kitap yorumlarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap yorumlarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2023 Pazar

UFO anneden kızına sevgilerle

Kızım geçenlerde beni böyle resmetmiş. Neden beni dört ayaklı çizdiğini sorduğumda aldığım yanıt "Oyun oynuyorsun" oldu. Annemin yorumu ise bombaydı: "Her yere yetiştiğin için çok kollu yapmış!"

Doğru. Kızım için her yere çoğunlukla tek başıma yetişmeye çalışırken garip bir yaratığa dönüşmem olağan. Hatta kendimi bir UFO gibi hissediyorum diyebilirim. UFO'nun açılımı İngilizcede "tanımlanamayan uçan nesne" anlamına geldiğine göre ben de oradan oraya uçarken kendisini tanımlayamayan bir UFO anneyim adeta! Kâh hüzünlü, kâh ümitli. Kâh sisler içinde kaybolmuş, kâh gözünü ufuklara dikmiş.

Kızım dünyaya merhaba demeden çok önce ender görülen ses hastalığım için uzmandan uzmana uçuyordum; kızım doğup büyüdükten sonra ona konan birtakım teşhislerin ardından kızım için uçuyorum. Bu teşhislerden birisi DEHB (Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) oldu. Tek tesellim, benimki gibi nadir olmayışı. Anladım ki insan hastalandığında bile, acı yüklü de olsa bir gruba aidiyet duygusuna ihtiyaç duyuyor. Hastalığın yanı sıra tek başınalık, "bir benim mi başıma geldi bu?" sorusu yüreğinizi kemiriyor. 

DEHB'i ilkin önemsemedim. Belki kabullenmek istemedim. Ama gün be gün belirtiler üstüme gelip hayattan yıldırınca çağımız insanının çarçabuk bilgi edinme refleksiyle internetten okumalara başladım. Bu arayışın hengamesinde yoğrulurken bir kitaba rastladım. Kendisi de DEHB'li bir psikiyatr olan Gabor Maté'nin yazdığı "Dağınık Zihinler". 

Yazar da aynı dertten muzdarip olduğundan mıdır nedir, kitabın bendeki etkisi büyülü oldu. Zira bir DEHB'li olmakla o bireyin zihnini dışarıdan okumak aynı değil diye düşünüyorum. Onların ana-babalarının omzuna cesaret veren bir dokunuş da gerekiyor ayrıca. Çünkü şu anda bu satırları yazarken dahi gözlerimin dolmasına engel olamıyorum kızıma öfkelendiğim ve durumunu anlayamayıp ona haksızlık ettiğim anları aklıma getirdiğim için. O yüzden Gabor Maté'ye bu kitabı yazdığı için müteşekkirim. Bu nörolojik farklılığın ana-babaları topa tutarak değil; genetik, toplumsal, ekonomik, ailevi, vs. pek çok bileşenin bir araya gelmesiyle oluşabileceğini izah ettiği için de. DEHB için ilaç kullanımını kutsayan veya tamamen reddeden bir yaklaşımı benimsemediği için de. Aslına bakarsanız yazar öyle güzel bir yol çiziyor ki ilaç tedavisinden öte, burada alıntılayacağım birkaç satırdan ne olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır. (Gabor Maté'yi selamladıktan sonra iki kelâm da kızıma edeceğim.)

"Yetişkinle pozitif temasın sıcaklığı ve memnuniyeti genellikle çocuğun prefrontal korteksine dopamin sağlamada bir psikostimülan* kadar iyidir. Daha fazla güvenlik, daha az endişe ve daha fazla odaklanmış dikkat anlamına gelir. Her durumda sabit kalan görülmemiş faktör, çocuğun yaşamın ilk yıllarına kadar uzanan bilinçli olmayan bağlanma özlemidir. Bu ihtiyacın karşılandığı yerlerde DEB sorunları geri çekilmeye başlar." (s. 138)

"DEB'li bir çocuk, bakım veren ve duyarlı bebek arasındaki ilişkide bir aksama nedeniyle yaralanmıştır. Dikkat eksikliği bozukluğunda görülen tüm davranışlar ve zihinsel kalıplar yaranın dış belirtileri veya acısını hissetmeye karşı verimsiz savunmalardır. Eğer gelişim gerçekleşecekse, şimdi benliği daha fazla incinmekten korumak için tüketilen enerjinin büyüme için serbest olması gerekir. Kilit nokta bağlanma ilişkisini sağlamlaştırmaktır." (s. 155) 

"Ebeveynlerle olan ilişki, çocuğun zihinsel gelişiminin çiçek açması için gereken toprak, yağmur, güneş ve gölgedir." (s. 156)

Ve kitabın bitiş cümleleri:
Gabor Mate

Sevgili kızım,
Sanıyordum ki bugüne değin anneliğimi olağanüstü yaptım. Ancak yanılmak, biz insanların dünya yolculuğunda uğradığı kaçınılmaz duraklardan biri. Senin hassasiyetlerini, kırılganlığını ve öfkeni doğru okuyamamışım. Ama az önce bahsettiğim kitapta okuyup öğrendiğim bir çıkış yolum var: Senin gibi çocukların, çevrenin olumsuzluklarına karşı hassasiyetleri kadar olumlu değişikliklere de eşit derecede duyarlılığı varmış. Yani doktor Maté şunu demeye getiriyor: Seni savunmasız kılan, ışığının parladığı yerdir aynı zamanda! Niyazi Mısrî'nin dizelerini gel de hatırlama şimdi: "Dermân aradım derdime / Derdim bana dermân imiş"

Sen dertli, ben dertli... Fakat bu, dövünülecek bir durum değil; tam aksine, birbirimizin dertleriyle hemhâl olurken gidilecek nice taşlı yolları ve birbirimizden öğreneceğimiz nice güzellikleri keşfetmek demek. Yukarıda koyu puntoyla alıntıladığım cümleden ilhamla, senin görevin çiçek açmaksa benim görevim toprağın, yağmurun, güneşin ve gölgen olmak. Ara sıra delirirsek bunu gök gürültüsü ve şimşeğe bağlayabiliriz. Yeter ki ardından güneşin arkasına saklanmış muzip bir gökkuşağı gülümseyiversin! UFO'muza da biner, gökkuşağının üzerinden de uçarız evelallah!

*Psikostimülan: DEHB tedavisinde kullanılan uyarıcı ilaçların ortak adı

24 Mayıs 2022 Salı

Seninle Başlamadı veya Güneşin altında yeni bir şey yok

"İnsan en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır" sözünü duymuşsunuzdur. Ya hiç vakit geçirmediğimiz kişiler, hatta yüzünü dahi görmediğimiz ölüler de ortalamaya dahilse?

Mark Wolynn'in yazdığı "Seninle Başlamadı" bu olasılığı merkezine alan bir psikolojik kitap. Yazar Wolynn aynı zamanda bir terapist ve insanların yaşadığı psikolojik sorunların önemli bir bölümünün "kalıtsal aile travmaları"ndan kaynaklandığına işaret ediyor. Burada "kalıtsal" sözcüğü üzerinde bir kez daha düşünmenizi isterim; zira travma yalnızca kendi yaşadıklarımızdan ibaret değil. Atalarımızdan birilerinin yaşadığı travmanın onlarda bıraktığı tortular genetik miras olarak bize aktarılıyor. Yani bizden çok önce yaşamış ve dünyadan göçmüş bir akrabamızın yaşadığı travmanın hislerini, o olayı bugün yaşamışcasına hissetmemiz mümkün. Hatta daha da ilginci, o akrabamız olay anında hangi yaştaysa bizim de o yaşta aynı hislerle dolmamız rastlantı değil.

Pek çoğumuz; insanların maddi durumu, dış görünüşü, toplumsal konumu, mesleği gibi dışarıdan gözlemlenebilen olgularla onların yaşamını kestirebildiğimiz yanılgısına düşeriz. Örneğin, varlıklı ailelerin daima huzurlu olduğu düşünülür. Milyonların hayran hayran gözünü diktiği şöhretlerin bunalıma girmesi, hatta intihar etmesi garipsenir çoğu zaman. Zengin, başarılı ve ünlülere sanki "rahat batıyor"dur! Oysa rahat batıyor dediğimiz o insanlara belki de genleri batıyordur, ne dersiniz? 

Yazarın Jung'tan alıntıladığı üzere: "Bilinçli olmayan ne varsa kader olarak deneyimlenecektir". Bu noktada, bilinç dışını / bilinçaltını yalnızca bastırılan dürtüler ve kemikleşmiş alışkanlıklara hapsetmek Jung'un bahsettiği kaderi anlamlandırmamızı zorlayabilir. Bilinçaltımızın tohumları biz doğmadan atılır. Annemizin hamile kalmadan önceki yaşadıklarından geriye giderek onun annesi, anneannesi ve diğer atalarının yaşadıkları ile babamızın kendi yaşadığı ve atalarının yaşadıklarının bilgisi bizde birleşir ve kaderimizi tayin edebilir. Yetmezmiş gibi, atalarımız aile dışında birilerinin canına, malına, ırzına veya hakkına kastettiğinde, o kişiler de bizim sistemimize dahil olabilir ve bizi etkileyebilir. Hele göçlerin, savaşların ve çatışmaların sık olduğu coğrafyamızı düşünürsek... Anlayacağınız, bu dünyada kimseye rahat yok! Ve muhtemelen Tanrı, yüzyıllardır aynı şeylerin zincirleme süregeldiğini izledikçe eminim yukarıda çok sıkılıyordur. Zaten İncil'de adeta bunu özetleyen cümleler yok mudur: "Önce ne olduysa yine olacak / Önce ne yapıldıysa yine yapılacak / Güneşin altında yeni bir şey yok / Var mı kimsenin "Bak bu yeni!" diyebileceği bir şey" (Ecclesiastes/1). 

Her ne kadar güneşin altında aynı kaderler birbirine devredilip duruyor gibi görünse de, yazar bu kısır döngüyü kırmanın mümkün olduğunu öğretiyor. Buna ilişkin yapabileceğiniz alıştırmalar var. Yaşadığınız psikolojik sorunun kökenine ilişkin sorular, sorunla ilgili sizin kurduğunuz cümleler, ebeveynlerinize yönelik kullandığınız sıfatların deşifre edilmesi, aile ağacının çizilmesi gibi sorunun tespitine ilişkin alıştırmalara ek olarak mektup yazmak, yatağın üzerine fotoğraf koymak gibi iyileştirici uygulamalar da öneriliyor.

Bana göre kitabın tek açmazı, ailevi bilgilere ulaşılamazsa ne olacağı sorusuna net bir yanıt verilmemesi. Psikolojik sorunlar yaşayan bir kişi kimsesizse ya da ebeveynleri geçmişi hatırlamıyorsa veya saklıyorsa yahut savaş, katliam, doğal afet gibi olağanüstü durumlarda bilgiler yok olduysa… Yazar sanki bu soruyu boş bırakmış. (Bu tür zihinsel kazı çalışmalarında çeşitli bilinçaltı uygulamalar etkili olabilir ama bundan konu açılmamış)

Özetle, travmadan kaçış yok. Ancak acı, bizimle başlamadı. Bizden öncekilerin acılarını yüklenmiş olsak bile bizden sonrakilere aynı acıları aktarmamak mümkün. Biz iyileşirsek salt kendimizi değil, çocuklarımız ve torunlarımızı da iyileştirmiş oluruz. Ayrıca yazarın belirttiği gibi "...kalıtsal olarak devraldığımız veya doğrudan deneyimlediğimiz travmalar yalnızca sıkıntı mirasını oluşturmaz, aynı zamanda gelecek nesillerle paylaşılabilecek güç ve dayanıklılık mirası yaratır."

*Seninle Başlamadı - Mark Wolynn - Sola Unitas Yayınları

5 Aralık 2021 Pazar

Murakami'den "Sadece Müzik"

Kimi kitaplar vardır; okuruna tepeden bakar. Okurun cehaletini yüzüne vurur ve bir gram yararı dokunacaksa bile bunu adeta onu döverek yapar. Örneğin "gençler bilmez", "insanımız falanı okumamıştır", "toplum filandan habersizdir" gibi cümleler uçuşur böyle kitapların satırlarında. Bu cümlelerin benim zihnimdeki meali şudur: "Hadi yine iyisin; lütfedip seni cehaletinden kurtarıyorum. Bu kıyağımı unutma!" 

Kimi kitaplar ise kendi yatağında akıp giden gür ırmaklar gibidir. Orada sizi korkutan bir taşkınlığa yer yoktur. Bazen içeriğine tam hakim olamayabilirsiniz, akıp gidişine tanık olmakla yetinirsiniz. Fakat bu tanıklık bile sizde mutlaka iz bırakır. Onun akışına kulak verirken yine cehaletinizi hatırlarsınız; ama o bunu sizin başınıza kakmak amacıyla yazılmamıştır. 

Yazımın başlangıcından kolaylıkla tahmin edebileceğiniz gibi bana göre ikinci grupta yer alan bir kitaptan bahsedeceğim: Haruki Murakami'nin "Sadece Müzik" kitabı. 

Murakami'nin diğer yapıtlarından farklı olarak bu kitap uzun bir söyleşiden ibaret. Ünlü Japon orkestra şefi Seiji Ozawa ile Batı klasik müzik eserlerinin yorumlanması, orkestra şeflik deneyimleri ve gençlerle çalışma gibi konular üzerinde bir sohbet gerçekleştirmiş Murakami. Murakami, kitaplarında müziğe sıklıkla atıfta bulununca bu kitabın çıkması da şaşırtıcı olmasa gerek. Bence asıl şaşırtıcı olan, Murakami'nin klasik müziğe hakimiyeti. Müzikal anlamda teknik bilgisinin kısıtlı olduğunu belirtmesine karşın Ozawa gibi dünyaca ünlü bir şefle rahatlıkla sohbetini sürdürebiliyor ve hatta bazen onun fark etmediği ayrıntıları kendine has betimlemesiyle ifade ederek onu şaşırtabiliyor. Bunda Murakami'nin aynı besteleri defalarca ve farklı kayıtlardan dinlemesinin payı büyük. Ve belli ki bu dinleme, başka bir işle meşgulken fon müziğini duyma gibi arka planda kalan bir dinleme değil. Her tınısına dikkat kesilerek, tutkuyla dinleme. 

Ben bu kitabı elime aldığımda -itiraf edeyim- daha hafif bir içerik bekliyordum. Sözüm ona klasik müzik seviyorum, büyük besteciler ve onların birtakım eserleri belleğimde iyi kötü yer etmiş, araba kullanırken TRT radyo 3'ü takip ediyorum, Chopin’in bestelerini şehirlerarası yollardaki dinlenme tesislerinde çalan müziklerden rahatlıkla ayırabiliyorum… Daha ne olsun derken, söyleşiyi okumaya başlamamla afallamam bir oldu. Cehaletimin kibrini yere seren tanımadığım pek çok isim, yorum, teknik bilgi üstüme geldi; ancak garip bir hazla devam ediyordu okumam. Anlamadığım pek çok yer vardı kitapta; ama bir o kadar müzikle ilgili öğrendiklerim de oldu. Ünlü şeflerin yaklaşımları; bestecilerin bestelerini kağıda dökme biçimleri; Avrupa, Amerika ve Japon orkestraları ve seyircileri arasındaki farklar v.b... Örnek olarak şöyle bir ilginç bilgi aktarayım: İtalyan seyircisi müzisyenleri yuhalamakla ünlüymüş. Ozawa, Milano'da yuhalandığında Pavarotti onu "burada yuhalanmak demek müzik dünyasında en üst sıralara çıktığın anlamına gelir" diyerek onu teselli etmiş. 

Ayrıca orkestra şeflerinin ne denli önemli olduğunu yine bu kitabı okuyarak öğrendim. Özellikle Ozawa'nın şu cümleleri kitabı özetliyor gibi:

"Bizim işimiz orkestradan ses çıkartmaktır. Ben partisyonu okuyup zihnimde müziği bir araya getirir ve orkestradakilerle birlikte onu gerçek sese dönüştürürüm, bu süreçse içinde pek çok şeyi barındırır. İnsanlar arası ilişkiler kadar o müziğin neresinin vurgulanması gerektiği gibi müziksel kararlar almayı da içerir. Bazen genele odaklanarak müziğe bakarsın, bazen de bunun aksine detaylı kısımlara odaklanmak gerekir. Bu görevlerin hangisine daha çok ağırlık vereceğine de karar vermen gerekir. Tüm bu deneyimler bir şef olarak beni değiştirir." (ss. 178-179)

Yukarıdaki satırlar bana İngilizcede sevdiğim ve bazı öğretim metodolojisi kaynaklarında karşılaştığım bir sözcüğü anımsattı: orchestrate. Bu sözcük, hem orkestra için beste yapmak hem müzik dışında bir şeyi -sözgelimi bir kampanyayı- yürütmek, yönetmek, düzenlemek gibi bir anlamda kullanılabiliyor. Yani bir öğretmenin sınıf yönetiminden söz edilirken bu sözcüğe rahatlıkla başvurulabilir. Öğretmenin yönetiminden ne çıkıyor: kakofoni mi, senfoni mi? Ve Ozawa'nın belirttiği gibi şeflerin orkestra üyeleriyle geçinememe ihtimali her zaman mevcut. Tıpkı bir öğretmenin öğrencileriyle geçinememe ihtimalinin olduğu gibi. Ama en önemlisi Ozawa, genç müzisyenlerle çalışmanın ve onlara müzik öğretmenin kendisini nasıl geliştirdiğinin farkında. Evet, tıpkı öğrencilerinden feyzalan bir öğretmen gibi. 

Diyebilirim ki, "Sadece Müzik" sayesinde ilginç bir okuma deneyimim oldu. Sadece müziğe değil, kendi yaşamıma dair önceden üzerinde durmadığım ayrıntılarla karşılaştım bu akıcı söyleşide. Ve Murakami'nin mertebesine varacak kadar olamasam da, klasik müzik dinlerken biraz daha özenli ve dikkatliyim artık. 

* Sadece Müzik - Haruki Murakami Seiji Ozawa - Doğan Kitap

4 Şubat 2021 Perşembe

Her eğitimcinin ve öğrencinin okuması gereken bir kitap: İrade Terbiyesi

Yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Toplumsal hastalıklarımızı incelersek temel olarak bundan başka, bundan önemli bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı bir şekilde tedavi etmektir. Milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır.

 ATATÜRK

Jules Payot'nun "İrade Terbiyesi" adlı eserini okurken Atatürk'ün yukarıdaki sözleri kulağımda çınladı durdu diyebilirim. Jules Payot da tıpkı Atatürk gibi tembelliği bir hastalık olarak görüyor ve kitabında bu hastalığa şifa olabilecek bir reçete sunuyor. Hatta tembelliğe öylesine hücum ediyor ki, adeta okura disiplin altında bir asker gibi davranması gerektiğini hissettiriyor. Aslında bu disiplinin asker disiplininden daha kalıcı olması onun bir otoritenin zoruyla değil; içimizden gelen bir itkiyle oluşması. Ve bu özenle oluşturulmuş itkiyi çevresel dikkat dağıtıcılar hiçbir surette bertaraf edemiyor.

Payot, irade terbiyesi sürecini "kendinin efendisi olma", "kendini fethetme", "özgürleşme" gibi ifadelerle tanımlıyor. Bu sürecin adımlarını anlatmaya başlamadan önce bazı düşünürlerin karakterin değiştirilemezliği üzerine kafa karıştırabilecek düşüncelerini çürütmeye girişiyor. Diyor ki: "Bir karakter, yarım saatliğine de olsa kökten değişebiliyorsa hiç değişmez değildir ve bu değişimin gitgide sıklaşacağına dair umut beslenebilir." Tam bu noktada duyguları işe koşmamız gerektiği ortaya çıkıyor. Duyguların irade üzerindeki etkisine ilişkin ilginç örnekler veriyor Payot. İşte size onlardan biri:

 
Duyguların anlık da olsa etkisi bu denli yoğunsa üzerimizde, onlardan sürekli nasıl yararlanılabilir sorusunun yanıtı ise "DERİN DÜŞÜNME" uygulamasından geçiyor. Derin düşünme tekniği, otohipnoz (self-hipnoz) veya çalışma motivasyonunu uyandırmaya yönelik bir meditasyon olarak da adlandırılabilir. Yani kendi kendini duygusal olarak çalışmaya hazırlama. Kendinize her gün 10-15 dakika ayırıp sessizlik içerisinde düzenli çalışmanın size getireceği ödülleri gözünüzde canlandıracaksınız. Canlandırırken beş duyunuzu işin içine katarak. Örneğin, ders çalışmak istiyorsunuz ve mantığınız bunun size yararlı olacağını tereddütsüz söylüyor; gelgelelim masanın başına geçip ders kitabınızın kapağını açasınız yok. Derin düşünme sırasında ders çalışmanın size kazandıracağı ödülleri bir bir gözünüzün önünden geçireceksiniz. Sözgelimi üniversite öğrencisisiniz ve düzenli ders çalıştıkça notlarınızın tırmanışa geçtiğinin, hocalarınızın sizi örnek gösterdiğinin, ailenizin sizden gururla bahsettiğinin ve arkadaşlarınızın size nasıl gıpta ettiğinin görüntü ve seslerini en ince ayrıntısına kadar bir film senaryosu yazıyormuşçasına tasarlayın ve filminizi izlemeye başlayın. Mümkünse bu filme koku, tat ve dokunma duyularını da ekleyin ki büyüsü katlanarak artsın. Çok başarılı oldunuz, bölümünüzü birincilikle bitirdiniz, kutlama yaptınız. Belki çiçek aldınız ve onun kokusunu duydunuz. Veya sevdiğiniz bir arkadaşınız size sarılırken parfüm kokusu geldi burnunuza... Tatlılar yendi, içecekler içildi. Buz gibi bardaklara dokundunuz. İnsanlarla tokalaştınız. Mutluluk ve gururdan içiniz kıpır kıpır oldu, kalp atışınızı göğüs kafesinizde hissettiniz... Ya da tam tersi bir film çekebilirsiniz. Ders çalışmadınız, her gün internette zaman öldürdünüz, koltuğunuza oturdukça oraya zamkla yapıştınız adeta ve gece geç yattığınız için sabah uyanasınız gelmedi. Dersleri kaçırdınız. Notlarınız gittikçe düşüyor... Herkesin rahatlıkla geçtiği derslerden siz kaldınız. Aileniz sizden ümidi kesmiş... Bu felaket senaryosunu bir önceki zıt örnekte olduğu gibi beş duyunun da yardımıyla abarttıkça abartın ki Payot'nun deyimiyle "tiksinti" oluşsun içinizdeki tembele karşı:

"Kendinin efendisi olmayı başarmanın en etkili yolu, ruhta coşkulu beğeniler ve şiddetli tiksintiler uyandırmaktır. Bu nedenle öğrenci, basit ve tanıdık düşünceler sayesinde kendine çalışmayı sevdirmenin ve kolay, işe yaramaz, aptal, aylak hayattan nefret etmenin yollarını arayacaktır."

Payot, bu derin düşünme sürecini düşünceleri damla damla damıtarak bal elde etmeye benzetiyor. Fakat sizin de tahmin edebileceğiniz gibi yalnızca hayal gücüne yaslanarak başarı gelmez. Bize çalışma şevki versin diye hayal kuruyoruz. Derin düşünmeyi her gün uygulamaya devam ederken bal elde etmek için arı kadar çalışkan olmayı dert etmeliyiz. Çalışkan olmanın ipuçlarını şahane metaforlar ve anekdotların ışığında bir bir sıralıyor Payot. Aşağıya kendimce önemli bulduğum noktaları maddeliyorum:

1. Payot'nun kullandığı anahtar kavramlardan biri ALIŞKANLIK. Alışkanlığa dönüşesiye dek küçük ama devamlı adımlar atmalıyız. Bugün bize basit ama sıkıcı görünen bir görevi tamamladığımızda, örneğin bir sayfayı okuduğumuzda o günkü görevimizi tamamlamanın rahatlığına kavuşuruz. Bu eylemi her gün düzenli yaptığınızı düşünün. Her gün bir özveride bulunuyorsunuz ve bu küçük başarılar birikerek büyük başarıları besliyor.

2. Hiçbir çabayı ve başarıyı küçümsememeliyiz. 

3. Sabırlı olmalıyız. Payot'nun da altını çizdiği gibi:

"...her gün az da olsa bir şey elde etmek yeterlidir çünkü en yavaş hızda bile gidilse belli bir yol alınır. Entelektüel çalışma için önemli olan, yalnız düzen değil, aynı zamanda sürekliliktir. Deha, sadece uzun bir sabırdır deniyor. Tüm büyük işler, devamlı sabır gösterilerek başarılmıştır."

4. Hiçbir zaman boş kalmamalıyız. Boş kaldığımızda yarım kalan işlerimiz bize suçluluk hissettiriyorsa bu histen derhal faydalanmalı ve o işleri tamamlamalıyız.

5. Kendimize katı bir çalışma programı hazırlamaktan kaçınmalıyız. Payot, insanın tembelliğine bahaneler üretmekteki becerisini çok iyi bildiği için katı programlara uyulmayacağından emin. O nedenle, çalışmak için belli bir saat yoktur; tüm saatler uygundur diyor. Ona göre önemli olan; aktif olmak, sabah yataktan çevik bir şekilde kalkmak, kararsızlığın ve endişelerin zihnimize sızmasına izin vermeden çalışmak, gücümüzün tükendiğini hissettiğimiz anda yürüyüşe çıkmak, bize çalışma zevki veren arkadaşlarımızla sohbet etmek veya en azından odamızı havalandırmak gerekiyor.

6. Ertelememeliyiz. Dikkatin dağılması, oyalanması, eğlenmesi için fırsat vermeden zihni çalışmaya itmeliyiz ve kendimizi çalışma masasının önünde bulmalıyız. Yapılması gereken bir görevi yerine getirmeden asla uykuya dalmamalıyız.

7. Her dakikanın hakkını vermeliyiz. Zaman elimizdeki en değerli varlığımız olduğuna göre onun her anından yararlanmalıyız. Burada Payot, öğle yemeği tam vaktinde hazır olmadığı için on beş dakikalık bekleme süreleri içinde kitap yazan bir yazarı örnek veriyor.

8. Muğlak ve genel hedefler yerine daha açık ve gerçekleştirilebilir görevler belirlemeli ve başlanan bu görevleri bitirmeden masadan kalkmamalıyız. Daha açıklayıcı olması için Payot'dan olduğu gibi alıntılıyorum:

"Asla genel bir hedef belirlenmemelidir. Asla, "Yarın çalışacağım" denmemelidir. Hatta "Yarın Kant'ın ahlak anlayışını çalışacağım." da denmemelidir. Her zaman açık ve özel bir görev belirlemek gerekir. "Yarın kararlı bir şekilde çalışmaya başlayacağım ve başlangıç olarak, Kant'ın Pratik Akıl'ını okumaya başlayacağım. Ya da fizyolojinin şu bölümünü çalışacağım ve özetleyeceğim." denmelidir."

9. Aynı anda tek iş yapmalıyız. Zira ilerleyen bir işin yarattığı sevinci yaşamak varken birden fazla tamamlanamayan işe daldığımızda huzursuzluk, kaygı gibi olumsuz duygularla dolarız. Bu duygular da doğal olarak enerjimizi düşürür.

10. Kitapta olmayan son maddeyi ben ekliyorum: İrade Terbiyesi'ni okumalıyız.

Okumalıyız çünkü bu kitap bize, çalışmanın başkalarından işitilecek vaazlarla değil, sonuçlarının getirdiği hazlarla anlam kazanan bir erdem olduğunu hatırlatıyor. Okumalıyız çünkü çalışmakla ilgili kafalardaki basmakalıp düşünceyi yıkıyor Payot:

"... bu çalışma kelimesi masaya yaslanmış, oturan bir öğrenci heykeli imajı çağrıştırmamalıdır. Yürürken okunabilir, gezinerek düşünülebilir, üretilebilir. Bu; en iyi, en az yorucu ve keşiflerde en verimli olan yöntemdir. Yürüyüş, zihnî malzemelerin benimsenmesini, özümsenmesini ve bunların uygulanmasını tek başına kolaylaştırır."

Çalışmaya kendimizi hazır kılmanın yöntemlerini ayrıntısıyla anlattıktan sonra Payot, kitabın bir sonraki bölümünde çalışma azmimizi kıracak düşmanlarla baş etme yollarını gösteriyor. Bu düşmanlar: muğlak duygusallık ve şehvet, tembel arkadaşlar ve tembel safsataları. İrade Terbiyesi 1909 yılında yayımlandığına göre aradan bir yüzyılı aşkın zaman geçmiş ve Payot'nun saydığı düşmanların hepsini içinde barındıran ama hepsinden kat be kat güçlü bir düşman cebimize kadar girdi artık. Evet, internet. Akıllıca kullanıldığında bir bilgi ve kolaylık deryası, ama bağımlısı olunduğunda sizi boğacak bir derya bu. Hele yapay zekanın sunduğu hazlarla bu denli iç içeyken boğulmamak ne mümkün! Bin türlü sosyal paylaşım mecrası, alışveriş siteleri, oyun, pornografi, çevrimiçi kumar ile değil saatler ve günler, yıllar öldürülüyor. Daha da kötüsü, internet bağımlılığının beyinde bıraktığı hasarın kalıcı olduğu araştırmalarla doğrulanıyor. Alkol ve uyuşturucu bağımlılarının girdiği çapta bir bataklığa bazen kendi ellerimizle çocuklarımızı itiyoruz. Z kuşağı zekidir deniyor, doğruluk payı vardır elbet; ama pohpohlamanın ötesinde onlara Payot'nun kitabındaki gibi uyarılar ulaşmalı ki, zekâlarından toplum faydalansın. Hatta ulusal eğitim politikamız çalışmanın hazlarını öğrencilerimize aşılamak üzerine yürütülmeli ki, yazımın başında alıntıladığım Atatürk'ün sözündeki servet, refah ve mutluluğu toplumun tüm tabakalarına yayılacak şekilde inşa edebilelim.

İrade de zekâ gibi muhteşem bir güç. İradenin zekâya üstün gelen tarafı şu ki; ancak irade güçlendirildiğinde zekâ harika işler başarabiliyor. Payot'nun önerileriyle bu neden gerçekleşmesin? Denemesi bedava. Bütün işlerinizi aksatacak derecede internet bağımlılığınız varsa mutlaka profesyonel destek almak gerekir. Ama törpülemeniz gereken ve sizi ulaşmak istediğiniz başarıdan alıkoyan bir yanlış alışkanlığa sahipseniz ve onun getirdiği miskinlik sizi ele geçirdiyse kendinizi mutlaka o huydan tiksindirip üzerinizdeki ataleti silkeleyerek yolculuğunuza başlamalısınız.

 * İrade Terbiyesi - Jules Payot - Karbon Kitaplar

16 Eylül 2020 Çarşamba

Salgın günlerinde öykülerden şifa devşirmek

Dünyaya gelen her insanın bir hikayesi olduğu söylenir ya; ben daha çok başkalarının hikayelerine maruz kalarak ömrümüzün geçtiğini düşünmüşümdür. Kutsal kitaplardaki kıssalardan halk hikayelerine, mitolojiden film senaryolarına, masallardan biyografilere, fıkralardan anılara kadar genişleyen bir yelpazeden herkes kendi beğenisine göre hikayeler dinliyor, okuyor ve başkalarına anlatıyor. Aslında “hayat hikayesi” denen kavrama da, maruz kalınan hikayelerin zihnin katmanlarında iç içe geçerek kişinin kendi hayatında atacağı adımların yolunu hazırlamasıdır desek yanılmış olmayız. Anne-babalarımızdan,  aile büyüklerimizden, öğretmenlerimizden, arkadaşlarımızdan, politikacılardan, şehirlerarası bir yolculukta yanımıza oturan bir yolcudan dinlediğimiz öyküleri ve bunların bıraktığı yığınla olumlu ve olumsuz izleri düşünün. 

Benim için öyküleri vazgeçilmez kılan etkilerinden biri şifa dağıtmalarıdır. Öykülerdeki şifa binbir renge bürünür: Güldürerek, kötülerin cezalandırılmasıyla oh çektirerek, ibret aldırarak, dürtülerin boşaltımını sağlayarak, empati kurma alışkanlığını kazandırarak, vs. Yaşam yolculuğumun dönemeçlerinde öyküler, şifalı birer sığınak olmuştur hep. Son zamanlarda peş peşe okuduğum iki kitap da buraya not düşmeye değer. Özellikle yeniden gelebilecek bir karantina sürecinde can sıkıntısına da şifa bu iki kitabı aklınızın bir köşesinde tutun.

Decameron
1348 yılında Avrupa’daki büyük veba salgını, İtalyan yazar Boccaccio’yu “on günün kitabı” anlamına gelen Decameron adlı yapıtındaki 100 öyküyü yazmaya itiyor. Yedi kadın ve üç erkek salgından kaçıp cennet gibi bir doğada bir araya geliyor ve hafta sonları hariç on gün boyunca her öğleden sonra birbirlerine sırayla öyküler anlatıyorlar. Her günü içlerinden seçtikleri kral veya kraliçe yönetiyor. Öykü anlatımından sonra şarkılar, danslar ve tadına doyulmaz yemekler ve içkilerle gün tamamlanıyor. 

Boccaccio, önsözünde kitabıyla seven kadınların acılarını hafifletmeyi amaçladığını belirtiyor. Öyküler, genel itibariyle kadın-erkek ilişkileri üzerine hafifmeşrep havada ve yer yer erotik komedi hattında görünse de, sağlam toplumsal eleştirilerin gümbür gümbür gelişi duyuluyor. Çarpık ahlak anlayışı, din adamlarının  değişmez ikiyüzlülüğü, insanların mistik anlatılara olan gülünç derecede boş inançları da mutlaka yerden yere vuruluyor ve dostluk, cesaret, asalet, hazırcevaplılık gibi erdemler yüceltiliyor. 

Kadın-erkek ilişkileri demişken, Boccaccio’nun öykü anlatıcıları, bazı öykülerin sonunda ilginç bir temennide bulunuyorlar. Anlatılan öykünün sonunda kadın ve erkeğin birbirlerini cinsel anlamda mutlu ettiğinden bahsedildiyse, şöyle dualar etmekten kendilerini alamıyorlar: “Tanrı bize de böyle tatlar bağışlasın”, “Tanrı bu zevki bizden esirgemesin” gibi. Bir erkek, kadınını mutlu edemezse kadının onu aldatmasını da hak görüyor Boccaccio; “doğa yasaları” böyle emrettiği için. Örneğin bir öyküsünde yaşlı bir adamla evlendirilen genç bir kadının eşini aldatmasına ilişkin satırları okurken, Boccaccio’dan bir asır önce başka bir coğrafyada buna benzer bir hikaye anlatmış Sadi-i Şirazi’nin “Gülistan”daki dizeleri aklımda uçuşuvermişti:

Tatmin olmazsa kadın erkeğinden,
Çok gümbürtü çıkar onun evinden.
Kalkamazsa bastonuyla ihtiyar yerinden, 
Aleti nasıl dikilir acep yerinden?

Farklı ülkelerde farklı zamanlarda anlatılmış bu hikayeler, hep aynı hakikati işaret ediyor: İlişkilerde denge ve uyumun olması gerekliliği. Hem tensel, hem ruhsal anlamda bu eksik kalınca -özellikle kadın açısından- yollar hep aynı çıkmaz sokağa çıkıyor. Hem Boccaccio’da, hem Sadi’de kadının ilişkinin rotasını belirleyici olduğunu görüyoruz. Özellikle Boccaccio’nun onu eleştirenlere yanıt verdiği satırlarında biz kadınlara tatlı tatlı laf atışını burada alıntılamak isterim:



Boccaccio’nun yukarıdaki satırlarını o karşımdaymış da sesini duymuş gibi okudum diyebilirim. Okudum ve mest olmuş, mırıl mırıl bir kediye döndüm. (Bunda Oğlak Yayınları’ndan çıkmış kitabın çevirmeni Rekin Teksoy’un yetkin çevirisinin payı büyük. 900 sayfayı aşkın kitap kusursuz akıyor. Rekin Teksoy, tertemiz bir Türkçeyle okurunu karşılıyor ve her öykünün başında ilginç bilgiler içeren dipnotlardan mahrum bırakmıyor.) Zamanda bir yolculuk yapıp Boccaccio’yu karşıma alabilseydim teşekkür mahiyetinde ben de ona bizim toprakların hikayelerinden anlatırdım. Şöyle seslenirdim ona: Kadınların aziz dostu Giovanni Boccaccio! “Kalemin gücü, kullanmasını bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır” demişsin madem, gel de sana bizim ellerdeki kalem erbabının, söz ustalarının güçlü sesini duyurayım. Hep Floransa’da gezinecek değilsin ya!

*Decameron - Boccaccio - Oğlak Yayınları

Kurtlarla Koşan Kadınlar
Eğer öykü tohumsa, biz onun toprağıyız” diyor Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın yazarı Clarissa Estés. Bir psikanalist ve terapist olarak kadim masalların semboller yoluyla kadınların bilinçaltına ektiği tohumların izini sürüyor ve birbirinden farklı topraklardaki masalların aslında dünyadaki tüm kadınların şifası olduğunu gösteriyor. Ve bu masallar aracılığıyla kadınların "vahşi" yönüne, yani yaratıcı gücüne sesleniyor Estés. Onları bir kurda benzeterek yapıyor bunu:

"Sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir. Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir. Ancak vahşi doğadan ayrılmak kadının kişiliğinin zayıflamasına, bir hortlak ve hayalet halini almasına yol açar. Postu kolay deldiren, çelimsiz, sıçrayamayan, avlanamayan, doğuramayan, bir hayat yaratma yeteneğinden yoksun biri olmak için burada değiliz. Kadınların hayatı durağanlık içindeyken ya da can sıkıntısıyla dolu olduğunda, bu her zaman için Vahşi Kadın'ın ortaya çıkma zamanının geldiğini gösterir; ruhun yaratıcı işlevinin deltayı doldurmasının zamanıdır."

Adından da anlaşılacağı üzere, kitap boyunca kurtlar eşlik ediyor okura. Kurtların soluğunu ensenizde hissediyorsunuz. Satır aralarında kurtların yavrularını nasıl hayata hazırladığını, sürülerini nasıl organize ettiklerini, devinimlerini gözlerken, yazar kitabın her bölümünde başka bir masal anlatıyor. İşin asıl heyecan verici kısmı ise masal bitiminde başlıyor. Yazar her bir masalı karakterleri, olay örgüsü, sembolleri, ruhbilimsel ve toplumsal göndermeleri açısından didik didik ediyor. Masalları öyle bir süzgeçten geçiriyor ki, bundan sonra hiçbir masalı eskisi gibi okumayacağınıza kanaat getiriyorsunuz. Çocukluktan beri masalların işlevinin uyutmak olduğu zannedilirken bu kitapta uyandırmak olduğunu görüyorsunuz. Her kadının içindeki vahşi kurdu hatırlatan; seven, çalışan, üreten, yaratan, yılmayan, doğasıyla barışık kadını uyandıran bir kitap bu.

Psikanalize aşinaysanız, Jung'un adını işittiyseniz, kadınların bağımsızlaşması ve bireyleşmesi yolundaki konular ilginizi çekiyorsa doğru yerdesiniz. Her masal çözümlemesinde derin bir soluk alıp kendi hayatınıza bakmanın zamanıdır. Çıkacağınız yolculuklara yüreklendiren, yaralarınızı saran, dostça bir sesin şiirsel selamıdır her cümle. 

Sizin kurdunuz hangi masalsı alemde geziniyor?

*Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler - Clarissa Estés - Ayrıntı Yayınları

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Acaba var mısın?

Bir roman okudum; onu nereye koyacağımı bilemiyorum. Bir roman ki, ney sesi eşliğinde okuru her bölümünde farklı bir âleme yolculuk ettiriyor. Kaç karakter var; inanın ondan bile emin değilim. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin A'mâk-ı Hayal (Hayalin Derinlikleri) kitabıdır bahsettiğim. 

Kitap uzun süredir varlık-yokluk ve insanın dünyaya geliş sebebi üzerine düşünmüş ve hakikat arayışında olan Raci'nin düşsel maceralarını anlatıyor. Raci uykuya yatarak atıldığı her macerasında aslında ölmeden öldürüyor kendini. Hakikate bir nebze olsun varmak için. Bu maceralarda ona bir dost eşlik ediyor: Aynalı Baba. Raci, Aynalı Baba'nın neyini üflediği an kendinden geçiyor ve her kendinden geçişte başka başka mekanlarda bambaşka kahramanlarla etrafı çevriliyor. Bazen Buda'nın huzuruna kabul ediliyor, bazen Zerdüşt'ün. Kimi zaman anka kuşunun konforlu kanatları arasında galakside seyahat ediyor, kimi zaman asilzade bir karıncaya dönüşüp semiz bir karafatma buduyla kahvaltısını ediyor. Bir bölümde arif olarak kabul görenlerin meclisinde gayet bilimsel görünüşlü laf salatasına kahkahayı koparıveriyor Raci, bir diğer bölümde bir türlü cevaplayamadığı soruların cevabını Delilik Vadisi'nde ikamet eden delilerin iki dudağının arasında buluyor. Ve daha nice serüven... İşte bu yüzden karakterleri sayamıyorum. Hem çokluğundan, hem tekliğinden. Zira kitap vahdet-i vücud (varlıkta birlik; yaratanla yaratılanın bir olduğu düşüncesi) üzere yazılmış. Mesela Aynalı Baba da Raci'nin bir parçası olabilir; neden olmasın? Raci'nin uyurken gördüğü her şeyden haberdar. Üstelik kıyafetinde çokça ayna taşıyor; yani ayna tutuyor Raci'ye! Ayrıca Raci'nin maceralarında savaştığı fantastik karakterler Raci'den bağımsız değil; insanın bilinçaltının kovuklarına yuvalanmış canavarlardır: Nefs-i emmare (İlkel dürtülerin giderilmesini ve kötülüğü emreden en alt nefis mertebesi), nifak, sabırsızlık, vs... Yani Raci uzak diyarlara gitse dahi yine kendisine yolculuk etmiş oluyor. Bu yolculuklara eşlik eden birçok dini motif; felsefi tartışma; gazel; deyiş ve metafor, alegori, ironi gibi sayısız söz sanatı da kitabın incelenmesi gereken ayrı bir boyutu. 

Bunların yanı sıra delilik ve velilik kitapta o kadar iç içe geçmiştir ki, "Dem bu dem!" diyen bir deli, yozlaştırılmış bir carpe diem anlayışıyla vur patlasın çal oynasın demeye getiren hazcı ve dünyevi bir deli değildir asla. Sen şimdi var olduğunu sansan da her an yok olabilirsin, belki de yoksun diye hatırlatan bir velidir. Örneğin, Raci'yle bir delinin diyaloğunda olduğu gibi:

"Yaşlı deli genç deliye diyordu ki:
"- Bu alemde her ne varsa benim sıfatımdır. Ben olmasam bir şey olmazdı. Ben hep'im yahut hiç'im. Ben hiç'im yahut hep. Zaten hiç ile hep tek gözlü, tek şeydir. Lakin cahil kalabalıklar bir şeyi iki adla anıyorlar! ..." 
Konuşmanın geleceği de buna kıyas edilsin. Hayret içinde kaldım. İstemeden söze karıştım:
"- Acaip! Var'la yok, eşit olur mu? Mesela ben şimdi var'ım. Yarın yok olacağım. Bu iki durum arasında fark yok mu?" dedim. Deli başını çevirdi. Kahkahayı kopardı:
"- Vay! Sen var'sın ha!" dedi. "Acaba var'mısın?"

Bu diyalogdan hareketle biz de özümüze soralım: 
Gerçekten var mısın soluk alıp verdiğin her saniye kendi yok oluşuna doğru yol alan? Hele aczimizin Korona virüs vesilesiyle yüzümüze çarpıldığı şu günlerde gerçekten var mısın? Hani nerede seni kurtaracak, diğer insanlardan seni daha üstün bir yere koyacağını vehmettiğin kibrin, azametin, şanın, şöhretin? 

Aynalı Baba, Raci'yle tanıştığında Raci'nin ismiyle ilgili şunları söyler:
"İnsanlığın ismini gasbetmişsin, nurum. İnsanoğlu o kadar aciz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını rica ile devam ettirir. Raci demek insan demektir."

İşte biz tam da bugünlerde her zamankinden daha fazla raci, daha fazla ricacıyız. Bilim insanları aşı bulsun da insanlığı kurtarsın, doktorlar ve hemşireler hastalarımızı iyileştirsin, çiftçiler bizi aç bırakmasın diye ricacıyız. Birbirimize hastalık bulaşmaması için sokağa çıkmayalım, temasa geçmeyelim diye birbirimizden ricacıyız. Varlığımız hep birilerinin varlığına minnetle ricayla bağlıysa ve dua edip beklemekteysek şu soruyu soralım: Acaba ne kadar varız veya ne kadar yokuz?

Tasavvufa, felsefeye ilgi duyan, varoluş ve hakikat üzerine kafa yoran herkesin A'mâk-ı Hayal'de kendine yeni düşünme ve düş kurma vahaları bulabileceğine inanıyorum. Bu renkli ve sürükleyici kitabın insana sorular sordurarak kendisiyle yüzleştirmesi, belki de en kıymetli yanıdır. Yazarımızın da yazdığı gibi "İnsanların gözü hakikatleri görmekte arpacık soğanı kıymet ve nispetindedir".

30 Nisan 2020 Perşembe

Meyvesi çok bir ağaç: Kemal Tahir

Kemal Tahir'in "Esir Şehir Üçlemesi"ni okuyalı bir hayli zaman geçmişti ama üzerine yazmak karantina günlerine nasip oldu. Kemal Tahir'le ilk Yorgun Savaşçı'da tanıştım. Diyaloglar, sürükleyici olay örgüsü, betimlemeler, karakter zenginliği, insanı ezberleriyle yüzleştirmesi gibi daha pek çok açıdan zihnimin kütüphanesinde bambaşka bir yere oturtmuştum onu. Arada okuduğum birkaç kitabından sonra uzun süre elime almamıştım bir Kemal Tahir eserini. Esir Şehir Üçlemesi'ne başlayınca onun satırlarında onun karakterleriyle nefes alıp vermeyi ne denli özlediğimi fark ettim. Uzun süre görüşülmemiş fakat yıllar sonra rastlanan bir dostla sohbet edildiğinde vaktin nasıl geçtiğini anlamamak gibi...

Başlıkta da yazdığım gibi Kemal Tahir çokça meyve vermiş bir ağaç. O yüzden yaşarken taşlanmaktan kurtulamamış. Sol görüşlerini bu toprakların tarihi ve devlet gelenekleriyle besleyince solcular mahallelerinden kovmuşlar onu. Öte yandan devlet, sen solcusun diyerek onu zindana atmış. İslamcı-muhafazakar tayfa ise işine geldiği ölçüde görüşlerine başvurmaya tenezzül etmiş. Kısacası, ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabilmiş; ancak onun şuna buna yaranmak gibi bir derdi olmamış hiçbir zaman. Bunun bedelini ağır ödemiş olsa da. İşte bu yüzden Kemal Tahir kaleminin namusuyla yaşamış, bağımsız bir yazardır diyebiliriz.

Oğuz Atay 'Günlük'te Batı diye tutturan ve onların kalıplarıyla kendimizi anlamaya çalışırken çuvallayanlara karşılık, Kemal Tahir'de Batı'nın anlaşılmaz bulabileceği kendi insanımızın davranış ve duygularını gördüğünü söyler. Belki de Kemal Tahir'i edebiyatımız ve insanımız için yararlı kılan en önemli neden budur. Tarihsel gerçeklikle bağı sıkı tutarak bu topraklarda olup bitenleri ne göklere çıkarma, ne tamamen alaşağı etme, Kemal Tahir'in alametifarikasıdır. Hem kötülerle hesaplaşan, hem iyilerin hakkını verendir Kemal Tahir. Bazen rahatsız da edebiliyor yazdıkları, örneğin Atatürk'e haksızlık ettiğini düşündürtüyor insana. Ama her bağımsız yazarın biraz rahatsız edici olması hakkı teslim edilmelidir. Görüşlerine katılmasanız da, sizi görüşlerinizin doğru olup olmadığını sınamaya ve o konuda daha fazla okumaya iter. Demek bir eksiğiniz var ki, yazar sizi köşeye sıkıştırdı ve kendinizi ikna edemediniz. (Buna etkileyici örnekler olarak Yol Ayrımı başlığının altındaki alıntılar ve özellikle yazının sonundaki Lozan Barış Anlaşması’yla ilgili sayfa fotoğraflarını eklediğim monolog var.)

Gelelim Esir Şehir Üçlemesi'ne... Birinci kitap olan Esir Şehrin İnsanları'nın adı daha sık anılır ve bu kitap daha çok okunur olmasına rağmen takip eden diğer iki kitap da muhakkak okunmalı. Eser, baş karakter Kamil bey ve ailesi üzerinden gidiyor. Kamil bey, Batıda eğitim almış bir paşa oğludur, birkaç Batı dilini ana dili gibi konuşur ve kendi ailesi gibi varlıklı bir ailenin kızına eş olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılış sürecinde tuzu kuru diye nitelendirilebilecek bir karakterdir. Ancak bu rahat hayatı elinin tersiyle itip Anadolu hareketine destek olmaya karar vermesiyle hayatındaki tüm dengeler alt üst oluyor. Hapse atılma noktasına varıncaya dek. 

Hapiste yaşadıklarını da ikinci kitapta, yani Esir Şehrin Mahpusu'nda okuyoruz. Hapisteki diyaloglarda dikkati çeken o kadar ilginç küfürler, dönemin kabadayı jargonu sayılabilecek kelimeler var ki, bu dil zenginliği bir kaynağını da Kemal Tahir'in hapishane tecrübesinden alıyordur muhtemelen. Kitap tamamen hapiste geçiyor ve dışarıda ne olup bittiğini Kamil bey'in ziyaretçilerinden, gazetelerden ve Kamil bey'in koğuş ağasına attığı yumruk vesilesiyle tanıştığı Binbaşı Arif'le ettiği sohbetler vasıtasıyla öğreniyoruz. Mekan ve karakterler hapishaneyle sınırlı tutulduğundan ve dolayısıyla okur olarak zihnimiz başka konu, kişi ve mekanlara dağılmadığından aydın-halk yabancılaşmasını gayet net görebiliyoruz burada.

Üçlemenin son kitabı olan Yol Ayrımı'nda ise Kamil beyin hapisten çıkmasını, Kurtuluş Savaşı'nın sonuçlanmasını ve sonrasında Cumhuriyet'in ilan edilmesini beklerken zamansal bir sıçrama yaşayarak Cumhuriyet'in çoktan ilan edilip Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulduğu yıllara gidiyoruz. Bu kitapta, Kuvayımilliye destanını yazmış kahramanların yeni fırkanın halkta yarattığı heyecan dalgası karşısında yaşadığı şaşkınlığa ve fırka taraftarları ve karşıtları arasındaki fikir ayrılıklarına şahit oluyoruz. Bu arada Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı okumuşlara küçük bir sürprizi var. Yorgun Savaşçı'nın ana karakteri topçu yüzbaşı Cehennem Cemil de bu Kuvayımilliye kahramanları arasında romanda yerini alıyor. İlk iki kitaptan çok daha farklı karakterler var burada ve ilginçtir ki Kamil Bey ve ailesi bu kitapta ikinci plana atılmış. Hatta ilk kitapta Kamil beyin hayatının akışını değiştirecek derecede öneme sahip olan karakterler Nedime hanım ve eşi İhsan buhar olup uçmuş sanki. 

Yukarıda özetin özeti olarak yazdıklarımın yanı sıra şunu da mutlaka belirtmeliyim: Kemal Tahir karakterlerinin insan ilişkileri, iç konuşmaları ve psikolojik çözümlemeleri bu üç kitaba da damgasını vuruyor. Her zaman şunu düşünmüşümdür; güçlü romancıların gözlem derinliğini değme psikoloji kitaplarında bulamazsınız. Varsayalım yoğun şekilde psikoloji okudunuz ve teorik anlamda insanları tanıdığınızı düşünüyorsunuz. Pratiği neyle besleyebilirsiniz yaşarken karşılaşacağınız insan sayısı da sınırlı olduğuna göre? Hele bizimki gibi binbir suyun döküldüğü bu coğrafyada...

Aşağıda okuyacaklarınız, hangi birini buraya yazsam diye zorlanarak seçtiğim alıntılardır. Siz okuduysanız hangi satırların altını çizdiniz? İyi okumalar...

ESİR ŞEHRİN İNSANLARI
"Araplar mezhep kurucusudurlar. Biz Türkler, tarikat kurucusuyuz. Arap mezhepleri sufiliğe, Türk tarikatları tasavvufa dayanır.  Tasavvufa göre dünyada her şeyden önce güzellik vardı. İbadet bu güzelliğe tutkunluktur. Bu sebeple Türkün bağlanacağı inanç, Allah korkusundan değil, Allah sevgisinden gelir. Okudukça tasavvufun yalnız Türk'e mahsus  bir yol olduğunu anladım. Türk illerinde doğmuş, Anadolu'da gelişmiştir. Türk tasavvufu Şamanlıkla İslamlığın karışımıdır. Buna biraz da yeni Platonculuk katılmış Roma Anadolu'sundan kalıntı... Daha doğrusu Stoisizm... Anadolu'ya Şeyh Ahmet Yesevi adına halifeleri yaymıştır tasavvufu... Bunların hepsi dünyadan el çeken basit köylülerdir, bence... Pir Dede, Keyifli Baba, Horoz Dede, Abdal Musa, Avşar Dede, Akyazılı Baba, Kudümlü Baba Sultan, Sarı Saltık... Bunlar köylü halkı etkilemişler, Anadolunun İslamlaşmasını, bir anlamda Türkleşmesini sağlamışlar. Anadolu bu tohuma o kadar uymuş ki, Yunus Emre gibi kocaman bir dahi san'atçı yetiştirmiş..." 

"Dışarıya yağmur yağıyordu. Dünya daralmış, bir pencerelik kalmıştı. Islak ağaçlarla dolu bir pencerelik dünya...
...
Bir pencere dolusu dünya... Ama bir pencere dolusu dünya bile ölümlü bir insana bazen elveriyor... Bazen bize bir tek mısra nasıl yeterse işte öyle..."

"Bunlar, Hazreti Ömer olmasa bilmem ki ne haltedecekler? Sanki Hazreti Ömer'in adalet çağı, bugüne imdat edebilirmiş gibi... Sen ne sandın Mümin hoca? Bugün elinde, Hazreti Ömer gücü olanlar bu anlattığın hikayeleri bilmiyorlar mı? Senden beş fazlasını biliyorlar. Şeyhülislam Efendi, bugün Fetvahaneyi gezmeğe gelen İngiliz karılarını kaç kere eteklemiştir de, karnını bir güzel doyurduktan sonra dalkavuklarına senin gibi Hazreti Ömer kıssaları anlatmaya girişmiştir. Haberin olsun ki, lafla peynir gemisi yürümez!"

"Eski adamlar, bütün davranışlarını dine uydurmağa uğraşmışlardı. Yürüyen ve değişen hayatı donmuş kalıplara uydurmağa çalışmaktan daha zavallı iş olur mu? Zamanın hakim sosyal fikri (din) olduğu, herkes servetini, canını, şerefini ona bağladığı halde, onu kurtarıp yaşatalım derken nasıl da kolayca berbat etmişlerdi. İşte, her vesika, her ferman, her kadı mahkemesi hükmü, dini, başka başka kazançlara alet edebilmek için, akıl almaz şeriat hiyleleriyle dolu...

Kamil bey, o zamana kadar bir türlü anlayamadığı bazı şeylerin sebeplerini şimdi bulmuştu. Sözgelimi: İstanbul'u dolduran büyük camilerin yanına neden böyle sürü sürü cemaatsiz mescit yapılmış? Devrin, bir fermanla baş kesip aynı fermanla bütün bir serveti yağma etmek düzenine çare bulmak için... Her vakıf, din perdesi altında garanti edilmiş bir servetten, güvene alınmış bir mirastan başka bir şey değil..."

"-Ben sizin kadar güçlü değilim... Bazen hür olduğumu zannederek sevindiğim oluyor. Esir bir şehrin, hatta esir bir memleketin esirlerinden herhangi birisi olduğumu unutuyorum da...
- İhsan'ın dediği gibi... "Bir kafese kapatılmış kuşla, bir odaya kapatılmış kuşun farkı". İhsan beni işte böyle teselli eder."

"Mağaralar, toprağın gökyüzüne açılmış karanlık ağızlarıdır. Fırtınalı havalarda, onun türkülerini, gazaplarını, sevinçlerini, ıstıraplarını haykırırlar. İnönündekiler, gözleri önünde dövüşen kendi adamlarına silahı az, biti çok, gıdasızlıktan yaraları bile doya doya kanayamıyan, vurulunca doyasıya inleyemeyecek kadar güçsüz insanlarına gene kimbilir neler söylemişlerdir? Bir büyük sanatçı yetişmeli. İnönü mağaralarının duvarlarına kaba taslak muharebe resimleri oymalı. Ama kalın pazılı pehlivanlar değil, İnönünde vuruşmuş, hatta bir gözü köyüne kadar kaçmaktayken zafer kazanmış gerçek insanları... Birçok sanatçılar zaferleri, insanlardan aşırıp, yorulmaz, ağlamaz, ölmez devlere mal etmek alçaklığını neden yapagelmişlerdir? Yorulmıyan, ağlamıyan, ölmiyen olduktan sonra zaferin ne değeri kalır?"

ESİR ŞEHRİN MAHPUSU
"Bir şey vardı ki milletle kaynaşmasını önlüyordu. Galiba her lafa efendim demesi, durmadan teşekkür etmesi... Geldiğinden beri kimsenin kimseye efendim dediğini, teşekkür ettiğini duymamıştı."

"... Köprüyü geçene kadar, ayıya, neden dayı diyorsunuz? Köprünün başını ayı tutmuş gibi geliyor. "Ayıyı tepeleyip geçmek zor! Dayı deyip sıyrılmak kolay" diyorsunuz. Girdiğiniz yolda, köprü bir tane olsa, belki haklısınız! Girdiğiniz yol: Politika... Durmadan köprü geçeceksiniz. Güç yetirebileceğinize aklınız yatsa, ilk köprüde ayıya ayı demezdiniz! Daha birinci köprüde, kolaya kaçtığınızı gören namuslu insanlar, sizi bırakacak. Tevfik Fikret'ten kopup Ali Kemal'le kalıyorsunuz! Ayıların arasına büsbütün güçsüz giriyorsunuz. Her köprüyü geçtikçe, arkanızda ayıların tuttuğu köprüler bırakmaktasınız. Peki biraz ilerde, dört yanınızı çepe çevre kuşatan ayıların istediklerini, nasıl yapmamazlık edebileceksiniz? Bir zaman sonra artık paralanmayı göze almanın bile faydası kalmayacak. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek, ayılara yem olmayı başından kabullenmek demektir. - Elinin tersiyle Naima tarihinin cildine yavaşça vurdu: - "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler" sözü, su katılmamış Osmanlı sözü... Osmanlıların, tarihleri boyunca, iki karışlık köprüleri bile, neden geçememiş olduklarını, bundan daha iyi anlatan bir başka söz yoktur. Osmanlı hiçbir zaman, ayılara dayı demeden köprü geçmeyi göze alamadı. Bugün bile İstanbul'un politikacıları, Ankara'yı ayıya dayı demediği için yadırgıyorlar."


YOL AYRIMI
"Köklü devrim nesinden bilinir? Gelirken milleti sevindirmesinden, giderken bir kez daha sevindirmesinden!"

"Saraylar da öteki devlet yapıları gibi, bağımsız devletin ayrılmaz parçalarıdır. Bizi tarihimize bağlayan halkalarıdır. Milli onurun gözle görünür eserleridir. Dün padişahınsa, yarın halkın malı olur. Bence bugün Edirne şehri, sınırlarımızın içindeyse, biz bunu, Enver Paşa'ya değil, hatta Lozan Sulhu'na değil, Sinan'ın Selimiye'sine borçluyuz. Selimiye orada durdukça, Edirne de bizim sınırlarımızın içinde durur, hepimiz toptan ölmedikçe... Çünkü hiç kimse, Selimiye'yi hiçbir yerine sokamaz. Onu artık hiçbir barbar da yıkamaz. Saraylar kardeşim, ancak içi sanat eserlerimizle dolu müzelerimiz olabilir. Ötesi demagojidir. Bize hiç yaraşmaz."


"Yüzlerindeki anlama, seslerindeki donukluğa, el kol sallayışlarındaki sinirliliğe baktıkça Murat'ın şaşkınlığı artmaktaydı. Bu adamlar, sanki ömürlerinde hiçbir zaman gerçekten sevinmemişlerdi. Ramiz amcası, Kamil Bey, tanıdığı öteki Kuvayı Milliyeciler de, az çok farklarla, yerine göre böyleydiler. Oysa, yaşayışlarında, herhangi bir insanı, ölene kadar mutlu kılacak zafer sevinçleri olmuştu. "Bir derin kuyuya atılan taş gibi düşmüş bunların ruhuna bu sevinç... Gürültü koparmış, durgunluğu çalkalamış ama, sonunda bir daha yüze çıkmamak üzere batmış gitmiş! O zaman bunların kazandıkları zafer de, giderek yenilgiye benzedi, içlerinde... Doktor Münür Bey garip şeyler söylüyordu bu çeşit Kuvayi Milliyeciler için... Güçsüz değiller ama, güçleri üniformalı düşman karşısında bulunmadıkça yırtıcı atılganlıktan, sonuna kadar kovalamak hırsından gelmez! Bunlar kendileri de farkında değillerdir, ama son hesaplaşmada, durgun adamlardır. Hayalperver adamlar... Gerçeğin yerine kolayca uydurmayı koyup kendilerini aldatarak rahatlamayı yadırgamazlar. Oturup sabırla beklemeyi, sabırla acı çekmeyi, yoksulluğun her çeşidine katlanmayı bilirler. Türkçesi Anadolu milletinin yetiştirdiği çilekeş dövüşçülerimiz... Soylu korkmazlıklarıyle, hesaplara sığmaz direnişleriyle tarih yapan, ama yaptıkları tarihe sahip çıkmasını pek de bilmeyen bizim insanlarımız"..."


"Evliya Çelebi'yi okudu okuyalı anlamadığı şeydi bu. Enikonu bir dünya görüşüne benzeyen, onun kadar sistemleşmiş bir bakış özelliği... İnsanları, olayları, fikirleri abartmak... Kendini de -elbette- abarttığı için her şeye abartarak bakmak... O kadar ki bu abartış, Osmanlı insanında doğal hale geldiğinden ancak, başka ölçülere sahip olanlarca farkına varılır. "Neden peki? Nereden gelmiş?" Şuradan ki... Şuradan olabilir! Çünkü, daha önceleri yoktu bu özellik galiba... On yedinci yüzyılda... Başlamış, sonlarına doğru daha çok gelişmiş... Belki de Kanunî'de başlamış... Çünkü imparatorlukta gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü Süleyman döneminde başlar. Doğaya karşı büyümeye, yani kansere dönüş... Evet, imparatorluğun bu en güçlü göründüğü sıra ki, hazine tamtakırdır. Padişah kırk beş yıl tahtında kaldığı halde, bu tahtın çevresinde aralıksız kanlı iktidar boğuşmaları sürmüştür. Medreselilerin ayaklanıp çeteler halinde eşkıyalığa soyunmaları... Sipahi toprak düzeni, büyümüş imparatorluğu sırtında taşıyamaz hale geldiğinden iltizam sistemine geçiş.


Daha başlangıçta yürütülmemesi de beraber kararlaştırıldığından, kurtarıcı diye başvurulan bu iltizam sistemi, devlet dolandırıcılığı haline gelmiş... Kanunî lâkabı aslında, Süleyman'a kanunsuzluk dönemi açtığı için alay olsun, hakaret olsun diye takılmıştır. Kanunî, bütün saltanat dönemini, kanunsuzluklardan kanunsuzluklara yuvarlanarak, hiç faydasız olduğundan, istememesi gerektiği halde evlâtlarının etini yiyerek, yaşlanıp güçten düştüğü çağda ise, en fakir reayasına bile kolayca nasip olan bir rahat döşeği bulamayarak, bir eşya gibi, yüklenip zorla sürüklendiği bir seferde, yaralı bir hayvan gövdesi gibi oradan oraya atılarak, sonunda ise, devletin selâmeti adına ölümü bile diri gösterilmek için insafsızca tartaklanmıştır. Böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için Osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir."


"Saplantıda olduğumuzu bilemiyoruz ki, özrünü düşünelim... Ben de kim bilir, nerede, neye takılırım. Bütün saplantılarımız, korkularımızdan geliyor. İnsanoğlu, deli değilse, korkar mutlaka... Saplantılarımızdaki korkunun bize saçma görünmemesi, yüz binlerce yıldan arta kaldıkları için... Bunlar, gerçek sebeplerini yitirdiğimiz korkuların tortusu..."







11 Kasım 2019 Pazartesi

"Derin Sıçrayış Hipnoz" üzerine notlar

Hipnoz ile tanışmam bir dert vesilesiyle oldu. Yıllardır boğazıma paslı bir zincir gibi dolanan bir ses rahatsızlığım var. Bunun sebebinin psikolojik kökenli olduğu anlaşıldıktan sonra gitmediğim terapist, kullanmadığım antidepresan kalmamıştı. Bir akşam rahmetli babam elime bir kağıt tutuşturdu. İzlediği bir televizyon programındaki bir hipnoterapistin adını not almıştı ve böylece bana yeni bir kapı aralamış oldu. Kağıtta yazan isim Mehmet Başkak'tı. Ancak onun İstanbul'da olduğunu öğrenince içimi bir sıkıntı bürüdü. "Yine mi düşeceğiz yollara yollara!..." diye içimden geçirdim. Geçirdiysem de, hastalığıma bir umar bulma umuduyla yine düştük yollara yollara, aştık dağları dağları...

Mehmet Hoca’yla tanıştıktan sonra hayatım değişti desem acaba abartmış olur muyum? Sanırım olmam. Bence onunla yolu kesişen pek çok insanın "hayatımdan Mehmet Başkak geçti" diyebileceği, kendine has bir rüzgar estiren bir insandan bahsediyorum. Psikoloji ve hipnoz bilgisinin yanı sıra felsefeden şiire, tasavvuftan savunma sanatlarına kadar sayısız konuda kendisiyle sohbet edebilir, ondan kıymetli bilgiler edinebilirsiniz. Ama bu engin birikimi, onu birtakım zeytinyağı entelektüelleri gibi konuşmada üste çıkma, dinleyene üstünlük taslama telaşına sevk etmez. Köylüyle köylüdür, kentliyle kentli. Yani size onunla varoluşçuluk tartışabileceğiniz hissini de verir, birlikte pazar alışverişi yapabileceğinizi de.

Elbette Mehmet Hoca’yı anlatmak, bir kitaptan söz etmeye niyetlendiğim bu yazının kapsamı dışındadır. Ama kitabın yazarı o olunca ister istemez ondan bahsedesim geldi. Aslına bakarsanız hocama duyduğum bu sevgi ve saygı nedeniyledir ki, eserine toz kondurmak gelmiyor içimden. Ancak onun yazdıklarına duyduğum saygı kadar, eserini okumak için harcadığım emek ve zamana da bir namus borcum var. Dolayısıyla bir okur olarak bu eserde neleri aradığımı ve bulduğumu, neleri bulamadığımı tüm açıklığıyla yazmak istiyorum. Bu arada bir cahil cesaretiyle bu yazıyı kaleme aldığımı belirtmeden geçemeyeceğim; çünkü psikoloji ve özelde hipnoz üzerine bilgim sınırlı. Benim muradım, bilimsel ve edebi yazın okumaya ve yazmaya hayli alışkın bir okurun hocasına gelecekteki eserleri için naçizane bir öneriler demeti sunmak.

Bu kitabı anlatmaya başlarken kitabın kimlere yönelik olduğuyla ilgili net bir cümle kurmak istiyorum ama kafam karışık. Kitabın ilk bölümlerinde hipnoza ilişkin temel bilgiler verilmiş ve yaygın hurafeler kısaca çürütülmüş. Bunları okuyunca, o halde bu kitap hipnoz meraklısı herkese kapısını açmış derken... sonlara doğru kimi teknik terimlerin (örneğin parts, NLP, EFT, vs.) kısacık da olsa açıklaması neden okurdan esirgenmiş? Yoksa kitap yalnızca hipnoterapistlerin mi hizmetinde? 


Konu hipnoz bilimi olunca insan ister istemez daha sistemli bir içerik bekliyor. Oysa okurken hissettiğim, birbirinden bağımsız gibi görünen yazıların kitapta bir araya getirilmiş olmasıydı sanki. Hani bazı köşe yazarları gazetede yazdıklarını kitaplaştırır da, kitap yer yer kendini tekrar eder gibi olur. Hocamın kitabının ilk bölümleri de bunları andırmış. Eser şöyle düzenlenseydi daha derli toplu olmaz mıydı: Tarihe damgasını vurmuş bilinçaltı psikologları ve terapistler ile onların yaklaşımları geçiştirilmeden biraz daha ayrıntılı verilerek hipnozun tarihçesiyle sağlam bir başlangıç yapılıp ardından hipnozun bugünü eğrisi doğrusuyla tartışıldıktan sonra Mehmet Hoca’nın kendi yöntemi ortaya konsaydı, ben de okur olarak bu yöntemin diğerlerinden farkını daha rahat görebilirdim. Yani bilimsel bakış arıyorum bu tür kitaplarda. Neden Freud’u eleştiriyor hoca? Hipnoz dehası Milton Erickson’dan farkı ne? Bunlar muğlak kalınca, yerleşik basmakalıp terapi yaklaşımlarına ne denli meydan okunursa okusun, tanıtım bülteni havasında gidiyor kitap. Hoca ön sözünde şiirsel ve coşkulu üslubuyla “atımı meydana sürüyorum” diyerek açılışı yapıyor. Evet, ben de görüyorum o heybetli atı; ama ayağı aksıyor! Rahatlıkla dört nala gidebilecekken üstelik!


Meydan okuma demişken... Hocanın kitabın ön sözünden başlayarak hesaplaştığı birileri var. Mehmet Hoca’nın edebiyat bölümü mezunu olmasını dillerine dolayıp hipnoz yetkinliğini sorgulayanlar. Hukuk fakültesine gitmeden yargıçlığa soyunmuş bu tip insanlara her yerde rastlayabilirsiniz; Murakami’nin şu satırlarında olduğu gibi:

"Uzmanlık alanınız dışında kalan bir şeye el atmanız, o alanın uzmanları tarafından hiç hoş karşılanmaz. Akyuvarların bedeni yabancı şeylerden arındırmaya çalışması gibi, girişiminiz bu uzmanlar tarafından açık biçimde engellenir. Buna rağmen cesaretinizi yitirmeden, inatla devam ederseniz, zaman içinde, "Eh, çare yok" gibi bir hisle kabul görürsünüz, onlara eşlik etmenize izin verilir ama en azından ilk başlarda karşılaşacağınız tepkiler hep sert olur. "Söz konusu alan" ne kadar darsa, ne kadar uzmanlık gerektiriyorsa ve ne kadar büyük bir otoriteyi temsil ediyorsa, o alandaki insanların kibirleri ve sizi dışlama dereceleri de o kadar yüksek olur ve onlardan alacağınız tepki de aynı oranda sertleşir." (Mesleğim Yazarlık, Haruki Murakami, s. 13-14)

Mehmet Hoca başkaldırıyor hipnozu tekeline almışlara. Soylu bir başkaldırı bu. Kitap belli ki biraz bu başkaldırının öfkesiyle yazılmış. Elbette tanrılardan ateş çalan Prometheus olmak kolay değil. Hoca da zaten ara ara çatıyor köşe başlarını tutarak ona saldıranlara. Futbolda çok hoşuma giden bir deyim vardır: topu göğsünde yumuşatmak. Gönül isterdi ki, tıpkı bir futbolcunun süratle gelen topu göğsünde yumuşatması gibi, hoca da sinesindeki edebiyat hazinesinin tavında dövseydi kendisine yönelen haksız eleştirileri. Daha rafine satırlar okusaydı okur.

Hocanın başkaldırısı salt kendisine haksızlık edenlere duyduğu öfkeden ibaret değil elbette. Onun asıl derdi, kendi ifadesiyle "Tanzimat aydınları" gibi ithal hipnoz uygulamalarını bire bir kopyalayıp uygulayanların aksine bu toprakların hipnoz geleneğini oluşturmak. Bu yurdun insanı, dili, alışkanlıkları, inanışları, değerleri, edebiyatı, tarihi, coğrafyası, kültürü, lezzeti, kokuları gibi bize özgü ne varsa onunla beslenen bir anlayışı esas almak. Yani öyle bir hipnotik telkin dili oluşturacaksınız ki, size terapiye gelen insan kendisini öz yurdunda ve evinde hissedecek. Kültürümüzün zenginliğini düşünürsek malzeme çok bu açıdan. Kitap bunu fazlasıyla hissettiriyor. Sorguladığım tek nokta, İslam'a çok fazla referans verilmesi. Kuşkusuz Kur'an'ın hipnotik dili güçlü. Bu topraklarda bu kaynaktan yararlanmamak, büyük eksiklik olurdu. Ama farklı inanç grupları ve kendini hiçbir dine ait görmeyenler için bu referanslar ne kadar anlamlı acaba?

Ayrıca ana metin ve kaynakça arasındaki bağ güçlendirilmeli. Örneğin, bir bölümde Sartre'dan bahsediliyor; fakat eserin adını merak edip kaynakçayı açtığınızda Sartre ortalarda yok. Bu şekilde pek çok yazar ve şaire kaynak gösterilmeden atıf yapılıyor. Meraklısı mutlaka görmek ister hangi eserden alıntı yapıldığını. Etik bunu gerektirdiği gibi, yazılan esere katkıda bulunan tüm kaynaklara saygı duruşu gibidir kaynakça. Bu anlamda kaynakça, filmlerin kapanış jeneriği kadar anlamlı ve önemlidir. Görüntü yönetmeninden figüranına, kurgucusundan teknik ekibe kadar herkes selamlanır orada.

Son olarak, can sıkıcı sayıda noktalama ve yazım yanlışları, anlatım bozuklukları ve cümle düşüklükleri esere gölge düşürüyor. Neyse ki, hocanın edebiyatla yoğrulan akıcı sohbet dili ve kitaptaki bölümler arasına serpiştirilmiş şiirler, sevimli kısa öyküler ve fıkralar bu durumu biraz olsun hafifletiyor. Bunların yanı sıra hocanın paylaştığı olaylar ve özellikle kitabın sonundaki çarpıcı terapi öykülerini okurken dehşet, hayret, merak gibi duygular arasında savrulabilirsiniz. Hele bazı öykülerde hocanın olağan dışı anlar karşısındaki işlek zekasına da şapka çıkarmamak mümkün değil. İşte "hipnoz nelere kadir" demeden edemediğim örnek olaylardan biri:


Mehmet Başkak

Son bölümdeki her hipnoterapi öyküsünün sonunda "kıssadan hisse" bölümü var. Yazar, deneyimlediği sıradışı olayın hemen ardından kendine çıkardığı dersleri not almış. Ben de bu kitaptan kendime şöyle bir hisse çıkardım: Her ne işle meşgul olursak olalım, ayaklarımız kendi toprağımıza basmalıdır. "Türk hipnozu"nu yerleştirmeyi dert edinmiş bu yazar gibi, Türk tıbbı, Türk eğitimi, Türk tarımı, Türk mühendisliği, vb. üzerine kafa yorulmalı. Ve sırf bu yüzden bile olsa, bu ilginç kitap okunmalı. 

*Derin Sıçrayış Hipnoz: Davranış Değiştirmenin Hipnotik İlkeleri - Mehmet Başkak - Dört Mevsim Kitap

13 Ekim 2019 Pazar

Oyun oynama sanatı

Rıfat Ilgaz'ın sevdiğim şiirlerindendir “Her Dilde”. Şöyle başlar:

Hangi dilde ağlar çocuklar
Hangi dilde güler
Ağlamak her dilde tek anlamda
Çince, İngilizce, Türkçe...

Tıpkı ağlamak ve gülmek gibi oyun da her dilden çocuğun anladığı dildir. Biz büyümüşlerin penceresinden bakarsanız, oyun çocukla kurabileceğimiz yegâne diplomasi dilidir. Çocuğunuzun inadını, öfkesini, kardeş kıskançlığını tatlılıkla kırmak mı istiyorsunuz? Okula alışmasını mı sağlamak niyetiniz? Ya da doğal afetler, geçirdiği hastalıklar, anne-baba boşanması, zorlu doğum süreci gibi nedenlerden kaynaklanan travmaların etkisini hafifleterek aranızdaki bağı mı güçlendireceksiniz? Alışılagelmiş ödül-ceza yöntemlerini, katı disiplin kurallarını bir kenara koyun ve oyun oynamak için sıvayın kolları. Aletha Solter'ın “Oyun Oynama Sanatı” adlı kitabını okuduktan sonra anladım ki, bebekken pek çok büyüğümüzün de bize yaptığı “ce-ee” den tutun, yastık savaşlarına kadar çocukları doyasıya eğlendiren oyunların kerametleri saymakla bitmezmiş. 

Aletha Solter, bu oyunları “bağlanma oyunları” olarak nitelendiriyor. Kitapta çoğu gayet tanıdık gelecek dokuz oyun türü var. Her biri farklı içerikte olsa da, aslında aynı iki amaca hizmet ediyor: Ebeveyn-çocuk bağını güçlendirmek ve çocuk gelişimindeki birtakım zorlukları birlikte eğlenerek aşmak. Solter, psikolog olduğu için karşılaştığı pek çok vakanın çözümündeki oyunları örneklediğinden kitabı okurken “aslında ben de yapabilirim... demek bu kadar kolaymış” düşünceleri arasında gidip gelmeniz olası. Fakaaat.... Bir-iki oyunla sıyrılıp çıkamayabilirsiniz kemikleşmiş sorunların içinden. Belki haftalarca uğraşacaksınız, belki çocuğunuzdan olumlu yanıt alamayacaksınız kolay kolay. Onca işinizin gücünüzün arasında sıra dışı bir yaratıcılık gerektirecek kimi oyunlar. Ama en azından çocuğunuzla kahkaha atacaksınız ve aranızdaki sevgi bağının her geçen gün kuvvetlendiğini göreceksiniz; az şey midir bu? İyi bir anne-baba olmak, çocuğunuz sizden her ilgi istediğinde eline tablet veya telefon tutuşturmak mıdır, yoksa sabır ve şefkatle onun hamurunu yoğurmak mıdır?

Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için oyun kavramının çocuğu şımartma, her yaptığını onaylama anlamına gelmediğini de belirtmek gerekiyor. Aksine, oyun tam bir disiplin işi. Ama güler yüzlü bir disiplin bu. Tepeden bakan, üst perdeden konuşan bir anlayışla asla örtüşmeyen bir ev içi düzen kurma çabası. Tam bu noktada, yazarın sıklıkla kurduğu bir cümleye atıf yapmak gerekiyor: “Çocuğunuz kahkaha atıyorsa doğru yoldasınız.” Evet, siz çocuğunuzun yüzünü onunla oyun oynayarak (ona pahalı oyuncak satın alarak değil!) güldüren bir ebeveyn iseniz ne mutlu size! Eviniz, dikenlerin bürüdüğü bir dünyanın ortasında kahkaha çiçeklerinin açtığı bir bahçe olmuş. Bu sizin en büyük başarınız! 

Kitap, mesajını -yer yer yinelemeye düşme pahasına da olsa- etkili bir biçimde veriyor. Bazı konularda (örneğin: ev ödevleri, oyuncak silahlar, vs.) ezber bozan cümleler de cabası. Ancak ağır hastalık gibi travmaların acıklı tarafına kendini kaptıran insanlar için gülücükler dağıtarak bu oyunları oynamak epey zor olsa gerek. Hele çocukluğunda oyun nedir bilmemiş ve oyun üretmekte zorlanabilecek insanların oyun dünyasına girmesi de ayrı mesele. “Hayat güzeldir” filmindeki efsanevi baba karakteri gibi değiliz ki, Yahudi toplama kampında tanık olunan insanlık dışı olayları bile çocuğumuza bir oyundaymış gibi başarıyla aktaralım. Bu nedenle oyun konusunda kendisini eksik hissedenlerin kitaptaki önerileri destekleyebilecek ek okumalar yapmaları gerekebilir.

*Oyun Oynama Sanatı: Anne babalar için oyun becerileri - Alehta J. Solter - Doğan Kitap