"canım insanlar" etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
"canım insanlar" etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2019 Cumartesi

"Ezan" dinlerken...


İlginç bir olaya tanık oldum. İşe gitmek için hazırlandığım sabahın erken saatlerinde bağıra çağıra şarkı söyleyen bir delikanlı sesine benzer bir ses duydum. Herhalde yakınlardaki inşaatlardan birinde bir işçi söylüyordur diye içimden geçirirken gözüm pencereye ilişti. Hayretle ne göreyim: Karşı balkonda bir kadın adeta sahneye çıkmışcasına abartılı jestlerle "sanatını" icra ediyor! Ama gönlünün sahnesinde söylediği bir şarkı değil bu. İçinde öfke köpürten bir feryat. Hançeresini yırtarcasına. Ve bu durum ben işten döndükten sonra aralıklarla ve aynı şiddetiyle devam etti. Çığlıklar ve pencereden fırlatılan eşyaların şangırtıları eşliğinde gecenin 3'ü gibi saatlerde ve yine ertesi sabah. İşte o sabah kızım gürültüye uyandı ve pencereden kadını izlemek istedi. Kadın susasıya kadar sakin bir gözlemci gibi dikkatle kadını izleyen kızım, kadın şarkısını bitirdikten sonra "Ezan okundu" dedi. Beni bir gülmedir aldı; ardından kızımı haksız da bulmayan zincirleme düşünceler...

Ezan bir çağrıdır; başlangıcı ve sonunu kulağınıza getirin hele: Açılış neyle yapılır? "Allah büyüktür". Kapanış neyle mühürlenir? "Allah'tan başka ilah yoktur". Var'dan yok'a doğru gidişi duyuran ve makamlı okunan bir manifesto gibi. Bir İslam düşünürü der ki: "Lâ süpürgesiyle yolu temizlemezsen illallah sarayına varamazsın". Bir diğer deyişle, Allah'ın varlığına ancak O'ndan gayrısını yok’layarak ulaşırsın. Para, güç, iktidar, şöhret, şatafat gibi günümüzün putlarından tutun; her türlü vesvese, gam, kibir, huzursuzluk, ümitsizlik gibi fazlalıkları da süpürmek gerekiyor O'nun varlığının şüphesiz bilincine ermek için. 


Peki balkondaki kadının ezanla ne ilgisi var? Kadında asıl ilgimi çeken şarkı söylemesi değildi. Şarkı söylerken evde eline ne geçerse, çanak çömlek, çamaşırlık, havlular, örtüler, vs. bunları aşağı atmasıydı. Elindekiler bitince şarkıya hiç ara vermeksizin yenileriyle gelip onlardan da törensel bir edayla kurtuluyordu. Yani kadın şarkısıyla önce varlığını ilan ediyor, sonra sanki bir Lâ süpürgesiyle kendinden gayrısını yok ediyordu. Kadının dışında ondan biraz büyük görünen bir adam -eşi mi, ağabeyi mi, bir yakını mı bilemiyorum- daha vardı evde. O da kadın haykırdıkça perdeleri çekiyordu nafile.

O iki günlük kıyametten sonra birkaç gündür evden ses çıkmıyor. Kapısı, penceresi kapalı. Kadına ne oldu bilmiyorum. Hangi acılar, hangi yoksunluklar onu "kirli bir mendil bile böyle sokağa atılmaz" sözlerini söyletti bilmiyorum. Bilinçaltına yığılmış üzüntülerin biriktiği çöp dağının patlaması olmasaydı, ben o kadının varlığından "karşı balkonda görünen bir insan" kadar haberdar olacaktım. Ben de onun için karşı binada penceresini açan biriydim yalnızca. Yani benim varlığım ve yokluğum onun için birse, benim için de o kadının varlığıyla yokluğu birdi. Belki evinde de yıllarca yok sayılmış ve yok hükmünde oluşunun acısını böyle çıkarmıştı. Milyonlarca kadın gibi. Evdeki tencere tava kadar mı kıymetim? Buyrun o zaman... Figanım kadar varım, kadınlığım kadar yokum. Kadınlığımın terazisi yapılan çanak çömleği, kar beyazı çarşafları, çul çaputu Lâ süpürgesiyle yok'luyorum. Kendi var'ıma ulaşmak için...
...
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
Evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

DİDEM MADAK

12 Haziran 2017 Pazartesi

Alternatif Ramazan soruları

Şunu da gördüm ya, ölsem de gam yemem:

Bu soru karşısında insanımızın yaratıcılığına şapka çıkarıyor... Daha doğrusu, takke çıkarıyor ve ben de kendi alternatif sorularımı işbu sayfada üretiyorum. Hatta buradan yetkililere bir çağrıda bulunuyorum: "Nerede o eski Ramazanlar?" diye hayıflanacaklarına, "en tuhaf soru" yarışması hazırlasınlar; hem biz Ramazanımızı keyiflenerek geçirelim, hem yarışanlar yaratıcılıklarını konuştursunlar.

İşte benim gül yüzlü ve de gül kokulu hocalarıma deli saçması sorularım:

1. "Tek tek basaraktan / bade süzerekten..." türküsünü Allah'ın tekliğine vurgu yaparak söylemek caiz midir?

2. Askerlik hatıramı anlatırken abartı katayım diye bolca palavra sıktım. Orucumu sakatlar mı diye şüphedeyim. Öbür yandan da diğer oruç tutan arkadaşlara palavralarımla hoşça vakit geçirdim, açlıklarını unutturdum. Onların sevaplarından bana da düşer mi?

3. "Bir İngiliz, bir Fransız, bir Türk" diye başlayan fıkralar günah mıdır? Günahsa, işin içine "bir de Arap" katarsak günahını hafifletmiş olur muyuz? 

4. Kuran-ı Kerim okurken özellikle infak (malın artanını paylaşma) ile ilgili ayetlerde aklıma Karl Marx geliyor hocam. Bu işte bir yanlışlık var mı?

5. Sakız çiğnemekten çok, esas o sakızı patlatmak oruca halel getirir mi?

6. Yemek tarifi programını izlerken yapılan yemekleri yediğimi hayal ettim ve yutkundum. Kefaret orucu tutmam gerekir mi?

7. Esnerken ağzıma bolca hava girdi. Havada oksijen var. Oksijen suda da var. Su içmiş gibi olur muyum?

8. Namaz öğreten seccadeye alternatif olarak "namaz kılarken selfie çeken seccade" tasarlıyorum. Dinen sakıncası var mıdır?

9. Umreye 579. kez gitmeyi planlıyorum; fakat bu sefer parayı denkleştiremedim. Dilenerek uçak paramı tamamlasam ibadetim kabul olur mu?

10. Kıyafetim yakışmış mı hocam?

26 Temmuz 2016 Salı

Halil İnalcık'ın ardından...

Son haftada ülkece ne çok kaybettik. Dün itibariyle Halil hocamız da yok artık. Sulu gözlü menkıbe tarihçiliğine hiç prim vermeden, günlük çalçene polemiklere bulaşmadan yalnızca bilginin takibini ve hesaplaşılmayan bir toplumsal geçmişi tarihsel birikime dönüştürmenin mücadelesini verdi. Ahmet Cemal hocamın pazartesi yayımlanan "Çankaya'ya dönün, Çankaya'ya..." başlıklı haftalık yazısında belirttiği üzere:

Bizimkisi gibi geçmişini tarihe dönüştürememiş toplumların belirleyici özelliklerinden biri, yaşamsal ya da ölümcül önem taşıyan sorulardan hemen hiçbirinin yanıtını ararken dönüp tarihlerine bakmamaları, o uçsuz bucaksız zaman denizinden ders almamalarıdır. 

Aslında dönüp tarihlerine bakmamakta haklıdırlar da! Çünkü gerçekte tarihleri yoktur. Zira bizimkisi gibi toplumlar, turşu kurma misali, geçmişi devasa zaman kavanozlarına doldurup ağızlarını da sıkıca kapattıktan sonra, kavanozlardaki geçmişin kendiliğinden tarihe dönüşmesini beklerler.

Oysa turşu kurmak bile çok daha fazla bilgi ve çaba gerektirir. Zaman diye adlandırılan olgudan tarih çıkartmanın yolu ise kavanozlarda biriktirilmiş zamanlar arasında bilginin rehberliğinde neden-sonuç ilişkileri kurmaktan, bunun ardından da tarih bilincinin, yani bugün’ü dün’lerin sonucu, yarın’ların da nedeni ve başlangıcı olarak görebilme yetisinden geçer! (Cumhuriyet, 25.07.2016)

Tarih bilincimin oluşmasında en sağlam kaynak olarak gördüğüm Halil hocanın bende şimdilik iki yapıtı var: Şair ve Patron ve Has-bağçede ayş u tarab: Nedimler, Şairler, Mutribler. İlkini okudum, ikincisine henüz başlamadım. Divan edebiyatı şairlerinin padişah yağcılıkları beni kızdırırdı; oysa "Şair ve Patron"da -tarih bilimi için hep söylenegeldiği üzere- o dönemin koşullarını inceleyerek ve yargılamadan bu durumu anlamak mümkün. Belki bu kitabı okuduktan sonra "şairlerin yaptığı dalkavukluk aslında bir nevi edebi bürokratlıkmış" diyebilirsiniz. "Has-bağçede ayş u tarab" ise "ecdadımız at sırtından inmezdi, ağzına içki koymazdı" palavrasını sıkanlara esaslı bir yanıt niteliğinde. Ayrıntılı okumamakla birlikte üstünkörü göz gezdirdiğim kitapta kadim İranî gelenekten başlanarak Selçuklu dönemi, beylikler dönemi ve en son Osmanlı saltanatındaki "işret meclisleri" yani içki âlemleri; sâkiler, cariyeler, gılmanlar, keyif veren maddelerle dolup taşan ve adeta ayin halini almış zevk u safâ demlerinin âdâbı anlatılıyor. Dönem şairlerinin dizeleri ve güzel minyatürler de hocanın dersine eşlik ediyor. Bu denli yoğun bir çalışma haliyle müthiş bir kaynakçayla kapanışı yapıyor. Ve son bir not: Saltanatların "halka verir talkını, kendi yutar salkımı" sözüyle özetlenebilecek, bu zevk âlemlerine uydurdukları kılıf yine edebiyattan geliyor!

Halil İnalcık'ı "tarihçilerin kutbu" olarak anarlar; benim için onu kutup yıldızı kılan esas yönü adanmışlığı. Hayran olduğum tüm adanmış insanlardaki gibi örnek alınası bir yaşama, çalışma ve üretme coşkusu var. Düşünsenize; 100 yaşındasınız, 85 yıldır tarihle uğraşıyorsunuz ve hâlâ yeni kitaplar okuma ve yazmanın enerjisi ve tatlı telaşı var üzerinizde! Aylar önce Hürriyet'te (12 Eylül 2015) bir söyleşisi yayımlandı hocanın. Orada bunu şöyle açıklamıştı: "72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım. Hâlâ hoca olarak faalim; yedi doktora öğrencim var. Geçen sene bazı yeni makalelerim çıktı. Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz işte. Uykunuzu, sıhhatinizi... Ama hedefe varmak için ömür, onun için de iyi sıhhat lazım. Doktorlarımıza çok şey borçluyum. 100’e vardımsa modern tababette yapılan keşifler sayesinde vardım." Ben hocanın çeyrek yaşını biraz aşmışım; fakat kimi zaman ondan daha yaşlı ve yorgun hissediyorum kendimi. Hatta kimi zaman umutsuz, amaçsız, gün dolduruyormuş gibi içleniyorum. Üstelik bunun bana ve hiç kimseye yakışmadığını adım gibi bildiğim halde. Halbuki Halil hoca o söyleşide "bu ülkede yaşanmaz"cılara bakın ne öneriyor: "Karamsarlık korkaklıktır. Türkiye büyüktür. 1500 yıllık bir tarihimiz var. Canımızla, başımızla bu büyüklüğü devam ettirmeliyiz. Bırakıp kaçmak ihanettir bence. Eğer noksanlar varsa gidermeye uğraşmalıyız. Bu devletin tarihine yakışır şekilde yaşamalı ve çok çalışmalıyız."

Hocam bize cömertçe sunduğunuz birikiminiz, ülkemize kattığınız her şeref payesi için sonsuz teşekkürler. Işıklar, renkler, çiçekler içinde uyuyun...

25 Ocak 2016 Pazartesi

Boşuna mı tutturuyoruz şiir de şiir diye

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür 
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir..

Üstü kalsın..
Cemal Süreya

Baudelaire'in kendime şiar edindiğim bir sözü vardır: "Ekmeksiz susuz bir gün geçirebilirim; ama şiirsiz asla!" Bir şairden bunu duymak çok da sürpriz değil; fakat mesele bunu insanımızın da yaşayabilmesi. Şiir okuyanla okumayanın incelikte eş olmadığının bir örneğini görür gibi oldum aşağıdaki videoda. Hem çok güldüm, hem de şu soru geldi aklıma: Bu görüntülerdeki imam, Cemal Süreya'nın yukarıdaki ölümsüz şiirinden, özellikle "Her ölüm erken ölümdür" dizesinden haberdar olsaydı kahvehanede konuşur gibi rahat rahat bu gafı yapabilir miydi?... 

26 Aralık 2015 Cumartesi

Hekimler

Söz ağızdan bir kez çıkar; Hipokrat nârına yanmışlar bir kere! İtiraf edeyim, aslında hekimlerden pek hazzetmem. Hele ilaç mümessillerinin bir gömlek üstünde seyredip tüm alternatif yöntemleri ve insan ruhunun gücünü şiddetle reddeden ultra-pozitivist, hiper-rasyonalist, maddeci-kimyasal tıp dairesinde kalebentlikle vakit dolduran hekimlere dönüp de bakasım yok. Ancak aşağıda kulaklarını yarı şaka-yarı ciddi çınlatacağım insanlar, güzel insanlar; zira onlar bir misyona adamışlar ömürlerini. Bazen inatçılıklarıyla bizi güldürseler de ufuk açtıkları kesin. Kaldı ki, birilerinin kanıksanmış kuyulara delicesine taş atması lazım ki, "hele ürksün fincancı katırları!" (Can Yücel). 

Antr parantez: Alternatif yöntem demişken, bulabilse zıkkımın kökünü bile şifa niyetine kakalayacak olan soytarıları hekimden saymak yersiz. Onları Grup Vitamin'e havale ediyorum: Üfürükten teyyare, selam söyle o yâre...

Ümit Aktaş
Fitoterapi gibi tekerleme tatsızlığında, takır tukur bir sözcüğü bana ısındıran karizmatik hekim. Şu kupkuru sayfamı renklendirsin diye sakal bıraktığı güncel bir fotoğrafını buraya kondurayım diyordum; fakat ne çare! Ara ki bulasın. Hep sinekkaydı pozlar... Sakallısını bulduğumda buraya yapıştıracağım, söz!

Ümit hocayla sohbet etmeyi gerçekten isterdim. Öncelikle marifetli bir insan: Geçenlerde bir programda kendi elleriyle hazırladığı bitki çayını sunucuya ikram etti. Sunucunun yüzünde tuhaf bir ekşime belirdiyse de, kadıncağız hocayı memnun edecek bir yanıt bulmaya kıvrandı birkaç saniye. Oysa bana ikram etseydi o çayı?! Zerre ekşitir miydim yüzümü! Ümit hoca adını sanını duymadığım garip gureba otlardan faydalı olanları ayıklayacak, zahmet edip bana çay yapacak şifa bulmam için ve ben aciz, beğenmeme şımarıklığında bulunacağım! O çayı içtiğim dakikada yüzyıllardır açılmayan şu ses tellerim dile gelir, İsrafil bin yıllardır pineklediği yerinden doğrulur ve Sur'unu üfleme provasını ses tellerim üzerinde yapar!

İkincisi, sözünün etki gücünden emin. Diksiyonu, vurguları, tonlamaları mıymıy tıp kongrelerindeki gibi değil; "Çanlar sizin için çalıyor ey kardeşlerim, ey güzel insanlar" der gibi kudretli. Cümle düşüklüğü yok, asalak ses olarak adlandırılan "eee", "ııı"lar asla duyulmaz onun söz akışında. Konuşmalarına bazen kendimi öyle kaptırıyorum ki, işte o an, Sezai Karakoç'tan şöyle ağzını doldura doldura, o tok sesiyle (mesela "yoktan da vardan da ötede bir Var vardır" gibi "a" sesleriyle kabaran) bir dize patlatacak diye alesta bekliyorum. Ama o tutturmuş "gluten" de "gluten" diye... Neyse, Ümit Yaşar Oğuzcan'ın "Ayten" şiiri gibi bu şahane doktordan gluten faslını dinlemek de güzel. 

Yavuz Dizdar
Allah rızası için yok mu şu adama bir masa sandalye verecek olan? Sırtına geçirivermiş bir hırka, komşusuyla kapı önünde ayaküstü sohbete dalmış gibi çalıştığı hastanenin onkoloji kapısının önünde veriyor haber bültenlerindeki bütün röportajlarını! Yağmurda, karda, güneş altında bu adamcağız hep o kapının önünde. Hadi ofisten, masadan geçtim; yok mudur bir saçak altı? İşin kötüsü o güzelim saçları bozulacak tozdan, çamurdan.

Evet, saçlarının hastasıyım hocanın! Onları beyaza kesmiş bir top kır çiçeği gibi gelişigüzel toplayıvermiş arkada. Önde ise, kelleşen ve genişleyen alnı GDO'lu gıda firmalarına meydan okuyan bir kalkan gibi parlıyor. Uzun uzun süzülen favorileri, yukarıdan aşağıdan yaramazca fışkıran saç tutamlarıyla karışıyor; rüzgarda halay çekiyorlar hep birlikte. Aklar, karalar, gümüş teller uçuşuyor; bilim adamı gözlüklerinin üstüne konup kaçıyor, konup kaçıyor.

Sakatatlara ilgi uyandıran adamdır Yavuz hoca. Kelle paça tariflerini, beyinden yapılan ekşili soğuk mezelerin faziletlerini ondan dinleyin. Hormonlu tavuklara, boyalı yumurtalara, ilaçlı meyvelere, damacanalardaki sulara, kanserojenli sütlere nasıl acımasızca nişan aldığını görün. Gerçi Yavuz hocanın yolundan gidersek, elimizde kala kala sakatatlar kalıyor; zira her şey zehirli. Artık ona da bir zahmet katlanıverin. Haftanın her gününü bir sakatata ayırırsınız, olur biter. Pazartesi böbrek, salı beyin, çarşamba dalak, perşembe ciğer, cuma paça derken... Bakın hafta sonuna erdik bile! Afiyet olsun.

Erkan Topuz
Adını zikrederken dahi titreyip kendimize gelmemek mümkün değil. Soyadı zaten Osmanlı topuzu! Bağıra bağıra gelen, alarm zillerini çaldırtan, mertin dayanıp namerdin kaçtığı (namert burada kanser oluyor) ve onu görünce meydanın gümbür gümbürdendiği bir hekim. Erkan hocaya göre aldığımız nefes kanserojen, verdiğimiz nefes kanserojen, boş bulunup havaya saldığımız doğal gazı söylemeye ne hacet! Sürekli "dinle burayı" diye bağıran öğretmenler gibi heybetle kükrüyor, sarı saçlarımızdan biz suçluyuz çünkü. (Pardon, onu söyleyen Kayahan'dı değil mi?) Yaşamaktan biz suçluyuz yani. 

Bir de her şeyin ev yapımı ve doğal olanını bulmamız gerekiyor. Ne var bunda canım; evinizin bir köşesini üzüm bağı, öbür köşesini zeytinlik, öteki köşesini ekmek fırını, beriki köşesini kümes hayvancılığına ayırırsanız alın size dört köşe sağlık, dört köşe mutluluk. Radyasyon saçan televizyonlarınızdan ve hantal koltuklarınızdan lütfedip feragat edin artık. Size de iyilik yaramıyor. 

Canan Karatay
Elbette assolistler en son çıkar! Caps'lerin sultanı; ağzımıza her baklava götürüşümüzde kulağımızda çınlayan, Demokles'in kılıcı misali tepemizde sallanan suçlayıcı ses onun çıtırdak sesi! İslam inancına göre her insanın yanında "Kiramen kâtibin" melekleri vardır biri sağda, biri solda olmak üzere. Tutanak tutar gibi sağdaki melek sevapları, soldaki melek günahları an be an raporlaştırır ve biz öldükten sonra defteri kapatıp onu asıl sahibine teslim eder ya; Canan hocayı da biraz bu meleklere benzetiyorum. Özellikle soldakine! O, bu toplumun soldaki kâtip meleği: Pilav yedin; şekere döner. Şeker yedin; zaten eşittir zehir. Ekmek yedin; bittin sen oğlum! 

Sivri çıkışları ve hiçbir derneğe, kuruluşa, yerleşmiş düşünceye pabuç bırakmaz tavırlarıyla hayran sayısını gün be gün artırıyor. Tam bu noktada bir önerim var: 17 Ağustos depreminin akabinde Ahmet Mete Işıkara nasıl Türkiye'nin en seksi erkeği seçildiyse, şimdi de huzurlarınızda Türkiye'nin en seksi kadın adayı! Son derece ciddiyim, önceki yazılarımı takip edenler bilirler: Bana göre seksilik et meselesi değil; bir ruh meselesidir demiştim. Canan hocada da Don Kişotvari ruh fazlasıyla mevcut. En son jinekologlara savaş açmıştı; sırada kim var acaba? Benim gibi İngilizce okutmanları mı?

Son eylemi, bir oturuşta 71 adet zeytin yiyip üstüne bir bardak zeytinyağı içmek oldu. Bakınız; icraat demiyorum, eylem diyorum. Çünkü icraat, muhafazakar tonlayan bir sözcüktür (Anımsayınız: İcraatın İçinden). Eylem ise devrimcidir, anarşisttir. Canan hoca, zeytin üzerine sıkıcı bir basın açıklaması yapsaydı kaçımız kulak verecektik acaba? Zeytinin faydasını en devrimci biçimde böyle gösterdi; iyi de etti. 

Ocağına zeytin ağacı dikilsin be hoca! Beddua değil; tam aksine bu bir hayır duadır! Zeytin ağacı gibi uzun ömürlü olasın da, bizi ilaç şirketlerinin yatırdığı gaflet uykularından uyandırasın.


25 Aralık 2015 Cuma

Şarkıcılar - 1

Yazı öncesi uyarı: Okuyacağınız satırların yazarının aldığı tek müzik eğitimi temel düzeyde bağlama ve vurmalılar üzerinedir ve nota bilgisi ilkokul solfejini geçmemektedir. Müziğe ilişkin aşağıdaki yorumlar, bir dinleyicide oluşmuş uçucu izlenimlerden ibarettir.

SEZEN AKSU: İstanbul kadını
Eskiden TRT’nin radyo kanalında pop müzik saati bittiğinde ciddiyetle titreşen bir anons duyulurdu: “Hafif müzik dinlediniz.” Klasik Türk müziğinde “hafif” bir usuldür ve bununla ilgisi var mı bilmiyorum; fakat bu anonsu duyunca hep aklımdan şu geçerdi: “Ne yani, dinlediğim Sezen Aksu hafif kadın mı oldu şimdi?” Hayır, ne Sezen Aksu’nun kendisi, ne şarkıları hafiftir; tam aksine silindircesine ezip geçmiştir beni o şarkılar… Sezen Aksu İstanbul’dur kuşkusuz. Ben Eskişehir kızıyım, İstanbul beni gizemleriyle daima ürkütmüştür; fakat Sezen Aksu’nun şarkılarındaki İstanbul aşk şehridir, gitmelerin kalmaların mütereddit basamakları vardır orada. Vapurda rüzgâr püfür püfür yüzüme eserken “Ada vapuru yandan çarklı”dır. Sarışın erkekler zerre kadar ilgimi çekmediği halde “Gel gel sarışınım” hatırına sarışın birisine âşık olasım gelmiştir bir zamanlar. Hele “Karaağaç”… Gölgesinde az mı gözyaşı dökmüşümdür! Hangi birini saymalı; her şarkı düş gücümün bileyicisi, elimden tutup sayısız romantik komedi, dram, trajedi izletendir. Kimi sokulgan ve sıcacık, kimi zilli ve oynak, kimi asi, kimi ürkek; kısacası kadınlığın tüm halleri... Haldun Taner usta boşuna mı söylemiş: “Kadın deniz gibidir, bir dalgalı bir durgun”. Sezen Aksu şarkıları da dalgalandırıp dalgalandırıp durultuyor ruhumu. Bazen kabıma sığmıyorum; saraylar, hanlar, hamamlar, köşkler sahibiyim sanki, o derece hoşnutum kendimden! Bazen kaçacak delik arıyorum yalnızlığın sağanağından. Tıpkı "Yine mi güzeliz yine mi çiçek"teki gibi:

gece çok genç, arzular şelale
haber etsek o yare
gelse Bomonti'den
şereflendirse bizi
olsak teyyare

CEM KARACA: Şepkemin altındayım
Çok erkeksi, dikenli, sakallı bir ses… Sevda şarkılarında bile huzur vermeyen bir yanı var. Nidası var göğe ağan. “Nem alacak felek benim” derken adeta küfür uçurur talihine! “Raptiye rap rap”ta Özal’a, Demirel’e, “Netekim”e, 80’lerin cümle figür ve figüranlarına tabancasını ateşler. Ama benim gözdem: “Sen de başını alıp gitme”. Şarkıya başlarken “Beeeeeen!” diye öyle bir haykırışı var ki, sanki o giden kadının saçını bileğine dolamış kendine çekiyor! Sıkıysa terk etsin bakalım o vefasız kadın! Bir de son demlerinde Marksist kimliğinin ağırlığından soyunduğunda söylediği “Allah yar” nice ilahiden daha dokunaklıdır ve çalındığı-söylendiği mekanı hacmiyle doldurur. İyi ki varmışsın şapkasının kuytusunda şarkısını ünleyen adam…

ZÜLFÜ LİVANELİ: Kendi bestelerini mahveden zarif insan
Zülfü Livaneli benim için bir pişmanlıktır. Şarkılarını dinlediğim için değil; dinleyemediğim için. Şöyle izah edeyim: Babamın adaşı olan bu zat, ben çooook küçükken Eskişehir'e teşrif buyurmuştu. Babam da beni onun konserine götürecekti. Onun şarkılarıyla büyüdüğüm için çok sevinmiştim, e bir de baba-kız konsere gideceğiz; az şey miydi bu? Gideceğimiz akşam, çocukluk işte, ben konseri unuttum ve uyudum. Babam da beni uyandırmaya kıyamamış olmalı ki, konsere gidemedik. Yıllar geçti, bir türlü fırsat geçmedi elime bu adamı kanlı canlı dinlemeye. Eskişehir'e de seyrek geliyor. Ancak bir gün şansımız yaver giderse, babamı ben konsere götüreceğim. Bu kez o uyuyakalmazsa tabii! 

Bestelerinden bahsedecek olursam... Milyonların söylediği "Karlı Kayın Ormanı" (Söz: Nazım Hikmet) benim de en sevdiğimdir diyemeyeceğim (gıcıklık değil mi). Çünkü en sevdiğim değil. Hatta bana biraz çocuk şarkısı gibi geliyor! "Saat 4 yoksun" mu desem (Söz: yine Nazım Hikmet), "Yıkıcı bir aşk" mı desem (Söz: Cemal Süreya), "Çırak Aranıyor" mu desem (Söz: Refik Durbaş)... Seçemedim. En iyisi dinleyip siz karar verin. 

İcrası besteciliğinin çok altındadır yalnız. Kendi bestelerinin şarkıcısı olamamanın dramı vardır onda! Bazen detone olur, sesi kendi yazdığı notalara tutunamaz, düşüverir. Hele "Yaşamak" şarkısına bir başlayışı var ki... Tam bir fecaat! O ne ruhsuz söyleyiş, o ne acemi okul korosu donukluğu!... Şarkı hem sözleriyle, hem bestesiyle tam bir kitle şarkısı, dillerde marş olup arşa yükselebilecek bir çaptayken yörüngesinde dönüp durmuş... Ah ah... 

AHMET KAYA: Yaşarken cehenneme sürülmüş, ölünce devlet affıyla cennete dönmüş
Ülkemin şu çelişkisine gülmeli mi, ağlamalı mı: Birbirine kanlı bıçaklı düşman iki politik güruhun üzerinde istese de istemese de birleştiği ve büyük bir iştahla dinlediği yegane besteci ve şarkıcı... Silahını kabzasında tutamayan adam... Hayli protest, bir miktar arabesk. Şarkılarının pek çoğunun bestesi ona ait, sözleri şairlere. Şairlerden beslenmesi de onu benim için vazgeçilmez kılıyor. Düzenlemeler ona mı ait bilmiyorum. Bağlamayla onca damardan girişin ardından kemanlar, flütler niye o kadar inceden, çocuksu tınılamaktadır? Dinmeyen bir hasreti var, ondan olsa gerek. 

Şafak Türküsü... Saçlarına ak değil yıldız düşen, mahpushane kapılarında bekleşen analara güzelleme... Nevzat Çelik'in şiirlerini fazladan okutan bu bestedir ve Ahmet Kaya'nın aralara serpiştirdiği şiir okuyuşlarıdır işte! Besteleriyle hüzünlendirdiği yetmezmiş gibi, şiiri de iyi seslendirirdi rahmetli. Ahmed Arif'in "Uy Havar"ında "Muhammed İsa aşkına" derken sanki kadim kutsal bir metinle avaz avaz vaazına başlayacak gibi açar ağzını. "Birazdan Kudurur Deniz"in şiir okuduğu bölümlerinde "bu ilişkiler, bu zaaflar seni yiyip bitirir / seni yiyip bitirir / dirhem dirhem azalırsın" da deniz kenarında yükselen dalgaları dalgın dalgın seyrederken içsel hesaplaşmasını yapan bir adamın bıçak sırtı tedirginliğini duyarız. Halim Şefik'in "Balık Ağzı" şiirini "Kılıç Balığının Öyküsü"nde okurken Ruhi Su'nun epey etkisinde kalmış, coşkusunu bastırmış. Okyanuslara yaraşır taşkınlıkta akabilirdi oysa! 

Ahmet Kaya, eserlerinde kabadayıvari bağırıp çağırmalarıyla, utangaç sevgi cümleleriyle, terk edişleriyle, başkaldırmalarıyla yarına kalacak bir adamdır. Bu topraklarda çokça tartışılmış, çokça cezalandırılmış, hem alaşağı edilmiş hem gizliden kutsanmış, kendi trajik öyküsünün notalarla kuşanmış bir kahramanı ve anti-kahramanı... "O mahur beste çalar" ve ağlatır durur bizi...

(Son dönemdekilerden bir bonus) 
TOYGAR IŞIKLI: Dizileri reyting celladının ipinden alan adam
Yanlış okumadınız; reklamlarla ve baygın bakışmalarla neredeyse 3 saat boyunca ekranlara vasatlık kusan (bazen onun bile altında!) Türk dizilerini gitarının dokunuşuyla biraz olsun hizaya getiren, boşluklarını dolduran biri varsa o da bu adamdır. Senaryolarını, oyuncularını boş verin; bir zamanlar Kıraç’ın dizilere kattığı neyse bu adamın da yaptığı o! Müziğini bestelediği dizileri oturup izlemişliğim yoktur; fakat bestelerini mutlaka dinlemişimdir. Örneğin “Hayat gibi” çok anlamlıdır benim için. Hâsılı, dizileri değil ama seni severim duygusal dazlak!

To be continued... (Meali: Bu şarkı burada bitmez!)

5 Kasım 2015 Perşembe

Yaşlı başlı bir yazı

Etrafımdaki yaşlılar beni şaşırtıyor. Bu şaşkınlığımı kuşak çatışmasıyla filan açıklamaya girişecek değilim. Tuhaf alışkanlıkları, kemikleşmiş ifade kalıpları, hatta kimi zaman görgüsüzlük boyutuna sıçrayan yadırgatıcı davranışları var. Aslında ben yaşlı insanları seviyorum; bir gazetecinin deyimiyle onlar "ak saçlı delikanlılarımız"dır bizim. Bilgelikle tecrübeyi harmanlayarak yaşama canla başla sarılan delikanlılardan benim gibilerin öğrenecek çok şeyi var. Fakat bezgin ihtiyarlarda, onların söyleyişiyle, "kocamışlar"da keramet arayamam. Sait Faik bir öyküsünde "yalnızca namazlarını ve torunlarını düşünen ihtiyarlar"dan bahseder. Tıpkı kendi köşesinde olup bitenler haricindekilere yüz çevirenler gibi. Müzik dinlemezler, gazete okumazlar. Havadaki bir sineği kovar gibi ukdelerini, gerçekleşmemiş düşlerini elleriyle kovarken "Bizden geçti evladım." derler, pardon, ne geçti?... Renklere ambargo koyarlar; kırmızı yasak, yeşil yasak, mor yasak... Karaları bağlayıp otururlar. Düğün bayramda eğlenmek şöyle dursun, ağız dolusu gülmeyi suç sayarlar. Fazladan bir dakika yaşamaları onların kabahatiymiş gibi suskunlukta boğarlar zamanı. Elbette hastalıklar ve yılların katmerlenmiş dert yükü bir kamburdur sırtlarında ve sızlanışları sebepsiz değil. Fakat bir insanın ölüme kurulu bir çalar saat gibi pineklemesini aklım almıyor. 

Görgü perdesini yırtıp atan ihtiyarlara ne diyelim? "Zaten bir ayağım çukurda, sizinle ve kurallarınızla işim kalmadı artık ey dünyalılar" dercesine yerleri adeta tükürüğüyle kırbaçlayan ve akabinde gayet mağrur bir edayla camilere doluşanlar... Ya da bir şeyler yiyip içtikten sonra dilleriyle her şükrettikçe gastritli midelerine de gürültüyle şükrettirenler... Hayır, hayır, böyle yaşlanmak değil; büyümek ve olgunlaşmak farzdır bize.

65 yaş üstü yurttaşlara toplu taşım araçlarında ücretsiz ulaşım hakkı tanındığından beri Eskişehir'deki taşıtlarda kapasitelerinin çok üstünde bir yolcu kalabalığı var. Ve bu kalabalıkların çoğunluğunu bu yurttaşlar oluşturuyor. Eskişehir'deki öğrenci yoğunluğu da buna eklendiğinde tramvay ve otobüslerdeki tabloyu varın siz gözünüzde canlandırın. Fransız İhtilali'nin (bayraklı kadının ön safta yürüdüğü) o sembol tablosunu mu ararsınız, İstanbul'un fethini mi? Mecazi anlamda söylemiyorum, gerçekten "genci yaşlısı" her sabah cenge gidiyor! Etten duvarları kulaç atarak yaranlar, nezaketin her kılığını deneyip son çareyi şirretlikte bulanlar... O hengâmede koltuk kavgası, boş yer şamatası gırla. Böyle bir taht kavgasını Sultan Süleyman dahi görmemiştir! Nitekim bu tantanalara ne zaman şahit olsam, o kudretli hükümdarın "Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır" dizesi (ne ilgisi varsa?!) aklıma gelir ve gülümsetir beni.

Yer kavgası demişken, yıllar önce bir arkadaşımın taşıtlarda yaşlılara neden yer vermediğine ilişkin bir savunmasından söz edeyim. Özellikle yaşlı teyzeler için "Kurabiye canavarı onlar, kurabiye canavarı!... Ellerinde terlik çantalarıyla günden gelirler. Benim bütün gün pestilim çıkmış çalışırken, bir de onlara yer mi vereceğim?" dediğini dün gibi anımsarım. Haklı mı derseniz, kendince haklı görünüyor. Fakat kimin ev gezmesinden, kimin -sözgelimi- hastaneden yorgun geldiğini nasıl tespit edeceğiz? Kalbimizi temiz tutalım arkadaşlar. İster altın gününden gelsin, ister torununun yanından. Bizim enerjimizle onlarınki bir değil (95 yaşındaki yogi Kazım hariç). Varsın, biz fazladan yorulalım, vicdanımızı yormayalım. Uyur numaralarına, telefonumuzla ilgilenip dünyayı unutuyormuş ayaklarına yatmayalım. 

Bir de ibadetlerin boyunduruğuyla hareket alanlarının kısıtlanmasına hayıflanıyorum sevimli ihtiyarlarımızın. İbadet insanı arındırır ve kuş gibi hafifletmez mi? Nayır, nolamaz, bu diyarlarda ağır olan, molladan sayılıyor! Özellikle hacdan dönenlere "Sen hacısın şunu yap! Bunu giymek sana yakışmaz!" gibi toplumun dikte ettiği saçmasapan kanunlar silsilesi var. Bu noktada ben, Kütahya'nın saz ozanlarından Hisarlı Ahmet'in tavrını kendime kutup yıldızı belledim. Anlatılır ki, Hisarlı Ahmet, hacca gidip döndükten sonra da sazını çalmaya devam edince çevresindekiler onu kınamışlar sen hacca gittin, bırak artık sazı diye. Hisarlı Ahmet'in yanıtı epey kükreyişli: "Ben sazımla Allah'a sizlerden daha yakınım!"

İbadet ve kadere razı geliş, dini hükümler de, yaş ilerleyince dünyayla tüm alışverişi kesmek diye bir emir mi var da her şeyden elini eteğini çekmek kutsanıyor? Kaldı ki, kişinin inancının kalitesi ve gerçek kişiliğinin nabzı insanlar arasında, mücadelenin tam ortasında atıyor. Ve herkesin mücadele biçimi farklı. Hisarlı Ahmet de sazıyla belki bir sesi çıkmayının sesi, onun yarasının merhemi olmuştur, kim bilir?

Yaş almak güzeldir; fakat görgüsüz, nobran veya yılgın bir ihtiyara dönüşmeden olursa tabii. Yine de dile kolay, kapıda ölüm beklemekte. O eşiğe yaklaşmanın huzursuzluğunu, ilerleyen hastalıkların yıpratıcı törpüsünü asla yadsıyamam. Ancak herkes eninde sonunda bunu yaşayacak, kimsenin bu hususta ne eksiği ne fazlası var. O halde hüznüyle ama bir o kadar asaletiyle yaşanmalı bu süreç. Bu anlamda somut bir örnek görmek istenirse Yıldız Kenter'in baş rol aldığı "Hanım" filmini öneririm.

Bu yazının da sonuna geldik birlikte ey okuyucu; fakat ben, anlatıcı, biraz yoruldum. Şöyle bir köşeye geçip soluklanayım. (Yoksa yaşlanıyor muyum?) Seni de bu arada Türk şiirinin ölümsüz şövalyesi, hiç yaşlanmamış kaptan, Attila İlhan'la baş başa bırakayım.

ihtiyarlar balladı
onlara ün mü gelir bazı bir ses mi duyarlar
yumuşak bir kedere ufalır bakışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları
yorgun öksürükleri oturup kalkışları
       yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar
       her gece artık gitmek vaktidir sanırlar
       geçmiş günlerinden bir destek aranırlar
uysal bir gülümseme tek sızlanışları
idam mahkûmlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları

yolculuk sabaha mı yoksa akşam üstü mü
aylardan bu ay mı günlerden acaba ne gün
yılan gibi çöreklenmiş bu boğuk kördüğümü
çözebilirsen çöz çözememekten üzgün
kaç kere hesabını çıkarırlar bir ömrün
     şu yağmurlu güz dünyadaki son güzü mü
     bir daha yiyecek mi yediği şu üzümü
   ya uykuda giderse söylemeden son sözünü
ölmek var mı farkına varmadan öldüğünün
yılan gibi çöreklenmiş bu soğuk kördüğümü
çözmeye uğraşırlar çözememekten üzgün

bakılan her resim bütün bir ömrü saklar
ellerini kaldırsalar yıllar dökülüşür
birazdan yalıda sanki buluşacaklar
bir yerde saat çalsa o sevgili görünür
umut heykeli midir ay ışığı örtünür
       bir pencere açılsa unutulmuş şarkılar
       çocuk bahçelerinden nasıl yankılanırlar
       kalkan her vapurda giden bir yolcu var
gönderilen her mektup onları götürür
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
sabahtan akşama hergün kaç kere ölür


NOT: Bu satırlar yazılırken şair Gülten Akın'ın aramızdan ayrıldığını öğrendim. Bu haberi özellikle burada bildirmeyi bir ödev sayıyorum; çünkü yaşamın son anına kadar düşünerek ve üreterek var olmanın en "incelikli" örneği vücut bulmuştur onda. Ruhu şad olsun. 

10 Ekim 2015 Cumartesi

Sertifika koleksiyonerleri

Rahatsızlığım dolayısıyla sayısız hekim ve terapist gezmişliğim oldu. Birçoğunun beslendiği ekoller, akımlar ve sertifikalar olmuştur. Sertifikalar diyorum; zira bazılarının duvarları kaplayan gurur belgeleri beni biraz gülümsetmiştir. Eskiden, yani okullarda dağıtılan takdir-teşekkür belgelerinin bu denli ayağa düşmediği zamanlarda, kimi veliler çocuklarının varsa böyle belgeleri, çerçeveletip duvara asarlardı. Tıpkı bazı terapistlerin ya da koçların ofis duvarlarındaki gibi!

Şekerci vitrini misali renk renk dizilmiş sertifikalara göz attığınızda gördüğünüz ifade genelde şudur: Bilmem hangi tarihle bilmem hangi tarih arasında falanca eğitimimizi başarıyla tamamlayan Fişmanca işbu sertifikayı almaya hak kazanmıştır. İmza: Filanca.

Eğitimlerin süresine baktığınızda bir gün, bilemediniz 2-3 gün sürdüğünü görürsünüz. Hastalığın yıprattığı yorgun insan, teslim bayrağını çekmeye dünden razı; "Bu kadar kısa sürede bu kadar çok sertifika toplamış insanlar herhalde allâme-i cihan olmalı" yanılgısına kendisini bile isteye kaptırıyor. Hatta bazı uzmanlar, aldıkları her sertifikayla kartvizitine bir sıfat daha ekleyebiliyor. Aynı anda yedi-sekiz sıfatı bünyede toplayabilmek de zor iş olsa gerek! 

Her unvanın altını bu kadar kalın çizgilerle çizenler acaba hakkıyla altını doldurabiliyor mu? Bunu değerlendirebilecek durumda değilim. Ancak benim bir uzmandan beklediğim - muhtemelen pek çok insan da bunu bekler - keskin gözlem gücü ve olumlu tutumdur. Çarşı pazar gezmemiş, toplu taşım araçlarına hiç binmemiş, envayi çeşit insanın kaynaştığı yerleri bir laborant titizliğiyle incelemeyen ve en önemlisi insan insana, can cana sohbeti terapi odasıyla sınırlayan psikolog, psikiyatr, pedagog, vb. sınıfta kalmaya mahkumdur.

Bir önceki paragraftaki "vb." içine "koç"lar dahil edilebilir mi? Ne yalan söyleyeyim, bana tuhaf geliyor şu koçluk işi. Her konunun koçu türedi! Haberlerde en son yakaladığım bir "alışveriş ve makyaj koçu"ydu; çok şükür oraya kadar uzanmışlar! Yaptığı da şuymuş: Koç, koçluk talep eden kişiyle sözleşip alışverişe gidiyormuş ve o kişiye tavsiyelerde bulunuyormuş. Eh, o halde pek çok kadın birbirinin koçudur dense yeridir. (Bu durumda, kadın kadının kurdudur sözü de tarihe karışıyor!)

Aslında herkes biraz birbirinin koçu gibi bu ülkede. Akıl hocası. Nasihat en ucuz tüketim nesnesi! Egoyu uçuran bir şeyler var karşımızdaki insanı doldurmakta. Haydi bozmayayım, dalgasına taş atmayayım bana nasihat edenin diyorum, ama bazen o kadar yoruluyorum ki kafa sallamaktan! Karşımdakinin dili durur mu, bulmuş bedava dinleyiciyi, koçluğunun damak çatlatan tadını çıkarıyor!

Bir gün danışmanlık/koçluk içeren bir tanıtım konuşmasına davet edildik. Hatır gönül, ayıp olmasın, arada akraba var diyerek gittik. Zaten bizden başka da dinleyici yoktu. (2 kişiydik). Bedava dinleyici vaziyetindeydik yine! Bu, komedinin bir parçasıydı. Danışman/koç konuşmasında günümüz insanının iletişim kurmadığından yana yakıla dem vurdu, dakikalarca lügat paraladı. Komedinin diğer parçası; sonradan öğrendiğime göre bu arkadaş, bayramlarda zahmet edip yakınlarına telefon açmaktan kaçıyordu!

O halde neyleyim ben böyle koçu?! İnsanlardan emin olmak çok güç; kitaplara sırtı dayamak en iyisi! Kitaptan âlâ koç mu olur! Danışmanlık/koçluk bağlamında beni asla yanıltmadı, tuzağa düşürmedi kitaplar. Hele bir düşünün aradaki uçurumu: Cemil Meriç'in, Kemal Tahir'in, Gorki'nin, Shakespeare'in yanı başında bir saat geçirmek mi akıl kârı, yoksa yukarıda bahsettiğim sade suya tirit, lâf kalabalığını dinlemek mi? Kabul, biraz düz kafalıyım; hemen genelleme yanılgısına düşebiliyorum. Ama ben almayayım, alanlara da engel olmayayım. Koçluk yapanlara da "koçum benim!" diyerek bu yazıyı noktalayayım.

29 Eylül 2015 Salı

Taklitlerinden sakınınız

Nicedir beni rahatsız eden bir yanlışlıklar komedyası vardı ki, başkasını da rahatsız etmiş. Bir süre önce okuduğum bir haberde Semih Çelenk adlı bir akademisyenden bahsediliyordu. Çelenk, Can Yücel'e aitmiş gibi uydurulan ve internette dolaşıma sokulan şiirleri (!) derlemiş, uzunca bir *liste çıkarmış "Can Yücel'in Olmayan Şiirler" adıyla. Ve bunları içeren pek çok web sayfasına ve sosyal medya hesabına ulaşmış, sahiplerini uyarmış, fakat dinleyen kim?

Listeyi hazırlayanın ayrıca bir saptaması var benim de hep yaptığım: "İnternet kullanıcı ortamında okur düzeyi o kadar çocuksu algılanıyor ki, çok sağlıklı, emek ürünü güzel bir şeyler yazın ama biraz uzunca bir makale olsun üç beş kişi ancak beğenir, uyduruk bir laf yazın binlerce kişi beğenir. Budalaca, ahmakça bir şey!"

Gerçekten nedendir bu denli slogan avına çıkmamız? Yalnızca yazılanlarda değil; konuşmalarda da kestirip atmamız?! İnsanların sayfalarına bir göz atın; pek çoğu beylik lafların peşinde; daha havalı olanları "motto"larla tanımlıyor kendini. Uzun uzadıya yazılar okunmuyor; betimleme ve tartışma yok hiç. Trafikteki ruh halimize benzetiyorum bunu. Kırmızı ışıkta beklemeye nasıl tahammülsüzsek, biraz uzunca bir makaleyi okumaya veya ayrıntılı bir açıklamayı dinlemeye hiç sabrımız yok.

Haydi bunlara alıştım da, işin beni asıl rahatsız eden boyutu bu sloganların şairlere yamanması! Can Yücel, Mevlana, Nazım Hikmet, vs. adına uydurulanların sayısı belli değil. Karşımda olsalardı uyduranlara sorardım: Nedendir bu korkaklık? Yazdıklarınızın arkasında dursanıza! Üstelik gurur duyacağınız bir tablo var: Milyonlarca insan her gün okuyor, paylaşıyor şiirimtrak yazılarınızı. Hatta bazı ünlü tiyatrocular bile seslendirmiş onları; internette izlenme rekoru kırıyorlarmuş.

Ya okuduklarını şiir sananlar?... Bu ucuzluğa prim verenler?... Şiir yalnızca arabesk ağlayışlar, yılışık yakarışlar mıdır? Bu mu anladığınız şiirden? Aspendos tiyatrosunu restore ederken bembeyaz mutfak mermerinin kullanıldığı bir ülkede şiirin sahtesine de itibar çok olur elbet!

Sosyalist belediye başkanlarından, '78 kuşağının meşhur Terzi Fikri'sini bilenler bilir. Şimdi ben tutup "Dünü bugüne ekledim / Acıları acılara teğelledim" diye başlayarak Terzi Fikri adına bir dizeler silsilesi uydurup yaysam, bunu yutacak o kadar çok sözümona devrimci var ki! Ya da namaz üzerine Necip Fazıl'dan bir methiye! Bal gibi yaparım. İdeoloji hiç fark etmez; her yaştan ve dünya görüşünden insan, bahsettiğim isimler hakkında derinlemesine okumadıysa ve üstünkörü bilgilerle yetiniyorsa, gönül rahatlığıyla şiir diye okur ve paylaşır bunları!

İzleyici olarak katıldığım şiir dinletilerinde de benzer bir durumla karşı karşıya kalmak işten değil. Okullarda seyrettiğim dinletilerin neredeyse tamamı edebiyat veya Türkçe öğretmenleri tarafından düzenleniyor ve yine maalesef dinletilerin neredeyse tamamı sahte şiirlerden nasibini alıyor! Öğretmenler, öğrencilerin internetten indirdiklerini ya hiç denetlemiyor, ya da (eyvahlar olsun!) denetliyor da, bu şiirimtrak yazıların adı geçen şairlere ait olduğunu zannediyor.

Çalıştığım bir okulda da buna benzer bir "şiir dinletisi" yapılmıştı "tecrübeli" edebiyat öğretmenimiz tarafından! En pespayesinden cümleler ("Ölürsem mezarıma gelme!" gibi ölüm kusmalar); en sırnaşığından fon müzikleri; üzerine çiğ düşmüş güller, deniz kenarında elleri ayrılan sevgililerle dolu görüntüler... Klişeler pazarından seç beğen al... Her neyse, bir öğrencimiz "Nazım Hikmet"in olduğu iddiasıyla bir şiirimtrak yazı okudu. Alkışını topladı, sahneden çekildi. Dinleti bittikten sonra buruşuk yüzümle ve dilimdeki pas tadıyla salondan ayrılırken dinletinin teknik işlerinden sorumlu bir öğrencim beni durdurdu ve dedi ki: "Hocam bu şiir Nazım Hikmet'in mi gerçekten? Bana bir tuhaf geldi de!" Öğrencimin bilinciyle mi gurur duyayım, bunu fark edemeyen edebiyat öğretmeninin durumuna mı hayıflanayım?

Başka bir dinletide de öğrencilerin yanı sıra, konuk seslendirici olarak başka bir okuldan Türkçe öğretmenini davet etmişlerdi. Öğrencileri dinledikten sonra ister istemez beklentiyi yüksek tutuyorsunuz tabii. Ne gaflet! Genizden gelen ağlak bir ses ve şiirimtrak yazının nakaratı gibi olan "Ben seni hiç sevmedim ki" kısmının her tekrarlanışında biraz daha kamburlaşma... Öğretmen, sesiyle olmasa da, bedeniyle o bölümü epey vurgulamış oldu. 

Yeri gelmişken, dinletilerle ilgili bir meydan okuma: Sıkıysa müziksiz şiir seslendirmeye çıkın; şiirin zaten kendi iç müziği var! Müzik boğuntuya getiriyor şiiri, hele ses düzeni doğru düzgün ayarlanmamışsa. Ki genelde öyle oluyor. Müzik yer alacaksa da, usul usul akmalı, şiirin önüne geçmemeli. Aslına bakarsanız hiçbir iyi şiirin müziğe ihtiyacı yoktur! Bir heykelin incelenirken müziğe ihtiyacının olmadığı gibi! Alışılagelen bir davranış kalıbından başka bir şey değil, şiire müziğin eşlik etmesi.

Şiir dinletilerinden bunca söz açmışken, sessiz bir dinleti gibi her gün okurlarını karşılayan "Yurdumun Şairleri" köşesi var Posta gazetesinde. Başlık, her ne kadar yazdıklarını gönderenlere bıyık altından güler gibiyse de ve sahte kimlikler de barındırsa o köşe, en azından insanlar büyük şairlerin adını karıştırmıyor. Çok daha yiğitçe! Dürüstlüğüne dürüstler, fakat gönderilenler şiir ve gönderenler şair midir? Aspendos tiyatrosundaki mermer basamaklar tarihi ne kadar yansıtıyorsa...

*Listeye şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: http://semihcelenk.blogcu.com/internette-sahte-can-yucel-metinleri-semih-celenk-guncel-liste/11038398

21 Eylül 2015 Pazartesi

Kitap kokan insanlar

Bir ömre yüzlerce ömür sığdırmanın en kolay, ulaşılabilir ve ucuz yolu okumaktır. Bir güne onlarca insan ve mekân sığdırmanın yolu da kitap sayfalarından geçiyor. Kim istemez yepyeni insanlarla tanışmayı, bilinmedik yerlerde keşfe çıkmayı? İstemeyenler olduğu aşikar; buyurun aşağıdaki haritaya:



Açık maviden siyaha uzanan renk skalasında kitap satışı ve kitapçı sayısı temel alınmış. Açık maviyle gösterilen yerler en çok kitapçısı ve kitap satışı olan, "aydınlanmanın sürdüğü" illermiş. (Anadolu'nun bozkırında mavi bir mum gibi ışıldayan Eskişehir’imle bir kez daha gurur duydum!) Karartılan yerler ise kitabevlerinin yok denecek kadar az olduğu ve kitap satışında dibi boylayan kentlerimiz olarak ifade ediliyor. Çıkarılan harita doğru ve güncel ise vaziyet pek parlak görünmüyor.

Kararmaya yüz tutmuş bu kentleri, kitaplığı olmayan evlere benzetiyorum; bu evler beni hep yadırgatmıştır. Sahipleri de. Okumaya ihtiyaç duymamaları, çok bildiklerini sanma gafletinden geliyor. Eskiden gazete kuponlarıyla alınan ansiklopediler olurdu vitrinlerde hiç değilse. Evlerin salonlarında tek renk takım elbiseleriyle boy veren ciddi adamlar gibiydiler. Şimdi Hz. Google var! Zaten bir akrabamız şu cümleyi sarf etti ya daha ne olsun: “Bu kütüphaneler hâlâ niye var hayret ediyorum, Google’da her şey çıkıyor zaten!”

Derslerimde kitabını getirmeyen öğrencilerime "Kitapsızlar!" diye taş attığımda kâh gülerler, kâh hafiften bozulurlar; ama geriye dönüp bir daha bakın şu lanetli haritaya! Kitapsızlar kaplamış dört yanı. Ne yazık ki pek çoğu halinden memnun bir uykuda. Hem neme lazım dert edinmek; çünkü okurlar, derdi olan insanlardır Şah Hatayi'nin deyişindeki gibi: "Bir derdim var bin dermana değişmem!"

Nedir insanımızı kitap okumaktan bu denli bucak bucak kaçıran? Nedenleri en başta eğitim sisteminde aranmalıdır. Ancak benim gözlemlediğim birkaç yaygın bahane var:
Mavra 1: Zaman yok.
Türkiye’de en çok izlenen televizyon programı diziler. Bir dizi en aşağı 90 dk sürüyor. Üstelik her akşamını dizilere programlamış o kadar çok insan var ki etrafımızda. Hani vakit darlığı? Kaldı ki, hastanede sıra beklerken, otobüste, durakta, boş geçen derslerde kitap okumaya yine vakit var.

Mavra 2: Para yok.
Kütüphaneler ücretsiz!

Mavra 3: Kitaplar sıkıcı.
Her okur adayının hoşlanacağı bir yazınsal tür muhakkak vardır. “Ben tembelim” demiyorsun da, kitaplara çamur atıyorsun!

Bu palavralara sığınmayıp okuyan bireylerle okumayanlar arasındaki farkları burada tek tek sıralamaya hacet yok; hepsi malûm. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim bir örnek duymuştum kardeşimden. Üniversitede öğrenciyken Haluk Şahin'in bir söyleşisini dinlemiş ve ilginç bir önermesine şahit olmuş. Söylediğine göre düzenli okuyan insanların gözleri satır takipçiliğine alıştığı için estetik ve simetri algıları daha gelişkin hale gelirmiş. Bu nedenle çok okuyan toplumlarda kaldırımların bile düzgün olması hiç sürpriz değilmiş.

Yine buna ilişkin bir arkadaşın aktardığı, ODTÜ'deki yabancı hocalardan birinin Türkçedeki bir ifadeyi garip bulması: "Kitabın sonuna gelince biz kitap okuduk diyoruz, siz kitap bitirdik diyorsunuz!" Değişik bir tespit; sanki bilinçaltımızın dışa vurumu. “Hamdolsun bu kitabı da bitirdim” deyip yükümüzü sırtımızdan atmış  oluyoruz? Okuyanlar bile kitabı yük gibi görüyorsa, vay halimize!

Bir de sormazlar mı: “Bu kitapların hepsini okudun mu?” Bu soru kalıbı da ne hikmetse asla değişmez. Geçenlerde internet üzerinden evinin çalışma odasında canlı yayın yapan bir gazeteciye de kelimesi kelimesine aynısını sordular. “Yok yahu, işim olmaz! Ara sıra tozunu alıyorum, toz zerrelerinde yeni bir vitamin türü keşfedilmiş, kırışıklıklara iyi geliyor. Size de tavsiye ederim!” diye yanıt vermeli.

Böyle bir toplumda kitaplılarla kitapsızlar arasında bir ayrışma da kaçınılmaz oluyor. Bizzat yaşamışımdır bunu. Zorunlu temel eğitimin beş yıl olduğu zamanlarda Anadolu Liselerinde hem ortaokul, hem lise eğitimi alınırdı. Benim sekiz yıl boyunca eğitim gördüğüm okul, Eskişehir’in en başarılı üçüncü okuluydu. Öğrencilerin kitapsever olduğunu umarsınız değil mi? Öyle düşündüyseniz yanılıyorsunuz. Zekiydiler, zehir zemberek zeki ve çalışkan. Ancak nedense çoğunluğu dudak bükerdi kitaplara. Hiç unutmam, lise birinci sınıftayken bir arkadaşıma doğum günü hediyesi olarak Dostoyevski’nin "Suç ve Cezası"nı verdiğimde parfüm, takı, vb. hediyeleri tercih etmiş olan diğer arkadaşlar epey alaycıydılar: “Sevgi’den ne beklenirdi ki zaten?”

İşte böyle akranlar yüzünden ergenlikte sorgulamalar hiç bitmez; fakat kendimi sorgulamadığım, bir an bile tereddüte düşmediğim ve kimsenin beni yapmaktan caydıramadığı tek eylemim okumaktı! Onlar o cümleyi sarf ettiğinde ya da benimle dalga geçtiklerinde bile “Acaba?...” dedirtmedi bana kitaplar. Kısacası benim alamet-i farikam okumaktı.

Hediyeden söz etmişken, ailem dışında en fazla bir-iki arkadaşımdan kitap hediyesi almışımdır. Sayıları az da olsa o insanlara gönülden müteşekkirim. Fakat “birisi” var ki, yıllarca okuduğu, kıymet verdiği ve sararttığı şiir kitabını bana hediye etti ya, artık o benim kutsal emanetimdir. Devlet dairelerindeki gibi “Yangında ilk kurtarılacak” listem şimdiye değin olmadı; ama günün birinde hazırlayacak olursam, o kitap, listemin birinci sırasına çoktan sabitlenmiştir!

Öğrenciyken durum buydu da, öğretmen iken farklı mı? Ne münasebet! Eskiden çalıştığım lisedeki veli toplantısında çocuğunun hiç kitap okumadığından şikayet eden bir veliye sordum: "Siz kitap okuyor musunuz?" Yanıt: "Kuran okuyorum." Takip ettiği ayetlerin kaçta kaçını hayatına kattı, bilemem. İronik bulduğum, okuma eylemini Arapça Kuran hatim etmekten ibaret sanmasıdır.

Okumayı ve okuyanları bu kadar olumlamadan sonra gelelim durgun suları bulandırıcı bir soruya: "Okuyan insan, insanlığa yararlıdır" savı ve bunun karşıtı olarak "Okumayan insan, insanlığa yararlı değildir" diyebilmek mümkün mü? 

Birinci sav için, Ahmet Cemal'in yıllar önce okuduğum bir köşe yazısından hatırlayabildiğim kadarıyla tartışmalı bir örnek sunuyorum: Gündüzleri yüzlerce insan boğazlayan Naziler, akşam olunca nasıl oluyordu da iç huzuruyla Rilke'den şiirler okuyordu?! 

Birincinin karşıtı, öteki sav için bizden bir örnek: Aşık Veysel gözü görmez, okumaz yazmaz bir adam; ama paslanmaz bir gönül aynı zamanda. Sözlerinde tanrısal bir hikmet duyuluyor ve okumayan bir adamdan nasıl dökülebiliyor şu dizeler?!

Diyor ki dünya evvel su imiş
Oku anla dünya nedir ne imiş
Yükselenler bilgi ile büyümüş
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Allah'ın varlığı mevcut insanda
İlim akıl fikir sermaye sende
Çalıştır gemiyi otur dümende
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Hiçbir şey bilmezsen dik biraz kavak
Boş gezene derler serseri savak
Yumma gözlerini dünyaya bir bak
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

Veysel ne durursun herkes gidiyor
Zaman uymaz sen zamana uy diyor
Fen çok büyük kerameti yuduyor
Uyan bu gafletten uyuma yurttaş

O halde savı şöyle değiştirmeli; okuyan insan okuduklarını içselleştirdiği ve yaşamında olumlu yönde değişiklikler yaptığı sürece yararlı ve hatta daha iyi bir insan olabilir. Bizler Aşık Veysel değiliz sevgili okuyucum; tanrısal ilham ve hikmet sana bana şimdilik bahşedilmediğine göre gözümüz sapasağlam görürken okumalıyız. Kitap kokusunun üstüne sindiği ve ölümsüz satırların ruhuna işlediği insanlardan olmalıyız.




9 Ağustos 2015 Pazar

Fikret Otyam'ın ardından...

Kara gözlü ceylan hüzünlü Anadolu kadınlarının ölümsüz resmedicisi.
Fırçası güzel, kalemi güzel, apaydınlık ressam, yazar Fikret Otyam.
Susmaz ışıklar bıraktın bu diyarın tualine.
Seni de ışıklar kuşatsın ötelerde.
Ve gittiğin yerde Çukurova'nın destancısına da selamımızı söyle...