdeki ataleti silkeleyerek yolculuğunuza başlamalısınız.
16 Eylül 2020 Çarşamba
Salgın günlerinde öykülerden şifa devşirmek
23 Mayıs 2020 Cumartesi
Acaba var mısın?
30 Nisan 2020 Perşembe
Meyvesi çok bir ağaç: Kemal Tahir
Başlıkta da yazdığım gibi Kemal Tahir çokça meyve vermiş bir ağaç. O yüzden yaşarken taşlanmaktan kurtulamamış. Sol görüşlerini bu toprakların tarihi ve devlet gelenekleriyle besleyince solcular mahallelerinden kovmuşlar onu. Öte yandan devlet, sen solcusun diyerek onu zindana atmış. İslamcı-muhafazakar tayfa ise işine geldiği ölçüde görüşlerine başvurmaya tenezzül etmiş. Kısacası, ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabilmiş; ancak onun şuna buna yaranmak gibi bir derdi olmamış hiçbir zaman. Bunun bedelini ağır ödemiş olsa da. İşte bu yüzden Kemal Tahir kaleminin namusuyla yaşamış, bağımsız bir yazardır diyebiliriz.
Oğuz Atay 'Günlük'te Batı diye tutturan ve onların kalıplarıyla kendimizi anlamaya çalışırken çuvallayanlara karşılık, Kemal Tahir'de Batı'nın anlaşılmaz bulabileceği kendi insanımızın davranış ve duygularını gördüğünü söyler. Belki de Kemal Tahir'i edebiyatımız ve insanımız için yararlı kılan en önemli neden budur. Tarihsel gerçeklikle bağı sıkı tutarak bu topraklarda olup bitenleri ne göklere çıkarma, ne tamamen alaşağı etme, Kemal Tahir'in alametifarikasıdır. Hem kötülerle hesaplaşan, hem iyilerin hakkını verendir Kemal Tahir. Bazen rahatsız da edebiliyor yazdıkları, örneğin Atatürk'e haksızlık ettiğini düşündürtüyor insana. Ama her bağımsız yazarın biraz rahatsız edici olması hakkı teslim edilmelidir. Görüşlerine katılmasanız da, sizi görüşlerinizin doğru olup olmadığını sınamaya ve o konuda daha fazla okumaya iter. Demek bir eksiğiniz var ki, yazar sizi köşeye sıkıştırdı ve kendinizi ikna edemediniz. (Buna etkileyici örnekler olarak Yol Ayrımı başlığının altındaki alıntılar ve özellikle yazının sonundaki Lozan Barış Anlaşması’yla ilgili sayfa fotoğraflarını eklediğim monolog var.)
Gelelim Esir Şehir Üçlemesi'ne... Birinci kitap olan Esir Şehrin İnsanları'nın adı daha sık anılır ve bu kitap daha çok okunur olmasına rağmen takip eden diğer iki kitap da muhakkak okunmalı. Eser, baş karakter Kamil bey ve ailesi üzerinden gidiyor. Kamil bey, Batıda eğitim almış bir paşa oğludur, birkaç Batı dilini ana dili gibi konuşur ve kendi ailesi gibi varlıklı bir ailenin kızına eş olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılış sürecinde tuzu kuru diye nitelendirilebilecek bir karakterdir. Ancak bu rahat hayatı elinin tersiyle itip Anadolu hareketine destek olmaya karar vermesiyle hayatındaki tüm dengeler alt üst oluyor. Hapse atılma noktasına varıncaya dek.
Hapiste yaşadıklarını da ikinci kitapta, yani Esir Şehrin Mahpusu'nda okuyoruz. Hapisteki diyaloglarda dikkati çeken o kadar ilginç küfürler, dönemin kabadayı jargonu sayılabilecek kelimeler var ki, bu dil zenginliği bir kaynağını da Kemal Tahir'in hapishane tecrübesinden alıyordur muhtemelen. Kitap tamamen hapiste geçiyor ve dışarıda ne olup bittiğini Kamil bey'in ziyaretçilerinden, gazetelerden ve Kamil bey'in koğuş ağasına attığı yumruk vesilesiyle tanıştığı Binbaşı Arif'le ettiği sohbetler vasıtasıyla öğreniyoruz. Mekan ve karakterler hapishaneyle sınırlı tutulduğundan ve dolayısıyla okur olarak zihnimiz başka konu, kişi ve mekanlara dağılmadığından aydın-halk yabancılaşmasını gayet net görebiliyoruz burada.
Üçlemenin son kitabı olan Yol Ayrımı'nda ise Kamil beyin hapisten çıkmasını, Kurtuluş Savaşı'nın sonuçlanmasını ve sonrasında Cumhuriyet'in ilan edilmesini beklerken zamansal bir sıçrama yaşayarak Cumhuriyet'in çoktan ilan edilip Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulduğu yıllara gidiyoruz. Bu kitapta, Kuvayımilliye destanını yazmış kahramanların yeni fırkanın halkta yarattığı heyecan dalgası karşısında yaşadığı şaşkınlığa ve fırka taraftarları ve karşıtları arasındaki fikir ayrılıklarına şahit oluyoruz. Bu arada Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı okumuşlara küçük bir sürprizi var. Yorgun Savaşçı'nın ana karakteri topçu yüzbaşı Cehennem Cemil de bu Kuvayımilliye kahramanları arasında romanda yerini alıyor. İlk iki kitaptan çok daha farklı karakterler var burada ve ilginçtir ki Kamil Bey ve ailesi bu kitapta ikinci plana atılmış. Hatta ilk kitapta Kamil beyin hayatının akışını değiştirecek derecede öneme sahip olan karakterler Nedime hanım ve eşi İhsan buhar olup uçmuş sanki.
Yukarıda özetin özeti olarak yazdıklarımın yanı sıra şunu da mutlaka belirtmeliyim: Kemal Tahir karakterlerinin insan ilişkileri, iç konuşmaları ve psikolojik çözümlemeleri bu üç kitaba da damgasını vuruyor. Her zaman şunu düşünmüşümdür; güçlü romancıların gözlem derinliğini değme psikoloji kitaplarında bulamazsınız. Varsayalım yoğun şekilde psikoloji okudunuz ve teorik anlamda insanları tanıdığınızı düşünüyorsunuz. Pratiği neyle besleyebilirsiniz yaşarken karşılaşacağınız insan sayısı da sınırlı olduğuna göre? Hele bizimki gibi binbir suyun döküldüğü bu coğrafyada...
Aşağıda okuyacaklarınız, hangi birini buraya yazsam diye zorlanarak seçtiğim alıntılardır. Siz okuduysanız hangi satırların altını çizdiniz? İyi okumalar...
ESİR ŞEHRİN İNSANLARI
"Araplar mezhep kurucusudurlar. Biz Türkler, tarikat kurucusuyuz. Arap mezhepleri sufiliğe, Türk tarikatları tasavvufa dayanır. Tasavvufa göre dünyada her şeyden önce güzellik vardı. İbadet bu güzelliğe tutkunluktur. Bu sebeple Türkün bağlanacağı inanç, Allah korkusundan değil, Allah sevgisinden gelir. Okudukça tasavvufun yalnız Türk'e mahsus bir yol olduğunu anladım. Türk illerinde doğmuş, Anadolu'da gelişmiştir. Türk tasavvufu Şamanlıkla İslamlığın karışımıdır. Buna biraz da yeni Platonculuk katılmış Roma Anadolu'sundan kalıntı... Daha doğrusu Stoisizm... Anadolu'ya Şeyh Ahmet Yesevi adına halifeleri yaymıştır tasavvufu... Bunların hepsi dünyadan el çeken basit köylülerdir, bence... Pir Dede, Keyifli Baba, Horoz Dede, Abdal Musa, Avşar Dede, Akyazılı Baba, Kudümlü Baba Sultan, Sarı Saltık... Bunlar köylü halkı etkilemişler, Anadolunun İslamlaşmasını, bir anlamda Türkleşmesini sağlamışlar. Anadolu bu tohuma o kadar uymuş ki, Yunus Emre gibi kocaman bir dahi san'atçı yetiştirmiş..."
ESİR ŞEHRİN MAHPUSU
"Bir şey vardı ki milletle kaynaşmasını önlüyordu. Galiba her lafa efendim demesi, durmadan teşekkür etmesi... Geldiğinden beri kimsenin kimseye efendim dediğini, teşekkür ettiğini duymamıştı."
"... Köprüyü geçene kadar, ayıya, neden dayı diyorsunuz? Köprünün başını ayı tutmuş gibi geliyor. "Ayıyı tepeleyip geçmek zor! Dayı deyip sıyrılmak kolay" diyorsunuz. Girdiğiniz yolda, köprü bir tane olsa, belki haklısınız! Girdiğiniz yol: Politika... Durmadan köprü geçeceksiniz. Güç yetirebileceğinize aklınız yatsa, ilk köprüde ayıya ayı demezdiniz! Daha birinci köprüde, kolaya kaçtığınızı gören namuslu insanlar, sizi bırakacak. Tevfik Fikret'ten kopup Ali Kemal'le kalıyorsunuz! Ayıların arasına büsbütün güçsüz giriyorsunuz. Her köprüyü geçtikçe, arkanızda ayıların tuttuğu köprüler bırakmaktasınız. Peki biraz ilerde, dört yanınızı çepe çevre kuşatan ayıların istediklerini, nasıl yapmamazlık edebileceksiniz? Bir zaman sonra artık paralanmayı göze almanın bile faydası kalmayacak. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek, ayılara yem olmayı başından kabullenmek demektir. - Elinin tersiyle Naima tarihinin cildine yavaşça vurdu: - "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler" sözü, su katılmamış Osmanlı sözü... Osmanlıların, tarihleri boyunca, iki karışlık köprüleri bile, neden geçememiş olduklarını, bundan daha iyi anlatan bir başka söz yoktur. Osmanlı hiçbir zaman, ayılara dayı demeden köprü geçmeyi göze alamadı. Bugün bile İstanbul'un politikacıları, Ankara'yı ayıya dayı demediği için yadırgıyorlar."
YOL AYRIMI
"Köklü devrim nesinden bilinir? Gelirken milleti sevindirmesinden, giderken bir kez daha sevindirmesinden!"
"Saraylar da öteki devlet yapıları gibi, bağımsız devletin ayrılmaz parçalarıdır. Bizi tarihimize bağlayan halkalarıdır. Milli onurun gözle görünür eserleridir. Dün padişahınsa, yarın halkın malı olur. Bence bugün Edirne şehri, sınırlarımızın içindeyse, biz bunu, Enver Paşa'ya değil, hatta Lozan Sulhu'na değil, Sinan'ın Selimiye'sine borçluyuz. Selimiye orada durdukça, Edirne de bizim sınırlarımızın içinde durur, hepimiz toptan ölmedikçe... Çünkü hiç kimse, Selimiye'yi hiçbir yerine sokamaz. Onu artık hiçbir barbar da yıkamaz. Saraylar kardeşim, ancak içi sanat eserlerimizle dolu müzelerimiz olabilir. Ötesi demagojidir. Bize hiç yaraşmaz."
"Yüzlerindeki anlama, seslerindeki donukluğa, el kol sallayışlarındaki sinirliliğe baktıkça Murat'ın şaşkınlığı artmaktaydı. Bu adamlar, sanki ömürlerinde hiçbir zaman gerçekten sevinmemişlerdi. Ramiz amcası, Kamil Bey, tanıdığı öteki Kuvayı Milliyeciler de, az çok farklarla, yerine göre böyleydiler. Oysa, yaşayışlarında, herhangi bir insanı, ölene kadar mutlu kılacak zafer sevinçleri olmuştu. "Bir derin kuyuya atılan taş gibi düşmüş bunların ruhuna bu sevinç... Gürültü koparmış, durgunluğu çalkalamış ama, sonunda bir daha yüze çıkmamak üzere batmış gitmiş! O zaman bunların kazandıkları zafer de, giderek yenilgiye benzedi, içlerinde... Doktor Münür Bey garip şeyler söylüyordu bu çeşit Kuvayi Milliyeciler için... Güçsüz değiller ama, güçleri üniformalı düşman karşısında bulunmadıkça yırtıcı atılganlıktan, sonuna kadar kovalamak hırsından gelmez! Bunlar kendileri de farkında değillerdir, ama son hesaplaşmada, durgun adamlardır. Hayalperver adamlar... Gerçeğin yerine kolayca uydurmayı koyup kendilerini aldatarak rahatlamayı yadırgamazlar. Oturup sabırla beklemeyi, sabırla acı çekmeyi, yoksulluğun her çeşidine katlanmayı bilirler. Türkçesi Anadolu milletinin yetiştirdiği çilekeş dövüşçülerimiz... Soylu korkmazlıklarıyle, hesaplara sığmaz direnişleriyle tarih yapan, ama yaptıkları tarihe sahip çıkmasını pek de bilmeyen bizim insanlarımız"..."
"Evliya Çelebi'yi okudu okuyalı anlamadığı şeydi bu. Enikonu bir dünya görüşüne benzeyen, onun kadar sistemleşmiş bir bakış özelliği... İnsanları, olayları, fikirleri abartmak... Kendini de -elbette- abarttığı için her şeye abartarak bakmak... O kadar ki bu abartış, Osmanlı insanında doğal hale geldiğinden ancak, başka ölçülere sahip olanlarca farkına varılır. "Neden peki? Nereden gelmiş?" Şuradan ki... Şuradan olabilir! Çünkü, daha önceleri yoktu bu özellik galiba... On yedinci yüzyılda... Başlamış, sonlarına doğru daha çok gelişmiş... Belki de Kanunî'de başlamış... Çünkü imparatorlukta gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü Süleyman döneminde başlar. Doğaya karşı büyümeye, yani kansere dönüş... Evet, imparatorluğun bu en güçlü göründüğü sıra ki, hazine tamtakırdır. Padişah kırk beş yıl tahtında kaldığı halde, bu tahtın çevresinde aralıksız kanlı iktidar boğuşmaları sürmüştür. Medreselilerin ayaklanıp çeteler halinde eşkıyalığa soyunmaları... Sipahi toprak düzeni, büyümüş imparatorluğu sırtında taşıyamaz hale geldiğinden iltizam sistemine geçiş.
Daha başlangıçta yürütülmemesi de beraber kararlaştırıldığından, kurtarıcı diye başvurulan bu iltizam sistemi, devlet dolandırıcılığı haline gelmiş... Kanunî lâkabı aslında, Süleyman'a kanunsuzluk dönemi açtığı için alay olsun, hakaret olsun diye takılmıştır. Kanunî, bütün saltanat dönemini, kanunsuzluklardan kanunsuzluklara yuvarlanarak, hiç faydasız olduğundan, istememesi gerektiği halde evlâtlarının etini yiyerek, yaşlanıp güçten düştüğü çağda ise, en fakir reayasına bile kolayca nasip olan bir rahat döşeği bulamayarak, bir eşya gibi, yüklenip zorla sürüklendiği bir seferde, yaralı bir hayvan gövdesi gibi oradan oraya atılarak, sonunda ise, devletin selâmeti adına ölümü bile diri gösterilmek için insafsızca tartaklanmıştır. Böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için Osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir."
"Saplantıda olduğumuzu bilemiyoruz ki, özrünü düşünelim... Ben de kim bilir, nerede, neye takılırım. Bütün saplantılarımız, korkularımızdan geliyor. İnsanoğlu, deli değilse, korkar mutlaka... Saplantılarımızdaki korkunun bize saçma görünmemesi, yüz binlerce yıldan arta kaldıkları için... Bunlar, gerçek sebeplerini yitirdiğimiz korkuların tortusu..."
11 Kasım 2019 Pazartesi
"Derin Sıçrayış Hipnoz" üzerine notlar
Bu kitabı anlatmaya başlarken kitabın kimlere yönelik olduğuyla ilgili net bir cümle kurmak istiyorum ama kafam karışık. Kitabın ilk bölümlerinde hipnoza ilişkin temel bilgiler verilmiş ve yaygın hurafeler kısaca çürütülmüş. Bunları okuyunca, o halde bu kitap hipnoz meraklısı herkese kapısını açmış derken... sonlara doğru kimi teknik terimlerin (örneğin parts, NLP, EFT, vs.) kısacık da olsa açıklaması neden okurdan esirgenmiş? Yoksa kitap yalnızca hipnoterapistlerin mi hizmetinde?
Konu hipnoz bilimi olunca insan ister istemez daha sistemli bir içerik bekliyor. Oysa okurken hissettiğim, birbirinden bağımsız gibi görünen yazıların kitapta bir araya getirilmiş olmasıydı sanki. Hani bazı köşe yazarları gazetede yazdıklarını kitaplaştırır da, kitap yer yer kendini tekrar eder gibi olur. Hocamın kitabının ilk bölümleri de bunları andırmış. Eser şöyle düzenlenseydi daha derli toplu olmaz mıydı: Tarihe damgasını vurmuş bilinçaltı psikologları ve terapistler ile onların yaklaşımları geçiştirilmeden biraz daha ayrıntılı verilerek hipnozun tarihçesiyle sağlam bir başlangıç yapılıp ardından hipnozun bugünü eğrisi doğrusuyla tartışıldıktan sonra Mehmet Hoca’nın kendi yöntemi ortaya konsaydı, ben de okur olarak bu yöntemin diğerlerinden farkını daha rahat görebilirdim. Yani bilimsel bakış arıyorum bu tür kitaplarda. Neden Freud’u eleştiriyor hoca? Hipnoz dehası Milton Erickson’dan farkı ne? Bunlar muğlak kalınca, yerleşik basmakalıp terapi yaklaşımlarına ne denli meydan okunursa okusun, tanıtım bülteni havasında gidiyor kitap. Hoca ön sözünde şiirsel ve coşkulu üslubuyla “atımı meydana sürüyorum” diyerek açılışı yapıyor. Evet, ben de görüyorum o heybetli atı; ama ayağı aksıyor! Rahatlıkla dört nala gidebilecekken üstelik!
Meydan okuma demişken... Hocanın kitabın ön sözünden başlayarak hesaplaştığı birileri var. Mehmet Hoca’nın edebiyat bölümü mezunu olmasını dillerine dolayıp hipnoz yetkinliğini sorgulayanlar. Hukuk fakültesine gitmeden yargıçlığa soyunmuş bu tip insanlara her yerde rastlayabilirsiniz; Murakami’nin şu satırlarında olduğu gibi:
"Uzmanlık alanınız dışında kalan bir şeye el atmanız, o alanın uzmanları tarafından hiç hoş karşılanmaz. Akyuvarların bedeni yabancı şeylerden arındırmaya çalışması gibi, girişiminiz bu uzmanlar tarafından açık biçimde engellenir. Buna rağmen cesaretinizi yitirmeden, inatla devam ederseniz, zaman içinde, "Eh, çare yok" gibi bir hisle kabul görürsünüz, onlara eşlik etmenize izin verilir ama en azından ilk başlarda karşılaşacağınız tepkiler hep sert olur. "Söz konusu alan" ne kadar darsa, ne kadar uzmanlık gerektiriyorsa ve ne kadar büyük bir otoriteyi temsil ediyorsa, o alandaki insanların kibirleri ve sizi dışlama dereceleri de o kadar yüksek olur ve onlardan alacağınız tepki de aynı oranda sertleşir." (Mesleğim Yazarlık, Haruki Murakami, s. 13-14)
Mehmet Hoca başkaldırıyor hipnozu tekeline almışlara. Soylu bir başkaldırı bu. Kitap belli ki biraz bu başkaldırının öfkesiyle yazılmış. Elbette tanrılardan ateş çalan Prometheus olmak kolay değil. Hoca da zaten ara ara çatıyor köşe başlarını tutarak ona saldıranlara. Futbolda çok hoşuma giden bir deyim vardır: topu göğsünde yumuşatmak. Gönül isterdi ki, tıpkı bir futbolcunun süratle gelen topu göğsünde yumuşatması gibi, hoca da sinesindeki edebiyat hazinesinin tavında dövseydi kendisine yönelen haksız eleştirileri. Daha rafine satırlar okusaydı okur.
Hocanın başkaldırısı salt kendisine haksızlık edenlere duyduğu öfkeden ibaret değil elbette. Onun asıl derdi, kendi ifadesiyle "Tanzimat aydınları" gibi ithal hipnoz uygulamalarını bire bir kopyalayıp uygulayanların aksine bu toprakların hipnoz geleneğini oluşturmak. Bu yurdun insanı, dili, alışkanlıkları, inanışları, değerleri, edebiyatı, tarihi, coğrafyası, kültürü, lezzeti, kokuları gibi bize özgü ne varsa onunla beslenen bir anlayışı esas almak. Yani öyle bir hipnotik telkin dili oluşturacaksınız ki, size terapiye gelen insan kendisini öz yurdunda ve evinde hissedecek. Kültürümüzün zenginliğini düşünürsek malzeme çok bu açıdan. Kitap bunu fazlasıyla hissettiriyor. Sorguladığım tek nokta, İslam'a çok fazla referans verilmesi. Kuşkusuz Kur'an'ın hipnotik dili güçlü. Bu topraklarda bu kaynaktan yararlanmamak, büyük eksiklik olurdu. Ama farklı inanç grupları ve kendini hiçbir dine ait görmeyenler için bu referanslar ne kadar anlamlı acaba?
Ayrıca ana metin ve kaynakça arasındaki bağ güçlendirilmeli. Örneğin, bir bölümde Sartre'dan bahsediliyor; fakat eserin adını merak edip kaynakçayı açtığınızda Sartre ortalarda yok. Bu şekilde pek çok yazar ve şaire kaynak gösterilmeden atıf yapılıyor. Meraklısı mutlaka görmek ister hangi eserden alıntı yapıldığını. Etik bunu gerektirdiği gibi, yazılan esere katkıda bulunan tüm kaynaklara saygı duruşu gibidir kaynakça. Bu anlamda kaynakça, filmlerin kapanış jeneriği kadar anlamlı ve önemlidir. Görüntü yönetmeninden figüranına, kurgucusundan teknik ekibe kadar herkes selamlanır orada.
Son olarak, can sıkıcı sayıda noktalama ve yazım yanlışları, anlatım bozuklukları ve cümle düşüklükleri esere gölge düşürüyor. Neyse ki, hocanın edebiyatla yoğrulan akıcı sohbet dili ve kitaptaki bölümler arasına serpiştirilmiş şiirler, sevimli kısa öyküler ve fıkralar bu durumu biraz olsun hafifletiyor. Bunların yanı sıra hocanın paylaştığı olaylar ve özellikle kitabın sonundaki çarpıcı terapi öykülerini okurken dehşet, hayret, merak gibi duygular arasında savrulabilirsiniz. Hele bazı öykülerde hocanın olağan dışı anlar karşısındaki işlek zekasına da şapka çıkarmamak mümkün değil. İşte "hipnoz nelere kadir" demeden edemediğim örnek olaylardan biri:
Son bölümdeki her hipnoterapi öyküsünün sonunda "kıssadan hisse" bölümü var. Yazar, deneyimlediği sıradışı olayın hemen ardından kendine çıkardığı dersleri not almış. Ben de bu kitaptan kendime şöyle bir hisse çıkardım: Her ne işle meşgul olursak olalım, ayaklarımız kendi toprağımıza basmalıdır. "Türk hipnozu"nu yerleştirmeyi dert edinmiş bu yazar gibi, Türk tıbbı, Türk eğitimi, Türk tarımı, Türk mühendisliği, vb. üzerine kafa yorulmalı. Ve sırf bu yüzden bile olsa, bu ilginç kitap okunmalı.
*Derin Sıçrayış Hipnoz: Davranış Değiştirmenin Hipnotik İlkeleri - Mehmet Başkak - Dört Mevsim Kitap
13 Ekim 2019 Pazar
Oyun oynama sanatı
Kitap, mesajını -yer yer yinelemeye düşme pahasına da olsa- etkili bir biçimde veriyor. Bazı konularda (örneğin: ev ödevleri, oyuncak silahlar, vs.) ezber bozan cümleler de cabası. Ancak ağır hastalık gibi travmaların acıklı tarafına kendini kaptıran insanlar için gülücükler dağıtarak bu oyunları oynamak epey zor olsa gerek. Hele çocukluğunda oyun nedir bilmemiş ve oyun üretmekte zorlanabilecek insanların oyun dünyasına girmesi de ayrı mesele. “Hayat güzeldir” filmindeki efsanevi baba karakteri gibi değiliz ki, Yahudi toplama kampında tanık olunan insanlık dışı olayları bile çocuğumuza bir oyundaymış gibi başarıyla aktaralım. Bu nedenle oyun konusunda kendisini eksik hissedenlerin kitaptaki önerileri destekleyebilecek ek okumalar yapmaları gerekebilir.
*Oyun Oynama Sanatı: Anne babalar için oyun becerileri - Alehta J. Solter - Doğan Kitap









