10 Şubat 2016 Çarşamba

Şubatın kaçıydı bugün?!

Bir 14 Şubat’ı daha savuştururken karikatürdeki adamın pişkin cevabı size de manidar gelmiyor mu? Kapitalizm karşıtlığı, tüketim ekonomisi, tüketici davranışları, arz-talep üzerine bir tartışmaya 14 şubatta hediye bekleyen herkesin karnı tok sanırım. Ben yalnızca, hediye almayışını hiçbir kılıfın altına gizlemediği için bu karikatürdeki adamın sevimli olduğunu buraya not düşüyorum! (Ha bu arada, "Önemli gün ve haftalar" listesine çoktan sokuşturulmuş olan Sevgililer Günü'nde her reklam panosuna, el ilanına güzelim ismimi karıştırıyorlar ya; biraz buna da bozuluyorum.) 

Ankara'nın Sakarya Caddesi'nden geçmiş olanlar bilirler oradaki çiçekçileri. Sevgililer Günü'nde o caddede Ramazan pidesi kuyruğu gibi kuyruklar oluşur. Üniformalısından siviline, gencinden yaşlısına pek çok erkek çiçek alma sırasının bir an önce kendisine gelmesini bekler. Bir 14 Şubat'ta akşamüstü oraya yolum düştüğünde kuyrukta bekleyen erkeklerin çoğunun bunaltısını, biraz da mesai bitimi yorgunluğunu yüzlerinde rahatlıkla gördüm diyebilirim. Yine aynı gün üniversiteden bir erkek arkadaşla sohbet ederken bana söylediği bir cümleyi unutamam: "Nişanlıma bugün çiçek götürmezsem burnumdan getirir!" O gün o arkadaşa ve kuyruktaki beyefendilere acımıştım gerçekten, şimdi de acıyorum ve zannediyorum yıllar sonra yine acıyacağım. Adamcağızlar onlara muhtemelen uymayan bir kalıba ite kaka kendilerini sığdırmaya çalışıyordu, hem de en sevdiklerinin zoruyla. 

Sevgililer ve eşler sanki çok içlerinden geliyormuş gibi uzun kuyruklara giriyor, çingenelerle bir çiçeğin döne döne pazarlığını yapıyor, yılın diğer günlerinde daha uygun fiyata alabileceği alelade bir pastayı o gün üç-dört katı kazıklanarak paketletiyor, şiire yakın durmadıkları için ancak internetten zevzeklik kopyalayıp yapıştırabiliyor. Ve bunların tümü bana çok gülünç geliyor. 

Bir kediden golden retriever gibi coşkuyla kuyruk sallamasını beklemek ya da bir beygirin kuğu gibi süzülmesini ummak ne denli doğaya aykırıysa birçok erkekten de romantik manevralar beklemek o denli onların doğasına aykırı gibi. İçinden gelmiyorsa adamın, somurtarak elini cebine atmasını beklemek niye? Ayrıca muhterem hanım kardeşlerim, madem toplumsal cinsiyet eşitliğine bunca meftunsunuz; 14 Şubat’ta acaba sizler de hediye alsanız mı erkek arkadaşlarınıza ve eşlerinize?

Aşık ile maşuğun arasındaki o paha biçilemez ilişkiye pahası çoktan biçilmiş nesnelerin, reklamların, tanıtımların, el ovuşturan alışveriş merkezlerinin girmesini aşkla bağdaştıramıyorum bir türlü. Hediye, sipariş üzerine nasıl alınır, gerçekten anlayamıyorum. Bazıları bunu öyle bir marifete dönüştürmüşler ki, onlar da beni anlamıyor: Alacak tabii, yapacak tabii... Yapmacık duran, gönülden dökülmeyen, takvime ve fiyat etiketlerine bağlanmış sevgi gösterileri... Ama çoğunluğun bunlardan gocunduğu yok. Sevdiklerine hediye almak, kişiyi mutlu eden bir alışkanlığıysa can baş üstüne, edecek lafı olmaz kimsenin. Fakat onların haricindekileri ise "Abdurrahman çelebi"den saymak gerekiyor galiba. Hoş görünmeye çabalayan, çabaladıkça çuvallayan...

Yıllar önce izlediğim Bir Demet Tiyatro'daki Mükremin karakterinin eski sevgilisi Mükremin'den ayrılınca Tankut adında uyuz mu uyuz, ekşi suratlı, kılkuyruk bir entelin sevgilisi olmuştu. Adam, entelektüel olamayacak kadar entel: Top sakallı, elinde pipoyla gezen, mahalle sakinlerini ve bazen sevgilisini aşağılayan, karikatürize edilmiş bir karakter. Kız arkadaşına doğum gününde "Felsefenin Başlangıç İlkeleri"ni hediye etmişti. Kız, kenarın dilberi olarak, tahmin edileceği üzere hiçbir şey anlayamamıştı kitaptan. Hediye mi, işte sana hediye! Adam kendi meşrebince ancak bu kadarını yapabiliyor. 

Şu karikatürdeki adamın da hastasıyım, aslını hiç inkar etmiyor:
Çok şükür bu kadar kaba bir insanla muhatap olmadım bugüne kadar; fakat benim yaşadığım durumlar da değişik! Şiire yakınlığımı bu sayfanın müdavimleri biliyor. Sevdiğim, kendimi yakın bulduğum insanlara şiirle yaklaşırım. Ancak çoğu kez umduğum çapta olmadı karşılığı. Örneğin birine çiçek götürmüştüm, yanına da o çiçekle ilgili bir şiir iliştirmiştim Edip Cansever'den. Şiiri okudu ve donuk bir ses tonuyla "Bu şiirde ne demek istendiğini tam anlayamadım" dedi. (Cam kırılma ses efekti gelsin!) Oysa E. Cansever'in pek çok şiirine kıyasla gayet anlaşılır bir şiirdi o! Ne tatsız bir durum: Gülünmeyen bir fıkrayı açıklar gibi bir de şiir açıkla! Ve buna benzer birkaç vaka daha... Hal böyle olunca ben de artık hoşaftan anlamayanlara sunmuyorum şiir miir. Onlara kızdığımı sanmayın, az önce dediğim gibi, atın kuğuluk taslamasını beklemek, yetmezmiş gibi bunu beceremediği için ata öfkelenmek yersiz. Bir televizyon programında da bir psikolog, doktor arkadaşıyla sohbet ederken aynı dertten muzdaripti. Psikolog, benim erkek versiyonumdu adeta: "Şiir okumayı çok severim; fakat bugüne değin kız arkadaşlarımla şiir paylaştığımda karşılık alamıyorum!..." (Adaletin bu mu dünya?)

Bu müstesna gün (!) münasebetiyle gene hediye konusuna dönersek, kimi arkadaşlarım bana kızıyorlar; erkeklerin pinti tarafını tutuyormuşum, onların işine gelen şekilde düşünüyormuşum gibi geliyor onlara. Oysa kimsenin tarafını tuttuğum yok; insanlar doğal davransın, aşkı para savurmaya indirgemesinler. Ondan ötesi benim için Orhan Veli'nin gamsız dizelerindeki gibi: "El konuşur, sevişirmiş; bana ne?"

Sevdiğine sarılınca ya da onunla gülüşünce insan vücudu oksitosin (bir çeşit mutluluk hormonu) salgılarmış. Zoraki satın alınmış hediyeler yerine, bir kucak oksitosini tercih ederim. Sıra beklemek yok, pazarlık yok, "pamuk eller cebe" yok. Şövalyelik devri kapanalı zaten çok oldu. Dizlerinin üstüne çöküp ilan-ı aşk edenler genelde fotoğraf stüdyolarında fotoğrafçıya poz veren gelin-damatlar ya da sosyal medyada evleneceklerini duyuranlar oluyor. Tanıdığım tek harbi şövalye Don Kişot'tur, o da Dulcinea'sına kavuşamadan hayata gözlerini yumdu zavallı! Yani demem o ki, senin için en sevgili (eşin, sevgilin, çocuğun, annen, baban, kardeşin, arkadaşın vs.) sağsa ve yanındaysa (bak ne kadar şanslısın), bırak tırışkadan tek tip sevgi gösterilerinin göz bağlayıcılığını. Ona ve kendine 365 gün oksitosin hediye et. Takvime bakıp da bugün ayın kaçıydı, bilmem ne gününe kaç gün kaldı, acaba hediyeyi internetten alıp falanca kampanyadan faydalansam mı diye hesaplara düşmeden...

7 Şubat 2016 Pazar

İki kitap bir hüsran

İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı? (Nihat Genç)
Nihat Genç okurun suratına taş atan deli bir Karadenizli yazardır. Karadeniz gibi taşkın, dalgalı, köpüklü; Karadeniz’i iliğine kemiğine kadar yaşar ve yaşatır. Aynı zamanda çok etkili bir söz ustasıdır. Oflu hoca fıkralarını, ilginç Kızılderili öykülerini ondan dinlemeye doyum olmaz. Birikimi hayranlık uyandıracak derecede bir genişliğe yayılır: Felsefeden hukuka, mimariden coğrafyaya, tarihten psikolojiye dek. Yazıları ve konuşmaları da pervasızdır, çatmadığı kişi ve kuruluş yok gibidir. “Bu topraklar…” diye söze başlar ve bu topraklara ait olmayan, onun ruhunu taşımayan, ona zarar veren kim olursa olsun acımaz, taşlar. İşte bu bağımsız duruşundan ötürü Nihat Genç öz be öz “bu toprakların yazarı”dır ve ben bu yazarı çok sevdim. Özellikle “Edebiyat Dersleri” ve “Karanlığa Okunan Ezanlar” tekrar tekrar okuduğum, hangi satırların altını çizmişim, nerelere not düşmüşüm diye göz gezdirdiğim kitaplardır. Böyle olunca Genç’in ilk romanını okumayı da merakla bekledim ve romanı büyük beklentilerle okudum. Ancak sonuç = tam bir hüsran.

Kitap, son yıllarda zenginleştikçe kudurganlaşan; yükseldikçe yasa, ahlak, erdem tanımayan, “Şefaat ya Resulullah”ı Evliya Çelebi misali şaşırıp “İnşaat ya Resulullah”a döndürmüş son model İslamcıların namuslu bir adamı nasıl delirttiklerini anlatıyor.

Açılış, bildik Nihat Genç tasvirleriyle başlıyor. Karadeniz bölgesinde bir sel felaketi ve onu takip eden heyelan, çok etkileyici satırlarla aktarılıyor. Okuyucuyu kayan toprağın, çamurun, dağılan cesetlerin arasına savuruyor. Ne var ki, ilerleyen sayfalarda roman karmakarışık bir hal alıyor. Ana karakter Erol, ne zaman çay ocağı işletir oldu, ne ara o İslamcı gruplara karıştı, Erol’un yüzü gözü, -Karadenizli olması dışında- kişiliği belirsiz.

Hele diğer karakterler… Romana öylesine yapıştırılmış, yamanmış gibi duruyor ki. Hepsi Genç’in öfkeli fikirlerini bağırması için birer araç; örneğin Aysun, yazarın dişi gölgesi. Karakterler yazara ağır zincirlerle bağlı, onun ağzından konuşup onun izin verdiği ölçüde kımıldanabiliyorlar. Dolayısıyla hiçbir derinlikleri kalmamış, eylemleri ve söylemleri slogan düzeyinde kalmış. Yani ben roman okur gibi değil, Genç’in söyleşi programını izler gibi hissettim. Oysa oradaki cemaatin baş adamlarının bile kendine özgü tarafları olmalıydı. Genç, hepsini aynı kefeye doldurmuş, iradelerini tek bir şeyhin, gücün, topluluğun emrine vermişler diye hepsini aynı sığlıkta yüzdürmüş. Bu, bilinçli bir tercih diye düşünüyorum. Fakat en azından Bahri abi karakteri üzerinde daha fazla çalışılabilirdi. Karakterlere ilişkin tek olumlu not, Suriyeli kadın Dua’nın güzelliğinin kartal metaforu üzerinden betimlenmesiydi. Dua’nın geçtiği bölümleri imrenerek okudum. Onun haricinde kurgu da sarsak, kitabın sonu havada kalmış.

Nihat Genç gibi güçlü bir yazarın bu kitabı neden toparlayamadığının iki nedeni olabilir:
1. Yazar, alıştığı deneme üslubuyla roman yazmaya çalışmış, ancak kotaramamış. Bunca yıl deneme ve kısa öykü tadında yazılar yazdıktan sonra romana sıçrayışında tutunamamış, yere kapaklanmış.
2. Kitap aceleye getirilmiş. Sanki yazar, “dönemin ruhunu sıcağı sıcağına yazayım, öfkelendiklerime öfkemi haykırayım, benimle aynı düşünenlerin hislerine bir an önce tercüman olayım” niyetiyle kaleme sarılmış, ama kitap tam pişmeden ocaktan alınmış yemek gibi servis edilmiş.

Kuşkusuz her kitap gibi, bu kitapla ilgili de okurların çeşitli olumlu-olumsuz yorumları var. Ancak haksızlık yapılan noktalar düzeltilmeli:
1. “İnanan insanlara hakaret ediliyor.” Asla! İnananlara değil, tüm benliğini, aklını, ruhunu, yaşama coşkusunu silikleştirip iktidara oynayan bir güruha teslim edenlere verip veriştiriliyor. Kaldı ki, Müslümanlıkla ilgili Nihat Genç’in göz yaşartan konuşmaları ve yazıları çok.
2. Şu yoruma çok gülmüştüm: “İğrenç küfürler ve tasvirlerle dolu olan bu kitap b.k kokuyor.” Evet, Nihat Genç yeri geldi mi küfürden sakınmayan, kalemini b.ka batıran bir yazar. O tasvirler, yazarlığına halel getirmez, delil oluşturur ancak. Herkes hoşlanmayabilir kitaptaki tuvalet tasvirlerinden; ama ben sağlam bir okurun okuduklarından çıtkırıldım bir edayla irkilmesinden, hemen kendisini geri çekmesinden yana değilim. Bir yazar, yaşamın içinde tiksindirici, grotesk, insanlık onuruna aykırı ne varsa, yazması gerekiyorsa edebiyat estetiğine yaraşır biçimde yazmalıdır. Bir mezarlığın yanından geçerken ıslık çalıp, şarkı mırıldanıp veya Fatiha okuyup korku bastırılınca o mezarlık buhar olup uçmuyorsa, yazarın bir gerçeği yok sayması da o gerçeği yok etmiyor. Yazar, okurun burnunu b.k çukuruna sokabiliyorsa, evet, o sıkı bir yazardır.

Kısacası, bu kitabın Nihat Genç’in yazarlık kudretini hakkıyla yansıtamadığını düşünüyorum. Başka romanlar yazar da durum değişir mi, bekleyip göreceğiz. Ama şimdilik şu kadarını söyleyeyim, Nihat Genç’i ilk kez okuyacaklar için iyi bir başlangıç değil.

Veronika Ölmek İstiyor (Paulo Coelho)
Bu kitap benim için hüsran bile sayılamaz, çünkü hiçbir beklentiyle elime almadım. Coelho okumaya dahi niyetim yoktu, ta ki öğrencim bana bu kitabı hediye edesiye kadar. Çok satan yazarlara mesafeliyimdir. Zamanın dalgaları kitabın değerini ve kalıcılığını aşındırır mı aşındırmaz mı, onu görmek için beklerim biraz. Zaten zaman fukarasıyım; bir romanı sırf kalabalıklar okudu diye bir dünya ya da Türk klasiğine ayıracağım vakti ona vakfedemem. O nedenle “Simyacı”yı bile okumamışken bu kitap sürpriz yumurtadan çıktı. Ve tahmin ettiğim üzere bende hiçbir iz bırakmamayı başardı! Şuna hep inanırım: Her okur, her kitabın talibi değildir. Ben de bu kitabın talibi değilim. Altı çizilesi, yarına kalası tek bir cümlesi olmalıydı benim için. Bu kitabı okuduktan sonraki ben, okumadan önceki ben’den bir damla farklılaşmalıydı. Derinlikli bir bakış, bir içgörü, göz alıcı bir betimleme?... Yok. Ama “Bunlar beni ırgalamaz. Ben şezlonguma uzanır, denizin ve güneşin tadını çıkarır, içeceğimi yudumlarken elim boşta kalmasın” diyenler için okunabilir bir kitap. Yoğun değil, akıcı. Çevirisi temiz; çekap, trubadur gibi kulak tırmalayan bir-iki sözcük dışında.

Kitap, Balkanların parçalanma sürecindeki Slovenya’da intihar girişiminde bulunup ölümün sınırına yaklaşmışken kurtarılan ve akıl hastanesine yatırılan Veronica’nın öyküsünü anlatıyor. İyi koşullarda yetişmiş, dilediği erkekle gezmiş tozmuş güzel bir genç kadın, akıl hastanesinde kendisi gibi insanlarla karşılaşır ve orada yeni farkındalıklar geliştirir. Kitabın iletmek istediklerinden biri şu: Kasmayın kardeşim! Ölümlü dünyada kendiniz olun. Deli diye adlandırılanlar, kimseye aldırmadan kendi hayatını yaşayanlardır.

Karakterlerin hepsi çevresine ayak uyduruyor görünürken köşeye sıkışmış ve çıldırıp soluğu tımarhanede almışlar. Hepsinin maddi durumu iyi, hepsi kariyer sahibi, dışarıdan bakıldığında rahat yaşayan insanlar. Ama rahat batmış (!) demek ki. Hepsi hayatını sorguluyor, ancak sorgulamaları ve çıldırmaları yüzeysel kalmış. Yani gerçekten “rahat batmış” yanılgısına sürükleyebilir okuru. Bir insanın çıldırması, dile kolay, daha karanlık anlatılabilirdi. Sayıklamalar, kâbuslar, ne bileyim, terlemeler, vb. daha yoğun katılmalıydı ki, karakterler “Bu hayat çok sıkıcı. Dur bir tımarhaneye gidip geleyim” diye düşünmüş hissi yaratılmamalıydı. Dolayısıyla karakterlerin hiçbiri başlı başına ayrıksı değil, hepsi birbirine benzemiş çıkmış. Farklı olan bir Dr. İgor var, o da doktor olduğu için. Zedka karakterinin niye romana girip çıktığını da anlamadım. Bir de ara sıra Balkanların parçalanışından bahsedilmesinin olay örgüsüne kattığı hiçbir şey yok. O halde niye o yıllardan dem vuruluyor, manzara olsun diye mi?

Kitabın sonu da şaşırtmıyor insanı. Onca sayfayı esneyerek çevirdikten sonra bari finalde esaslı bir şamar yiyeyim de Coelho’yla dalga geçtiğime geçeceğime pişman olayım dedim, ancak nafile. Kitabın kapağı nasıl sıkıcı bir griye boyandıysa, kitap da benim için hastanede sıra beklemek kadar sıkıcı oldu. Neyse, en azından Coelho okumadık demeyiz.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Dile gelen taşlar

Yukarıdaki satırlar Stefan Zweig'in "Satranç" adlı yapıtından. Acemi bir satranç oyuncusu olmama karşın satrancın çekiciliğinin sayfalara sinmiş halini es geçmem olanaksız. 

Bana göre ise satranç sessiz bir meydan muharebesi gibidir. Yalnızca oyuncunun beyninden komuta edilen bir takım ruhunu gerektirir. Hiçbir taş başına buyruk hareket edemez; bedeli ağır olabilir! Aşağıda muharebeye hazır biçimde konuşlanmış iki takımdan kareler görüyorsunuz. Dimdik duruşlarında fırtına öncesi sessizlik ve gerginlik var.



Bilmeyenler için rehberlik hizmeti: Üstteki fotoğrafta soldan sağa doğru ilerlersek en sol köşedeki kale, yanındaki at, sağındaki fil, onun yanındaki vezir (şahtan sonra en kıymetli taş), gürül gürül sakalıyla kasılan şah ve yine sırasıyla fil, at ve kale olarak ilk sıra tamamlanıyor. İkinci sıradakiler erler ya da (sevmediğim adıyla) piyonlar.

İki er çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane:


Rivayet odur ki satrancı bulan bilge kişi bu oyunu ülkesinin hükümdarına öğrettiğinde hükümdar oyundan o denli mutlu olmuş ki bilgeyi ödüllendirmek için masalların malum cümlesini söylemiş: "Dile benden ne dilersen!" Bilgenin hükümdardan istediği, satranç tahtasının her karesine bir önceki karedekinin iki katı buğday tanesi koyulmasıymış. Hükümdar, bu isteği gülümseyerek karşılamış; ne varmış ki o karelere buğday yerleştirmeye. 1. kareden başlayarak 1 buğday, 2.sinde 2 buğday, 3.sünde 4 buğday, 4.sünde 8 buğday, 5.sinde 16 buğday, 6.da 32, 7.de 64, 8.'de 128 derken ilk sıra tamamlanmış. Gelgelelim sonraki karelerde rakam büyüdükçe büyümüş, iş zorlaştıkça zorlaşmış. Zira satranç tahtasında toplam 64 kare olduğundan her kareye bir öncekinin iki katı buğday tanesi koymaya ülkenin buğday stoklarının yetmeyeceği görülmüş. Bu kıssadan hükümdar nasıl bir hisse çıkarmıştır bilemiyoruz. Ama bilgenin hükümdarı fena halde mat ettiği aşikar!

Söylenceden konu açılmışken yukarıda fotoğraflarını paylaştığım satranç takımı lületaşından yapılmıştır ve onun efsanesini de paylaşmamak olmaz: Çobanın biri koyunlarını otlamaya bırakmış dinlenirken yanında ansızın akça pakça, ahu gibi bir kız belirivermiş. Genç adam vurulmuş kıza, tam elini uzatıp dokunacakken kız toprağın altına girip kaybolmuş. Çoban, kıza ulaşma umuduyla toprağı hırsla deşmiş, deşmiş, deşmiş. Deştikçe kızın beyazlığında taşlar çıkmış yerden. Çobanın gözü taş mı görür kara sevdadan; günlerce toprak altında aramış kızı fakat bulamamış ve kıza kavuşamadan yerin metrelerce derinliğinde hayatını kaybetmiş. İşte o sevdalı çobanın çıkarttıkları, bugün lületaşı dediğimiz o bembeyaz taşlarmış.

Lületaşı satranç taşlarının tasarımında zanaatkarların hayal gücü ve ustalığı devreye giriyor. Kimi basit, plastik satranç takımları öyle çirkin ve ruhsuz yapılıyor ki, onlarla insanın hiç oynayası gelmiyor. Ama lületaşının asaleti ve ruhu var. Şahın sakalından atın yelelerine, vezirin başlığından filin hortumuna dek tüm göz alıcı ayrıntılar taşa nakışlanıyor. 



Lületaşı Türkiye'de yalnızca Eskişehir'de çıkartılıyor, bunu biliyor muydunuz? Yerin metrelerce altındaki yataklardan elde edilen bu taşa "beyaz altın" ya da "deniz köpüğü" de deniyor. Lületaşı ustalarını bu taşı işlerken birkaç kez izlemişliğim vardır; özel bıçaklarıyla sanki bembeyaz bir soğan ya da turp soyar gibi taşı hamlığından sıyırıp ince ince dokurlar, donatırlar, oyarlar. Hızlı çalıştıkları için dışarıdan çok kolay gibi görünse de hata kaldırmayan bir zanaattır lületaşı işlemeciliği. Bu zanaatin yelpazesinde sadece satranç taşları değil, akla gelebilecek her nevi süs eşyası, biblo, takı, pipo gibi eserler bulunur. Mesela şu da benim çok sevdiğim baykuşum. Mağrur duruşuna, asabi bakışlarına, çizgi çizgi işlenmiş tiril tiril tüylerinin ve pençelerinin inceliğine hayranım. Onu görür görmez çarpılmam bundandır. Biraz sert tabiatlı olduğundan çalışma masamda bana habire disiplin telkin ediyor.

Gümüşün hafif kararmışı gibi lületaşının da hafif sararmışı makbuldür. Dolayısıyla karbeyaz ürünlere temkinli yaklaşmamız gerektiğini söyler ustalar; çünkü piyasada lületaşı diye yutturulan alçıdan yapılma ürünler varmış. O nedenle Eskişehir'e gelindiğinde lületaşı satın almak için Odunpazarı'ndaki Atlıhan Çarşısı'na uğramak en sağlamı. Belki ustası onu işlerken canlı canlı görme şansı da doğar. 

5 Şubat 2016 Cuma

Onat Kutlar ile 1 dakika

... Açın gözlerinizi, burnunuzu dikin ve kulak kesilin: Çürümeyi duyuyor musunuz? Siz başka türlü görseniz de şu çok yaşlı toprağımızda her günün tufanından artakalan sayısız şeyin kokuştuğunu, çürüdüğünü biz biliyoruz. Nereye gitseniz yalan ve ikiyüzlülükle dokunmuş halıların üstünden geçiyorsunuz. Ama bir koku, dayanılmaz bir koku gelmiyor mu burnunuza? Kırbacın rüzgârı, uykunun sisleri ya da altın varaklar kapatabilir, dağıtabilir mi bu pisliği? Çocukların sessizce geleceğin denizlerine kürek çektiklerine bakmayın. Ayakları geçmişin ağır zincirleriyle yeniden bağlanıyor. Bilginler gittikçe küçülen kurtlar gibi kendi kitaplarının ciltleri arasına gömülüyor. Kendi kuyruğunu yiyen bir masal hayvanı gibi ağır ağır ölüyor yaşam. Ortalıkta dolaşanlar yalnızca çerçiler ve tacirler. Çürümeye yüz tutmuş bir meyveyi elden ele dolaştırıyorlar. 

Bütün bu olup bitenlerde sorumluluğumuz yok mu? Elbette var. Ama niçin susmak zorundayız? Sunduğunuz meyve yeni değil. Çünkü daha dalındayken ölümle lekelendi. Çürüyor ve düşecek. Bunu görüyor ve söylüyoruz.

Üstelik umutsuz da değiliz. İsterseniz diyalektik düşünün, isterseniz başka türlü. Çürüyen meyveden çıkar yeni ağaçların tohumu. Doğa'nın da insanın da gençliği bu yüzden muhalif'tir. Ve sizin "hayallerinizin bile ulaşamıyacağı" yepyeni bir yaşam oradan doğar. Saydam bir takvime bakar gibi alçakgönüllü, ama dürüstçe görüyoruz bunu. Ama neden susmak zorundayız?

Biz ekin adamlarıyız. Hiçbir zaman ne ekip biçtiklerini anlamadığınız, anlamak istemediğiniz çiftçiler. Öldüğümüzde karnımızdan kırk tane "gelecek yıl" çıkar ama gene de ayağımız yeryüzünde, topraktadır. Tanrıyla hesaplaşırız. Ama yitirmeyiz yeryüzüne, insana olan inancımızı. Bu yüzden geçer gider tanrılar ama biz kalırız. Hakir ve aciz kullarıyız halkın, padişah değil geda'yız. Ama gerçeği görür ve söyleriz. Sözün kılıcı kendi boynumuzu kesse de. Kördüğümü bir "can" sözüyle hallederiz.

Onat Kutlar - Yeter ki Kararmasın ("Mektupların Sonu" bölümünden)

1 Şubat 2016 Pazartesi

Kütüphaneler: Hayaller ve gerçekler

Olup olacağı şu kadarcık bir kitaplığım var, evime gelen pek çok insan şaşırmadan edemiyor: Bu kitapların hepsini okudun mu? Bir de konuklarımın merhametli anlarına denk geldiyse gözlerime bir acıyorlar ki sormayın gitsin. Oysa gözlerim gönüllü bekçisi satırların ve okumak gönle şenlik, zihne ziyafet...

Yer sorunu var üstelik. Dolayısıyla kendime artık sadece şiir kitabı alabilecek kadar kota tanıdım. Şiir okunup bitirilmeyeceği için diğer türde kitapları kütüphaneden veya kardeşimden ödünç alarak da kısmen idare edebiliyorum.

Yerim dar olabilir; ama düşleri de böyle üç dolaba bir odaya sıkıştıramayız ya. Şu daracık odadan uçup ağzımın suyunun aktığı kütüphaneleri gezeyim biraz. 

Aşağıdaki fotoğraf Cincinnati Kütüphanesi'nden (ABD). Kasvetli gibi dursa da nasıl nefis kitap tozu kokuyordur orası. 































İrlanda'daki Trinity College kütüphanesi. Nice Van Gogh tablosundaki sarıları aratmayacak güzellikte bir ışığı var.
İhtişamlı kütüphane arayanlar Prag Milli Kütüphanesi'ne gitmeli herhalde. Fakat paspal da girilmez ki oraya, kotla oturulsa sırıtır!















Ülkemizden bir kütüphane, ODTÜ kütüphanesi. ODTÜ'nün yemyeşil yerleşkesi üzerinden Ankara'nın tepelerini gözleyen manzarası muhteşemdir bu arada.














Ben kalender insanım; bu kütüphanelerden birini mülk edinsem yeter, hepsini istemiyorum. Abartıyor muyum? Hayaller söz konusu olunca abartı kelimesinin hiçbir hükmü kalmaz. Olmayanı olduran, gülmeyeni güldüren, kavuşulmayanı kavuşturan, iyileşmeyeni iyileştiren canımın içi, gözümün nuru hayaller... Üstelik mübalağa (abartı) en sevdiğim söz sanatlarından biridir. Sehl-i mümteni gibi kaçak güreşmez mesela!

Biraz daha gerçeğin sınırlarında gezinirsem hayalimdeki evin hayalimdeki kitaplığı şöyle de olabilir:






















Bu fotoğraftaki gibi bir odada sevdiklerime ikramlarda bulunup onlarla gündelik hayatın dedikoduları ve mızıklanmalarından uzak sohbetler etsem, "ölsem eksiksiz ölürdüm"...

29 Ocak 2016 Cuma

Robin Hood Müslüman mıydı?

Bu başlıklar çok satar, böylesi tartışmalar hararetlidir: Robin Hood gizli Müslüman mıydı? Ağaları beyleri protesto eden Köroğlu Protestan olmasın?! İkisi de haksız kazanç sahiplerinden alıp fakire dağıtıyordu, kim daha fazla Müslüman? Demirel mason muydu? Hitler sünnetli miydi?

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir ara Mihverlerle yakınlaşan Türkiye'de yükselen Hitler yanaşmalığı yıllarında halk arasında birtakım tevatür yayılırmış: Hitler sünnetliymiş! Şimdi bu gülünç gelse de, herkesi kendimize benzetme arzumuzu ne güzel özetler. Seneler geçse de öz aynı; yalnızca kabuk değişiyor.

Çoğunluğun isteği her daim aynı paslı kapıya yığılıyor: Benim dışımdakiler benim gibi olsun, "biz" olacaksak bu mutlaka "haklı ben" halkasının etrafında kümelenmeli. Benden olsun, bizden olsun, bana ve bize benzesin. Benzerse ne âlâ, ancak o zaman o kişi ve onun görüşleri doğrudur. 

Bu "bizist" kalabalıklar içinde hakikat arayıcılarının yalnızlığı galiba en göze çarpan hakikat! Hakikat arayıcıları asla bulucu değildir; çünkü hakikat, bulundukça tekrar bir sır perdesinin ardına gizleniveren kıvrak bir hatun kişi gibidir. "Hah yakaladım onu" derken sımsıkı kavradığını sandığında, hoop, o çoktan karanlıklara süzülmüş ve yine seni bambaşka sorularla ve arayışlarla baş başa bırakıp gitmiş. 

O halde vaz mı geçelim aramaktan? Asla. Güzel olan da belki bu; bitmeyen bir yenilenme ve yeniden doğma süreci. Bertrand Russell, bir makalesinde sevdiği bir zihinsel egzersizden bahseder: Kendi görüşü ile ona ters bir düşünceyi hayalinde çarpıştırır, hatta karşıt görüşü kendi fikrinden vazgeçirecek derecede güçlü bir şekilde savunur. Kendi düşüncesinin fetişizmine kapılıp eksiklerine körleşmekten bu şekilde korumuş oluyor zihnini. Ben de bunu karınca kararınca uygulamaya çalışırım. Fakat uygularken hâlâ düştüğüm bir tuzak vardır: Böyle güçlü bir karşı sav karşısında görüşümü nasıl savunacağım kaygısı. Bu nedenle, ağzı iyi lâf yaparak kendisini daima haklı gösterenlere hâlâ gizliden gizliye hayranlık duyarım nasıl da punduna getirip milleti ikna etti diye! Oysa sorun ikna sorunu olmamalı, sorun; daha doğru, daha iyi ve daha güzel olan nedir arayışı. Cemil Meriç, münakaşaları "mağlubun muzaffer olduğu tek yarış" olarak görür ve ekler: "Yanıldığını kabul etmek, yeni bir hakikatin fethiyle zenginleşmektir." Beni ikna eden kişi, iknasıyla beni zenginleştirdiyse ve bir yanlıştan döndürdüyse ona elbette müteşekkir olmalıyım hakikat yolculuğumda; onun dışındakiler laf salatası ve gargara...

Yakın çevremde de şunu çokça yaşıyorum: Sevdiklerim bazı durumlarda onlara kayıtsız şartsız arka çıkmamı istiyorlar benden. Karşıdaki ne derse desin, onlarınkine zıtsa, ben de vakit kaybetmeden o bizist hiziplere doluşanlara katılıp kulaklarımı tıkamalıyım ve o koroda gür sesle bağırmalıyım ki karşıt sesler rahatlıkla boğulup gitsin. İyi de, birbirimizin hınk deyicisi olmaktan ibaret olacaksa var oluşumuz, DNA'mıza varıncaya dek niye farklı yaratıldık ki?

Pek bilimsel takılan akademik ortamlarda dahi ne söylendiğine değil; savların hangi ağızdan çıktığına bakılıyor. Doktora sürecimde sıklıkla yaşadığım durumlardan yalnızca bir örnek: Dil eğitiminin baba teorisyenlerinden birinin kuramlarını okuduktan sonra kendimce şöyle bir sonuca varmıştım: Bu arkadaş, kuramında sosyal çevreye çok vurgu yapıyor; Sovyet Rusya dönemi ideolojisinin etkisinde kalmış olabilir. Bunu da akademik bir toplantıda çeşni olsun diye dile getirmiştim. Dudak bükmeler geldi hemen. Aylar sonra bu teorisyen ile ilgili hacimli bir kitaba hızlıca göz gezdirmiştim. Kitabın sonunu yazar nasıl bağlamıştır dersiniz: "Düşünürümüz, Sovyet Rusya ideolojisinden etkilenmişe benzemektedir." O toplantıdan önce kitaptan haberim olup "Ben değil, bu kitabın yazarı söylüyor bunları" deseydim alkış toplayacaktım; işkembeden sallayan değil, çok araştıran olarak görünecektim.

Bu yalnız yolculuğumda kendi dertlerim haricindekilere kulak tıkamadım; aksine ülkemin sorunlarına da ta ortaokul yıllarında kafayı takmaya başlamıştım. Söylenmekten fazlasını yapmalıydım, tek başına olmak yetmezdi, örgütlü mücadelenin içinde olmalıydım. Toplantılarına katıldığım parti, dernek, oluşum, vesaireden kısa sürede soğuyup uzaklaşmam benim hatam da olabilir, bilemiyorum. Ancak görünen köy de kılavuz istemiyor hani. Hangi dünya görüşünden olursa olsun, her ortamda aynı ilkokul şarkısı terennüm ediliyor: "Önümüze gelene bir tekme!"

Büyük heveslerle katıldığım bir felsefe derneği vardı. Diledim ki, hem felsefenin eksik olduğu hayatımda bir dönüşüm başlatırım, hem bendeki dönüşüm belki başkalarına da sirayet eder, yaşamımızı bir nebze olsun felsefeyle ışıklandırırız. Kulübün koşullarından biri, ücret karşılığında verilen derslere eksiksiz katılmaktı; başım üstüneydi. Derslere katıldım; ancak umduğumu bulamadım. Felsefe demek tartışma demekti benim gözümde, oysa orada yalnızca anlatıcı (hatta kimi zaman metin okuyucusu) ve dinleyiciler vardı. Soru sorulduysa dahi basit düzeyde kaldı ve ben yine bana dokunulmadığını hissettim. Sırf acele etmeyeyim, yargısız infaz yapmayayım diye uzunca bir süre derslere katıldım; fakat malum sonu beklemekle vakit öldürdüğümü biliyordum. Bir gün hocanın yanına gittim ve bundan böyle derslere katılmak istemediğimi, dersleri doyurucu bulmadığımı bildirdim. O an hocadan istediğim tepki tamı tamına şuydu: "Neden dersleri doyurucu bulmadın?" sorusunu sorması. Meğer hoca o noktadan çok uzaktaymış; hiç aksatmadan derslere katıldığım halde nasıl olup da dersleri beğenmediğimin şokundaydı. Ama ilginçtir, hoca tenezzül edip de neyi beğenmediğimi sormadı bile. Ya şaşkınlıktan sormayı akıl edemedi, ya da söyleyeceklerimi duymaya yanaşmadı. Taraftarlarının, felsefe kulübünün ne harika olduğundan sürekli dem vurmalarına alışmış bir hoca ne yapsın ki benim gibi ayrık otunu?

Bugüne dek oy verdiğim partilerin de hiçbiri iktidar yüzü görmedi; bu gidişle ömrümün sonuna kadar iktidar olduklarını göremeyeceğim sanırım. Son seçimlerde oy verdiğim parti %1 oy dahi alamadı! Peki ne yaptı bu parti? Kolları sıvayıp "kendilerini zenginleştiren" tartışmalara, iç hesaplaşmalara, bedel ödeyişlere girişti mi? Ne gezer! Fakat parti bültenleri incelendiğinde birbirlerine cicili bicili "muhalefet şerh"leri mi bindirmezler, kahvaltılı toplantılar mı yapmazlar, aman efendim, analizler mi döktürmezler... 

Yine onların gazetesinde şanlı bir kongre yaptıklarının haberi vardı. Efendim, kongrenin yapıldığı salondaki garsonlar bile şaşırmışmış: "Biz ömrümüzde bu denli saygılı, kavgasız gürültüsüz geçen bir kongreye şahit olmadık!" diyesiymiş. Hele iktidar denen kanlı tahta bir karış uzanası mesafede olsunlar; görürüm ben onların saygısını, görgüsünü! Ütopik iktidar hülyalarına barbut atarken elbette her üye asalet timsali kesilecek, elbette akmayan rant çeşmelerinin köşe başlarını zarif asistler eşliğinde gülerek birbirlerine ikram edecekler.

Sahi, parti marti demişken, neden aynı siyasal parti bunca kemikleşmiş yolsuzluk, kanıksanmış ahlaksızlık, akıl almaz boyutta hukuksuz yargılamalar, iç savaş halini alan terör, ekonomik darboğaza rağmen gittikçe azmanlaşan bir iktidar erkini yıllardır elinde tutabiliyor? Daha da açık konuşayım; neden hep aynı kişiye, çelikleşmiş bir hayran güruhu tapınma derecesine varacak kadar bağlılık hissediyor? Toplumun her katmanından insan, ona güle oynaya oy veriyor nedenleri farklılaşsa da. Ancak benim vardığım hakikatlerden biri şu: Bu adam bir hikaye anlatıyor! Öbür figürler masal üfürürken bu adam kendi hikayesini örüyor. Bazen salya sümük düzeyine indiriyor duygu sömürüsünü, bazen efeleniyor, bazen de '90'ların "Ben sizin babanızım / Ben ne dersem o olur" şarkısındaki gibi isteyene de istemeyene de babalık taslıyor. Amigosuna da, diş gıcırdatana da "Ben buyum kardeşim, işinize gelirse!" diyor kısacası. Sen demokratik bul bulma, onun öyle bir tasası yok. O kendi hikayesinin kahramanı olmayı sürdürürken insanlar onda kendisini buluyor. Tıpkı Amerikan rüyası gibi: İstersen sen de yapabilirsin! Bak ben yoksulluğu, yasakları, (film-fırıldak icabı da olsa) hapis cezasını, cümle düşmanları yara yara geldim ve devletin tepesine kuruldum. Benim için olamaz dediler; ama ben oldum ve sevenlerimi de oldurdum!

İşte bu "bay başkan"ın tamamen karşısında durmam, yukarıda bahsettiklerime körleşmemi gerektirmez; benim için hakikate körleşmektir bu. Bu adam, hikayesini kurgulamış; belagatiyle köpürtüyor da köpürtüyor. Onun hikayesinde envayi çeşit sos mevcut: sansasyon, dram, polemik... Ya diğer partiler, dernekler, kuruluşlar, sendikalar? Siz hangi hikayeyi kurguladınız? Daha doğrusu, insanları sürükleyebileceğiniz bir hikayeniz var mı? Yoksa, anlatacaklarınız benim için Robin Hood'un Müslümanlığı iddiası kadar zırva olacaktır.

Ali Şeriati ile 1 dakika

... yalnız yaşama, bir Rus yazarın ifadesiyle "kendinde yaşama" sanatıdır. Alışkanlıkları, tesellileri; eğlencelere, tanışıklıklara, başkalarına güvenmelere, övgülere, teşekkürlere, başkalarıyla içli dışlı olmalara, yardımlaşmalara esir olmaktan kurtulup özgürleşmek. Bazıları kendi başlarına bir hiçtirler; ancak başkaları sayesinde "ben"dirler. Yalnızlıktan korkarlar. Çünkü yalnızken kendi anlamsızlıklarını ve işe yaramazlıklarını fark ederler. Değerli olduklarını hissetmek ve kendi hiçliklerini unutmak için daima başkalarında, toplum içinde ve kalabalığın arasında kaybolmaya çalışırlar. Onlar birer bitki ve ottur. Bir şey olabilmek, yaşayabilmek ve görünebilmek için birbirlerine sokulmak zorundadırlar. Tabiata rağmen sert taşın bağrından çıkan ve tek başına ayakta duran "yalnız kamış" gibi olamazlar.

"İslam Nedir Muhammed Kimdir?" kitabından

Beni Hz. Muhammed'e daha da yaklaştıran Ali Şeriati'nin anısına saygıyla...

25 Ocak 2016 Pazartesi

Boşuna mı tutturuyoruz şiir de şiir diye

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür 
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir..

Üstü kalsın..
Cemal Süreya

Baudelaire'in kendime şiar edindiğim bir sözü vardır: "Ekmeksiz susuz bir gün geçirebilirim; ama şiirsiz asla!" Bir şairden bunu duymak çok da sürpriz değil; fakat mesele bunu insanımızın da yaşayabilmesi. Şiir okuyanla okumayanın incelikte eş olmadığının bir örneğini görür gibi oldum aşağıdaki videoda. Hem çok güldüm, hem de şu soru geldi aklıma: Bu görüntülerdeki imam, Cemal Süreya'nın yukarıdaki ölümsüz şiirinden, özellikle "Her ölüm erken ölümdür" dizesinden haberdar olsaydı kahvehanede konuşur gibi rahat rahat bu gafı yapabilir miydi?... 

24 Ocak 2016 Pazar

Siyah beyaz

Geçen hafta hastalandım ve gece simsiyah çöktü başıma. Gece zaten siyahtır deyip beni bir daha hasta etmeyin; herkesin yaşadığı gece farklı, rengi de farklı. Hastayken yaşadığım karmaşanın rengi katran karası siyahtı: Gözlerimi yumsam siyah, açsam yine siyah. 

Yaptırmam gereken bir aşım vardı, onu yaptırmıştım. Ondan mıdır, yoksa Eskişehir'in adamın kafatasını çatlatan ayazında şapkasız, beresiz çıkmamdan mıdır bilmiyorum. O asitli ayaz bir çatlak bulur da bünyeye sızıverir korkusuyla, Eskişehir'in tedbirli vatandaşları dışarı çıkmadan önce vücutlarında açıkta kalan her deliği tıkarlar mutlaka. Ben de güya o tedbirligillerden biriydim; ama geçen hafta baş açık, yeldir yeldir çıkasım tuttu nasıl olsa fazla oyalanmayacağım diye. 

Galiba ikinci olasılık beni yatağa bağladı. Aşı yapılan kolumun sızı diliyle söylenip duran acısı bir yandan, kafamın külçe külçe ağırlığı öbür yandan! Binlerce düşüncenin, duygunun, düşün, evhamın, okunan tomar tomar sayfaların, yorumlanan metinlerin kaynaştığı beynimin ağırlığı meğer kuş tüyünden nazikmiş boynumun üzerinde! Hastayken, o kuş tüyünün yerine dev bir çelik kasa geldi oturdu toplu iğne başına. Öyle bir ağırlık ve baş dönmesi ki; oturtmuyor, yatırmıyor, kaldırmıyor. Acı, kımıldandığım anda fırıncı küreği gibi kafama iniveriyor. Hababam Sınıfı filminde Külyutmaz lakaplı bir öğretmen vardı. Sınavlarda öğrencilerine kopya çektirmemek için sıraların üstüne çıkar bağırırdı: "Sağa bakmak yok! Sola bakmak yok!" Tıpkı Külyutmaz'ın yasakları gibi sağa sola dönmekten men edilmiştim. 

Organlarıma şiş geçiren sancılar... Titremeler... Kulaklarımın zonk zonk atışı... Hiç değilse teker teker gelseydiniz bre! Kulaklarımın uğultusunu gürültüye boğdurmak için yüksek sesle kitap okudum bir ara. Umut fakirin ekmeği; belki ayarsız sesime gıcık olurum, konsantrasyonumu oraya veririm, beden acıyı unutur diye uyanıklık yapmaya niyetlendim. Çok kurnazım ya! Kitaptan yorulunca kulaklarım daha fena zonkladı... Ve gecenin karasını iyice bulamaca çeviren bulanık, karmakarışık kabuslar... O karanlıktan kan ter içinde sabaha uzanmak elbette zor; ama tek yaşanılası tarafı şu: Onca siyahlığın ardından sabaha şükranla erişip de pencereden bakınca, hasta ziyaretine gelmiş gibi sevindiren karın uçsuz bucaksız beyazlığını görmek...

23 Ocak 2016 Cumartesi

Doğa paylaşmayı sever



O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör
Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayın on dördü

Kuşlar geçecek damların üstünden 
Kuşlar konacak dallara
Kanat seslerini duyup uyanırlarsa
Gene kuşlarla uyusun çocuklar
Olanı biteni anlatma.

Hiç görmediğim şey bu
Kurdun gözü yılmış sürüden
Elmanın yarısı soğuk yarısı sıcak
Ağulu bitkilere dolanmış salkım
Güneşten yağmur boşanacak

Yetsin demir çağının beyliği
Yeni bir gün başlıyor demek
Yeryüzünde korkusuz yaşamak
İki milyar kişiye bir dünya
İki milyar kişiye iki milyar ekmek
...
Melih Cevdet Anday'ın "Olsun da Gör" adlı şiirinden
(Fotoğraflar Kütahya Dumlupınar Üniversitesi yemekhanesinde çekilmiştir.)

16 Ocak 2016 Cumartesi

Okurun şairiyle göz göze geldiği an

Sevdiğim bir yazar, kızıyla İstanbul Kitap Fuarı'nda çektirdiği bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşmıştı. Fotoğrafa bakarken arkada bir kitabevinin standındaki şu dizelerle göz göze geldim:

Seni görme korkum var
seni görme ihtiyacım
seni görme umudum
seni görme huzursuzluğum

Dizelerin sahibinin kim olduğuna kısa bir süre kafa yorduktan sonra beleş akıl hocası Google varken ne diye yorulayım deyip dizelerin sahibini bulmaya koyuldum. Ve böylece Uruguaylı şair Mario Benedetti ile tanışmış oldum. Yukarıdaki alıntı aşağıdaki şiirdendir:


Tam Tersi

Bu dizeler göz göz dizelerdir. Bir göz kaygıyla bakar, diğer göz umutla, öteki göz gülümseyerek, beriki göz bulutlu ve kuşkulu... Başlangıçtaki dört satırla şans eseri böyle göz göze geldik işte. Sonrası ömür boyu sürecek bir dostluk... 

Duygular, tutkular, hasretler, beklentiler sakınmaksızın soyunup dökünüyor şairin yalın dizelerinde. İspanyolca bilmediğim için aslından okuma şansım olmadı; fakat çevirmenin hakkını teslim etmek gerek. Ehil olmayanın çuvalladığı şiir çevirilerinin o bildik teneke tangırtısını duymadım dizelerin ritminde. Şiirlerini çevirdiği Benedetti'yi aratmayacak şekilde çevirmen de tatlı tatlı sohbet ediyor okurla. Bayıldım:


Bülent Kale

Benedetti sürgündeki 12 yılını ülkesine ve eşine özlemle geçirmiş. Uzun süre telefonda sesini bile duyamamış sevdiği kadının, yalnızca mektuplaşmışlar. Bu şairler, bu güzel insanlar şu berbat dünyanın bütün gam yükünü Atlas misali sırtlanmak zorundalar! Onlar bu gam yükünü güç bela taşırken yüreklerinden kâğıda damlayanların izini sürmek de okurlara düşmüş... 

Yalnızlıklar
Meraklısı için: Mario Benedetti, Aşk Kadınlar ve Hayat, çev: Bülent Kale, Ayrıntı Yayınları

12 Ocak 2016 Salı

Yaprak döker bir yanımız...


Komşum İstanbul'a çekti gitti, aylardır yok. Bana da çiçeklerini bıraktı arada bir onlara göz kulak olmam için. Merdiven boşluğunun ıssızlığından başka ne gün ışığı, ne temiz hava... Çiçekçikler, temel ihtiyaç maddelerinden mahrum şekilde sessiz sedasız solu soluvermişti bana ilk emanet edildiklerinde.

Düzenli olarak, yeterli miktarda sulamama ve onlarla kısa sohbetler etmeme rağmen kurumaları beni huzursuz etmişti. Hem bir canlının ölümüne tanıklık etmek, hem de emanete tam sahip çıkamama telaşına kapılmaktan dolayı. Gerçi komşum beni telefonda rahatlatmıştı ama... Aradan biraz zaman geçti. Fotoğraftaki gibi yeniden yeşile, filize döndüler yüzlerini.

Bu yeşile ruhum susamış. Biz Allah'tan umudu kesiyoruz kimi zaman; fakat O bizden umudu kesmiyor olmalı ki, nefesimiz boğazımızdan akmaya devam ediyor. Ben de şu sıralar, o çiçeklerdeki gibi, yeşerecek tarafımı arıyorum. Bir filiz zaten var içimde; o kendi dünyasında büyümeye devam ediyor. Ancak benim iç toprağım yine kurudu, yine dallarım gazelle doldu. Gece gündüz demeden ansızın kopuveren, derinlerdeki fırtınalar?!... O fırtınalarda "bir cana bir başa" kalmışlık duygusu... Oysa çalışmalarımı yetiştirmem için en çok ihtiyacım olan şey tek başınalıktır şimdi. Üstüne üstlük rahatsızlığımın kedinin fareyle oynadığı gibi kendini hatırlatması da kış içinde kış. Yapmak istediklerimin kabaran taşkın denizinin yanında yaptıklarımın sığlığı canımı yakıyor. 

Yediği dayaktan ağlayıp zırlasa da, akan sümüklerini koluyla silerek son bir hışımla kavgaya atılan çocuk gibi habire kendi sırtımı sıvazlıyorum: "Bu da geçer ya Hû!" Mizahın gıdıklamalarıyla zamanı unut, başkalarının dertleriyle yoğrul - sevinçleriyle gönen, en sıradan şarkıları birer marşa çevirip gözünü ufuklara dik... Hiçbir şey yapamazsan düş kur, değil mi ya, ozanın dediği üzere: "Beni dar camlarda değil / Bir bulutun seyrinde düşün". Dar camlarda, dar merdiven aralıklarında saksılara hapsedilsek bile bize sessizce yeşermek ve ışığın seyrine düşmek yaraşır...

7 Ocak 2016 Perşembe

Hayal gücü atölyesi - 1 (teorik)

Yıllar önce makine mühendisliği bölümünde ders verirken dönem sonu ödevi olarak öğrencilerden bugüne dek hiç tasarlanmamış bir aygıt tasarlamalarını istemiş ve "Başıma icat çıkarın arkadaşlar!" demiştim. Zannetmiştim ki, beni heyecanlandıran bu fikir onları da biraz olsun kıvılcımlandırır. Ne saflık! Derhal koptu ciyak ciyak itirazlar: "Biz mieendiz olacaz hocam, mucit değiliz", "Sıfırdan bir şey nasıl yapalım, bizim işimiz bu değil ki", vs. Ben de onlara benim hiçbir mühendislik birikimim olmamasına karşın aklımda yüzlerce hayal uçuştuğunu, örneğin motor gürültüsü çıkarmak yerine müzik çalan elektrik süpürgesini hep düşlediğimi söyledim. Onlardan beklentim büyük değildi; belirli sınırlar içerisinde yaratıcı bir fikrin sunumunu yapacaklardı yalnızca. Ancak bir türlü akıllarına yatmadı bu iş! "Vazgeçtim, final sınavı için çoktan seçmeli sorular hazırlıyorum arkadaşlar, öğrettiklerimi ezberleyin gelin" diye çark etseydim hepsi karın ağrılarından kurtulacaktı! Gel gör ki, serde idealizm var! Tutturdu deli bozuk hoca, icat da icat diye. Oysa onlara defalarca söylediğim fakat onların ısrarla kulak tıkadığı şuydu: "Siz, bu ülkedeki milyonlarca insan gibi, yepyeni bir şey ortaya koymaktan korkuyorsunuz, bulduğunuzla yetinmenin kolaycılığına alışmışsınız. Oysa bizim arayanlara ihtiyacımız var!"

Sunumlardaki tasarımlardan kayda değer bulduğum hiç olmadı: Ya şuradan buradan parça bölük kopyalanıp yapıştırılarak yamalı bohçaya dönmüş döküntü fikirler, ya da sınavda kopya fısıldayan kalem gibi ucuz öğrenci çakallıklarından ibaret zımbırtılar... 

Hayal gücü denilen ve dürtmedikçe kımıldamayan şu hantal makineden geleceğin makine mühendisleri anlamaz mıydı? Bal gibi anlarlardı. O halde?...


Öğrencilerimde ve karşılaştığım insanlarda genellikle gözlemlediğim, enerjilerini çaldırmış olmalarıdır. Bu hırsız; eğitim sisteminin yaratıcılığı hızar gibi biçmesi, işsizlik endişesi, maddi olanaksızlıklar, psikolojik baskılar gibi aklımıza gelen gelmeyen her türlü ekonomik, sosyolojik, politik, kültürel etmen olabilir. Burada bilimsel analize girişmeye hiç niyetim yok. Benim derdim, sayfamın çerçevesi dahilinde bu hırsızı kibarca kapı dışarı etmek!


Einstein'ın yaşamöyküsüne pek çok insan aşinadır. Çok zayıf bir öğrenci oluşu, öğretmenlerinin ondan umudu kesmesi gibi aslında hayata eksilerle başlayan bir adam. Gıptayla bakılan pek çok deha gibi. Einstein'in aklımda kalan en önemli sözlerinden biri: "Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir." Ya da John Lennon'ın o efsanevi şarkısı: Imagine (hayal et)! Böyle insanları farklı kılan işte bu; hayal kurmayı yaşamlarının merkezine oturtmaları. "İnsan düşünen hayvandır" derler; 
insan düşleyen hayvandır aynı zamanda. Ham hayalden bahsetmiyorum, bilinçli çabaya yakıt olanından bahsediyorum. Hani son dönemlerde pek revaçta olan "evrene gönderdim"ciler var ya, onlarınkinden değil. (İadeli taahhütlü mü gönderiyorsun arkadaş, hangi gezegenden kabul aldın; bir yol anlat hele!)

Uzaklardan değil; yakınımdan bir örnek size: Geçen yıl gittiğim bir kuaförün hikayesi beni çok etkilemişti. Kadın önceden ev hanımıymış; çalışmamak ve altın günlerinde dedikodudan başka bir şey üretmemek canına tak etmiş. Belediyenin açtığı kuaförlük kursunu başarıyla tamamlamış. Yakın çevresinin tüm kösteklemelerine rağmen dükkan açmış ve çalışmaya başlamış. Hikayesini dinlemeden önce titiz çalışmasından en aşağı 15 yıllık kuaför olduğuna hükmetmiştim; meğer 5 yıllık kuaförmüş. Bir de bana dükkanın köşesindeki saç mankenini gösterdi. Üstünde saç tasarımı deniyordu, ulusal çapta bir kuaförlük yarışmasına katılacaktı. Bunları anlatırken duyduğu heyecan görülmeye değerdi. Hayal kuran bir insanda şahit olunabilirdi ancak bu heyecan. (Yarışmayı kazanıp kazanmadığını öğrenemedim; zaten onun için esas olan yeni saç stilleri bulmaktı.)


Eğri oturmadan da doğru konuşabiliriz: Çoğumuzun yücelttiği meslek grupları var, sanki diğer mesleklerden insanlar işimizi görmüyormuş gibi. Örneğin doktorluk bunlardan biri. Ne var bunda diyebilirsiniz. Sorun şurada: Çocuklarımız doktor olmayı yürekten diliyorsa ve hayallerini bunun üzerine inşa ediyorsa ne güzel. Fakat onların isteği hilafına biz onları yönlendiriyorsak?... Tasarım yaparak geleceğini kurmak isteyen bir çocuk, ite kaka doktor olsa bile, ondan ancak hayallerinin gırtlağını sıkıp mezara gömmüş bir zoraki tabip çıkar! Bu doktor mu, yoksa az önce bahsettiğim hayallerinin peşindeki kuaför mü daha mutludur sizce? 


Yaratıcı düşünceye ve hayal gücüne önem veren kurumlar geleceğe yatırım yaptıklarının farkındalar. Özellikle eğitim kurumlarında. Yüksek lisans eğitimimde unutulmaz bir ders almıştım: Beyin temelli İngilizce öğretimi. Yabancı dil öğrenememe sorununun yanıtları yine beyinde gizli. Beyin sevmediği, üzerine düş kurmadığı bir işi savsaklıyor, yapmıyor! Yaptığında da sonuçlar ortada. Öğrenciler dökülüyor! Haz duygusunu tetiklemeden öğrenilemiyor, haz duygusunu yaratmanın yolu da, her öğrenciden kendi düşlerini ortaya koyacağı ona özgü işler çıkarmasını istemekten geçiyor. Yani testlerle, Arapça sûre ezberler gibi sayfalar dolusu kelime ezberleriyle bilgiler kısa süreli belleğe alınıyor belki; fakat heyecanlanarak ve düş kurarak öğrenilenlerin kalıcılığına asla erişemiyor. Somut ve basit bir örnek: Oyunlarla öğrenilenler. Üzerinden yıllar geçse de unutulmuyor.

Bir fıkra vardır: Helikopter kaza yapıyor, mezarlığa düşüyor. Helikopterde kaç kişinin bulunduğu bilinmiyor. Çaylak muhabir, haber yapma telaşıyla olay mahallinden bildiriyor: "Durum çok vahim sayın seyirciler! Aldığımız bilgilere göre burada yüzlerce ölü var ve kazdıkça çıkıyor, kazdıkça çıkıyor!..." Beyin de böyle garip bir dipsiz sanduka. Kazdıkça çıkıyor, kazdıkça çıkıyor! Unuttum dediklerimiz, doğru yere kazma vurulduğunda gizli bir yeraltı kaynağından su fışkırması gibi an gelip sıçrayıveriyor yüzümüze. 

Bunu yine bizzat yaşadığım bir olayla örneklendireyim. Birkaç yıl önce bir psikodrama etkinliğinde içsel yolculuğa katıldım. Toplu hipnoz seansıydı. Telkinler herkes için aynı, ancak yaşananlar başka başka. İşin güzelliği de burada. Telkinde belirtilen yere kimi gitti, kimi gidemedi. Bendeki yansıması, çoktan hafızamın derinliklerine gömüldüğünü sandığım hoş bir hatıramla orada aniden karşılaşmamdı. Düşündükçe hâlâ şaşarım. Ben o olayı unutmuştum, nasıl su yüzüne çıktı der dururum.

Niye şaşıyorsam? İnternette yayılıp ağızlara sakız olan şu "beyin bedava" lakırdısına gülelim gülmesine de, gerçeklik payı da yok değil. Şakaklarımızın arasındaki kara kutu boş değil, kof kelle taşımıyoruz! İçimizdeki sonsuzluğa uzanan şehrin anahtarıbiz doğarken altın tepsi içinde sunulmuş. Anahtarı kullanmak için hayat yokuşlarını tırmanırken bir el atıp hayal gücünü biraz iteklemek gerek. O hayal gücü hızını bir aldı mı, insanı yarı yolda bırakmıyor. 

Bu satırları yazan, hayal gücünün hayatını türlü renklere boyamasından asla ve kat'a pişman olmadı. Her ne kadar fani dünyanın sivri gerçekleri, yaralı bir Tibet öküzü gibi heybetli boynuzlarını böğrüne dürtüp onu tatlı rüyalarından zaman zaman uyandırsa da irkilterek, o vazgeçmedi hayallerinin atölyesinde çalışmaktan ve vazgeçmeyecek. Peki nasıl vakit geçiriyor atölyesinde? Merak edenler ikinci yazıdaki atölyeye buyursunlar.