düş gücü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düş gücü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2016 Perşembe

Hayal gücü atölyesi - 1 (teorik)

Yıllar önce makine mühendisliği bölümünde ders verirken dönem sonu ödevi olarak öğrencilerden bugüne dek hiç tasarlanmamış bir aygıt tasarlamalarını istemiş ve "Başıma icat çıkarın arkadaşlar!" demiştim. Zannetmiştim ki, beni heyecanlandıran bu fikir onları da biraz olsun kıvılcımlandırır. Ne saflık! Derhal koptu ciyak ciyak itirazlar: "Biz mieendiz olacaz hocam, mucit değiliz", "Sıfırdan bir şey nasıl yapalım, bizim işimiz bu değil ki", vs. Ben de onlara benim hiçbir mühendislik birikimim olmamasına karşın aklımda yüzlerce hayal uçuştuğunu, örneğin motor gürültüsü çıkarmak yerine müzik çalan elektrik süpürgesini hep düşlediğimi söyledim. Onlardan beklentim büyük değildi; belirli sınırlar içerisinde yaratıcı bir fikrin sunumunu yapacaklardı yalnızca. Ancak bir türlü akıllarına yatmadı bu iş! "Vazgeçtim, final sınavı için çoktan seçmeli sorular hazırlıyorum arkadaşlar, öğrettiklerimi ezberleyin gelin" diye çark etseydim hepsi karın ağrılarından kurtulacaktı! Gel gör ki, serde idealizm var! Tutturdu deli bozuk hoca, icat da icat diye. Oysa onlara defalarca söylediğim fakat onların ısrarla kulak tıkadığı şuydu: "Siz, bu ülkedeki milyonlarca insan gibi, yepyeni bir şey ortaya koymaktan korkuyorsunuz, bulduğunuzla yetinmenin kolaycılığına alışmışsınız. Oysa bizim arayanlara ihtiyacımız var!"

Sunumlardaki tasarımlardan kayda değer bulduğum hiç olmadı: Ya şuradan buradan parça bölük kopyalanıp yapıştırılarak yamalı bohçaya dönmüş döküntü fikirler, ya da sınavda kopya fısıldayan kalem gibi ucuz öğrenci çakallıklarından ibaret zımbırtılar... 

Hayal gücü denilen ve dürtmedikçe kımıldamayan şu hantal makineden geleceğin makine mühendisleri anlamaz mıydı? Bal gibi anlarlardı. O halde?...


Öğrencilerimde ve karşılaştığım insanlarda genellikle gözlemlediğim, enerjilerini çaldırmış olmalarıdır. Bu hırsız; eğitim sisteminin yaratıcılığı hızar gibi biçmesi, işsizlik endişesi, maddi olanaksızlıklar, psikolojik baskılar gibi aklımıza gelen gelmeyen her türlü ekonomik, sosyolojik, politik, kültürel etmen olabilir. Burada bilimsel analize girişmeye hiç niyetim yok. Benim derdim, sayfamın çerçevesi dahilinde bu hırsızı kibarca kapı dışarı etmek!


Einstein'ın yaşamöyküsüne pek çok insan aşinadır. Çok zayıf bir öğrenci oluşu, öğretmenlerinin ondan umudu kesmesi gibi aslında hayata eksilerle başlayan bir adam. Gıptayla bakılan pek çok deha gibi. Einstein'in aklımda kalan en önemli sözlerinden biri: "Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir." Ya da John Lennon'ın o efsanevi şarkısı: Imagine (hayal et)! Böyle insanları farklı kılan işte bu; hayal kurmayı yaşamlarının merkezine oturtmaları. "İnsan düşünen hayvandır" derler; 
insan düşleyen hayvandır aynı zamanda. Ham hayalden bahsetmiyorum, bilinçli çabaya yakıt olanından bahsediyorum. Hani son dönemlerde pek revaçta olan "evrene gönderdim"ciler var ya, onlarınkinden değil. (İadeli taahhütlü mü gönderiyorsun arkadaş, hangi gezegenden kabul aldın; bir yol anlat hele!)

Uzaklardan değil; yakınımdan bir örnek size: Geçen yıl gittiğim bir kuaförün hikayesi beni çok etkilemişti. Kadın önceden ev hanımıymış; çalışmamak ve altın günlerinde dedikodudan başka bir şey üretmemek canına tak etmiş. Belediyenin açtığı kuaförlük kursunu başarıyla tamamlamış. Yakın çevresinin tüm kösteklemelerine rağmen dükkan açmış ve çalışmaya başlamış. Hikayesini dinlemeden önce titiz çalışmasından en aşağı 15 yıllık kuaför olduğuna hükmetmiştim; meğer 5 yıllık kuaförmüş. Bir de bana dükkanın köşesindeki saç mankenini gösterdi. Üstünde saç tasarımı deniyordu, ulusal çapta bir kuaförlük yarışmasına katılacaktı. Bunları anlatırken duyduğu heyecan görülmeye değerdi. Hayal kuran bir insanda şahit olunabilirdi ancak bu heyecan. (Yarışmayı kazanıp kazanmadığını öğrenemedim; zaten onun için esas olan yeni saç stilleri bulmaktı.)


Eğri oturmadan da doğru konuşabiliriz: Çoğumuzun yücelttiği meslek grupları var, sanki diğer mesleklerden insanlar işimizi görmüyormuş gibi. Örneğin doktorluk bunlardan biri. Ne var bunda diyebilirsiniz. Sorun şurada: Çocuklarımız doktor olmayı yürekten diliyorsa ve hayallerini bunun üzerine inşa ediyorsa ne güzel. Fakat onların isteği hilafına biz onları yönlendiriyorsak?... Tasarım yaparak geleceğini kurmak isteyen bir çocuk, ite kaka doktor olsa bile, ondan ancak hayallerinin gırtlağını sıkıp mezara gömmüş bir zoraki tabip çıkar! Bu doktor mu, yoksa az önce bahsettiğim hayallerinin peşindeki kuaför mü daha mutludur sizce? 


Yaratıcı düşünceye ve hayal gücüne önem veren kurumlar geleceğe yatırım yaptıklarının farkındalar. Özellikle eğitim kurumlarında. Yüksek lisans eğitimimde unutulmaz bir ders almıştım: Beyin temelli İngilizce öğretimi. Yabancı dil öğrenememe sorununun yanıtları yine beyinde gizli. Beyin sevmediği, üzerine düş kurmadığı bir işi savsaklıyor, yapmıyor! Yaptığında da sonuçlar ortada. Öğrenciler dökülüyor! Haz duygusunu tetiklemeden öğrenilemiyor, haz duygusunu yaratmanın yolu da, her öğrenciden kendi düşlerini ortaya koyacağı ona özgü işler çıkarmasını istemekten geçiyor. Yani testlerle, Arapça sûre ezberler gibi sayfalar dolusu kelime ezberleriyle bilgiler kısa süreli belleğe alınıyor belki; fakat heyecanlanarak ve düş kurarak öğrenilenlerin kalıcılığına asla erişemiyor. Somut ve basit bir örnek: Oyunlarla öğrenilenler. Üzerinden yıllar geçse de unutulmuyor.

Bir fıkra vardır: Helikopter kaza yapıyor, mezarlığa düşüyor. Helikopterde kaç kişinin bulunduğu bilinmiyor. Çaylak muhabir, haber yapma telaşıyla olay mahallinden bildiriyor: "Durum çok vahim sayın seyirciler! Aldığımız bilgilere göre burada yüzlerce ölü var ve kazdıkça çıkıyor, kazdıkça çıkıyor!..." Beyin de böyle garip bir dipsiz sanduka. Kazdıkça çıkıyor, kazdıkça çıkıyor! Unuttum dediklerimiz, doğru yere kazma vurulduğunda gizli bir yeraltı kaynağından su fışkırması gibi an gelip sıçrayıveriyor yüzümüze. 

Bunu yine bizzat yaşadığım bir olayla örneklendireyim. Birkaç yıl önce bir psikodrama etkinliğinde içsel yolculuğa katıldım. Toplu hipnoz seansıydı. Telkinler herkes için aynı, ancak yaşananlar başka başka. İşin güzelliği de burada. Telkinde belirtilen yere kimi gitti, kimi gidemedi. Bendeki yansıması, çoktan hafızamın derinliklerine gömüldüğünü sandığım hoş bir hatıramla orada aniden karşılaşmamdı. Düşündükçe hâlâ şaşarım. Ben o olayı unutmuştum, nasıl su yüzüne çıktı der dururum.

Niye şaşıyorsam? İnternette yayılıp ağızlara sakız olan şu "beyin bedava" lakırdısına gülelim gülmesine de, gerçeklik payı da yok değil. Şakaklarımızın arasındaki kara kutu boş değil, kof kelle taşımıyoruz! İçimizdeki sonsuzluğa uzanan şehrin anahtarı, biz doğarken altın tepsi içinde sunulmuş. Anahtarı kullanmak için hayat yokuşlarını tırmanırken bir el atıp hayal gücünü biraz iteklemek gerek. O hayal gücü hızını bir aldı mı, insanı yarı yolda bırakmıyor. 

Bu satırları yazan, hayal gücünün hayatını türlü renklere boyamasından asla ve kat'a pişman olmadı. Her ne kadar fani dünyanın sivri gerçekleri, yaralı bir Tibet öküzü gibi heybetli boynuzlarını böğrüne dürtüp onu tatlı rüyalarından zaman zaman uyandırsa da irkilterek, o vazgeçmedi hayallerinin atölyesinde çalışmaktan ve vazgeçmeyecek. Peki nasıl vakit geçiriyor atölyesinde? Merak edenler ikinci yazıdaki atölyeye buyursunlar.

5 Ocak 2016 Salı

Hayal gücü atölyesi - 2 (uygulamalı)

Bir önceki yazıda hantal bir makineye benzettiğim hayal gücü çalışır hale geldi mi tutabilene aşk olsun. O yazımda verdiğim vaazın uygulamalarını gösteremezsem hiçbir inandırıcılığım kalmaz. Uygulamalar, hepimizin evinde bulabileceği basit malzemeler yardımıyla gerçekleştirilmektedir... Ne malzemesi Allah aşkına, asıl malzeme beynimiz! Bunun dışında sayıp dökeceklerim onun atıl bırakılmış kudretini tetikleyici olabilir en fazla!

Hayal insanı olunmalı sevgili okur. Hayalperest diyemiyorum, çünkü hayalperestlik polyannacılıkla, ayakları suya ermemekle çokça karıştırılıyor. Ayrıca burada paylaşacaklarımı herkesle paylaşmıyorum; zira bir iki kez denediysem de "he canım he" diye dudak bükenlerle karşılaştım. "Her ademe sırrın verme" demişler, ben sana her ademe vermediğim bir sırrımı ifşa ediyorum. Lütfen kıymetini bil. 

Öncelikle bu yolculukta, vesveseden azade bir kalp döndürmeli düşsel tekerleği. Kutsal bir amaca, bir yaratıcının varlığına veya neye, kime kayıtsız şartsız gönül bağladıysak ona inanır gibi. İslam düşünürlerinin çok sevdiğim bir ifadesi vardır: "şeksiz şüphesiz iman etmek". Tıpkı rüzgarda sallanan kar beyazı çamaşırlar gibi kuşku ve kuruntunun lekesinden arınık bir inanışla hayallerinin rüzgarına bırakmak kendini... Düşlenen, beklenen neyse ve kimse ona kavuşulacağı günü yaşamış gibi yaşayarak! Bu bağlamda Kubilay Aktaş'ın "Hayalin Mucizesi" kitabını salık verebilirim. Duan kabul olmuş gibi yaşa der yazar. Burada şöyle bir saçmalığa alet olmak istemem: "Ben milyoner olmak istiyorum, oturup piyangodan para çıktığını mı hayal edeceğim?" Hayır, hayır. Talih oyunlarıyla, "armut piş, ağzıma düş" diyen tembellerle işim yok. Emek verilen, hak edilen hayallerin hakkını vermektir bu yazının muradı. Kuracağımız hayallerin de bir namusu olmalı. 

Küçümsemek yok, kötülemek yok. Hayallerimizi hafife almak kendimizi hafife almaktır. Başkalarından değil ama kendimizden beklentilerimizi yüksek tutalım. Örneğin ben elim kalem tutalı beri yazıyorum. İlkokulu bitirdikten sonra başladı günlük tutma maceram ve o gün bugündür devam ediyor. Her günlük tutanın bilinçaltında günlüğünün birileri tarafından okunması hayali yatarmış. Bu düşümü inkar edemem. Hiçbir kitabım yok, yayımlanmış bir öyküm yok (günün birinde yayımlanmayacak diye bir durum da yok); ancak burada yazdığım günceyi tanıdığım tanımadığım insanlar okuyor. Şimdi benim yazarlık hayalim kısmen de olsa gerçekleşmedi mi? Ve bu, hayal edip de başardıklarımdan sadece küçük bir örnek.

"İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar" diye buyurmuş Yahya Kemal. Geleceğe dönük hayallerimin yanı sıra günlük hayatımdakilerin haddi hesabı yok. Yani hayal ettiğim müddetçe bir güne onlarca hayat sığdırıyorum. Haberlerin ardından hava durumunu beklemek gibi rutine kaydırılan bir hayat, elindeki nimetlerin kıymetini bilmemektir bana göre. Sözgelimi, çok buhranlı zamanlarımda dışarıda yürüdüğüm zaman üzerimdeki sıkıntının dışına çıkıp kendime şu telkini veririm: "Şimdi, her zamanki gibi umursamadan yanından geçip gittiğin şu ağacı, gözleri aydınlığa yeni açılmış bir kör, yıllarca mağara karanlığında yaşamış bir münzevi ya da ana rahminden henüz çıkmış bir bebek gözüyle gör ve bugüne dek fark etmediğin bir özelliğini keşfet!" (Laf aramızda bu teknik benim eserimdir, kimseden öğrenmedim.) Bu basit düşsel ve düşünsel uğraştan kazanımlarım öyle çok ki... Birincisi, kasvetime yabancılaşıyorum ve ondan sıyrılıyorum. Kısa sürelik bile olsa kâr kârdır! İkincisi, aylarca belki yıllarca farkına varamadığım güzelliklerle, inceliklerle doluyorum. O ânın ölümsüz bir fotoğrafını çekmiş oluyorum zihnimde. Ve en önemlisi, "bakmak" değil; "görmek" nimetini elle tutulur hale getiriyorum. Günlük yaşamda bakmak bizi körleştiriyor, bakarkör yapıyor. Bakarkörlük, nankörlüktür de. Elimizdeki, çevremizdeki, sevdiğimiz insanlardaki nimetlere hem bakarkörlük, hem nankörlük. O ağacı görür iken, "gözlerim" diyorum, "benim ne güzel gözlerim var!" Fiziksel güzelliği kastetmediğimi biliyorsunuz artık; görmenin ve görüş açısının güzelliği! Bir de bunu birkaç kafa dengi arkadaşınızla yaptığınızı düşünsenize! Farklı "görme"ler, çeşit çeşit "görüş"ler...

Yemek yerken de kısa düşsel gezintilerim oluyor. Ağız tadıyla yemek yiyor olmanın farkındalığı zaten lezzeti katlıyor; bir de şunları düşündüğümde değmeyin keyfime: Zeytine çok düşkün bir insan değilim. Ancak ağzıma bir zeytin attığımda kendimi hemen 1000 yıllık ulu bir zeytin ağacının gölgesinde hayal ediyorum. Sanki zeytinin hasadını ben yapmışım ve o bilge ağacın altında otururken ürünümün keyfini çıkarıyorum. Hele üstüne zeytinyağı ve kekik de serptiysem, o an gerçekten kalbim Ege'de kaldı diyebilirim şarkıdaki gibi. Ya da peynir... Koklamadan olmaz. Peynirin kokusu beni yemyeşil bir otlağa götürüyor. Sermişim yaygımı, yanımda bazlamam, belki birkaç da koyunum vardır otlattığım... Şunu sorabilirsiniz haklı olarak, çay içerken Rize'de çay toplayıp, portakal yerken Antalya'da gezip, kahve yudumlarken Yemen'e mi uğruyorsun diye? Hayal gücünün sınırı yoktur ki! Portakal kabuğunun kokusunu her içime çektiğimde Finike'ye uçacağım diye bir kural yok. Bir yere uçmaya gerek de yok. Salt o ânın duru güzelliği yetiyor kendimden geçmeme. Şunu da eklemeliyim; kendimden geçme hâlim, belki saniyelerle ölçülebilecek kadar kısa ancak süresinin kısalığından umulmayacak doyuruculukta bir hoşnutluk getiriyor. Yani gözlerimi kapatıp, bulunduğum ortamı unutup yapmıyorum bunu. Artık otomatikleşti benim için. Kimseye çaktırmadan biniyorum hayallerimin uçan halısına! 

Yemek yemek başlı başına zevktir pek çok insan için. Ben de sofradaki nimetleri, hayal gücümle koklayıp onlara dokunduğumda aldığım tadı katlıyorum. Ya günlük hayatın çok da zevkli olmayan anlarında ne yapıyorum, mesela ev işi yaparken? Bu noktada vazgeçilmez bir yardımcım var: Dinlemek! Örneğin ütü yapmak çoğumuz için külfet. Önceleri film izleyeyim diyordum, televizyonu sevmediğim için. Güzel bir film koyuyordum; fakat ütü yaparken görüntüleri kaçırıyordum veya film alt yazılıysa yazıları okuyamıyordum. Şimdi bulduğum çözüm: İnternet üzerinden radyo tiyatrosu dinlemek. Video paylaşım sitelerinde sayısız radyo tiyatrosu var. Ütü yaparken surat asıp oflayıp puflayacağıma, dağ gibi çamaşır birikti diye kendi homurtumu dinleyeceğime Müşfik Kenter'in eşsiz sesinden Shakespeare dinliyorum. Tiyatrodaki olay akışına kendimi kaptırırken farkına varmadan işimin hafiflediğini görüyorum. Ya da müzik dinlemek... Temizlik yaparken, çalışırken, yoldayken, yazarken, yalnız başıma vakit geçirirken... Hep seyir halindeyim. Bir dansın seyrinde veya bir yolculuğun. 

Gerçeküstü ve muzip hayaller de olmazsa olmazımdır. Özellikle teknolojiyle ilişkimde. Alışveriş merkezlerinde otomatik açılan kapılar dile gelse ve gazinoda konuklarını karşılayan bir piyanist-şantörün abartılı tonuyla şöyle seslense: "Aman efendim, kimler gelmiş..." Arabaların park sensörleri bip-bip-biiip diye ötmek yerine şöyle şakısalar ne güldürürdü: "Gel abi gel, topla gel, topla gel, hoooop!". Ya da takıntı sensörleri olsaydı ev eşyalarımızda da bizi dürtselerdi keşke. Evden çıkmadan önce ocağı ikiden fazla kontrol ettiğimizi algılayan hassas ocak, üçüncüsünde bize tatlı tatlı söylenseydi: "Gözün arkada kalmasın şekerim, her şey kontrol altında, hadi git artık..." Bu ocağın değişik versiyonlarını hayal edin: Şirret bir kocakarı, işveli bir hatun, despot bir adam, mızıklanan bir çocuk... Bunların gerçekleşmesini ister miyim, elbette hayır! Yanımızda yöremizde geveze eşyalarla yaşamak epey kafa şişirir. Almayayım, kalsın. Ama gülümseme kısmını geri vermeyeyim. 

Bir hastane öyküsü vardır. Hastane odasında iki yatalak hasta yatar. Birinin yatağı pencere kenarında, ötekininki duvar kenarında. Pencere kenarında yatan hasta, diğerine sürekli camdan gördüğü manzarayı anlatır: "Burada adeta cennetten bir köşe çocuk parkı var. Çocuklar neşe içinde oyun oynuyor. Kimisi annesinin elinden tutuyor, kimisi arkadaşlarıyla koşturuyor. Ağaçlar, çiçekler, kuşlar, kediler, köpekler de bu yaşama sevincine ortak..." Bunları dinleyen duvar kenarındaki hasta kıskançlıktan çıldırmak üzeredir. Ona ne güzel manzaralı yatak verdiler, beni duvar kenarına mahkum ettiler diye. Derken pencere kenarındaki hastanın durumu ağırlaşır ve hayatını kaybeder. Diğer hasta, pencere kenarına geçip manzaranın tadını çıkaracağı için sevinçlidir. Hastane görevlileri, onun cam kenarında yatma isteğini gerçekleştirirler. Gelgelelim yatağına yatırdıklarında hasta büyük bir şokla sarsılır: Ölen hastanın öve öve bitiremediği yemyeşil park mark yoktur ortada! Pencere, kapkara bir duvara bakmaktadır!

Bu küçük öykü bana gözümüzü dış koşullara değil, içe çevirmemiz gerektiğini hep anımsatır. Hayal kurmayı küçümseyenlerin, hayalleri balona benzetip kıçındaki kötümserlik iğnesiyle onları patlatanların inadına hayal kurmak gerek! Her insanın geçtiği sınav farklı; çilesiz bir dünya yolculuğu yok. Lütfen aklınızda tutun: Nazi toplama kamplarında hayatta kalabilen az sayıdaki tutsağın hepsi inanmış insanlardı. Bir ideolojiye, dine, gelecek güzel günlere inandılar ve işkenceden, hastalıktan ve şiddetli açlıktan birer kemik yığınına dönmüş vücutlarını bunların düşüyle ayakta tutabildiler. Geleceği kuranlar da hayal kuran insanlardır. "Ey Ali! Duanın içine hayali kat!" diyen Hz. Muhammed, silah arkadaşlarına "bugünün insanı" mı, yoksa "yarının insanı" mı olmak istediklerini soran Atatürk, "Bir hayalim var" diye seslenen Martin Luther King... Hayal gücü hem bugünün kurtarıcısı, hem yarının yollarının yapıcısı... Banu'nun şarkısında ne güzeldir o hayaller: "Bir tutam hayal / Bir tutam mavi / Ömrümden sana biriktirdiğim ... Bir parça hüzün / Bir parça umut / Yıldızlardan sana çalabildiğim ... Bir parça ekmek / Bir parça zeytin / Yeryüzünden sana sunabildiğim / Al sazımı ver sözünü / Senin olsun yar mavi gökyüzü...