Ressam oluşundan mıdır; Bedri Rahmi Eyüboğlu, kalemini adeta paletine batırarak yazar şiirini. Onun şiiri sümsük, sönük, grimsi değildir. Yeşilin en eriği, mavinin en denizi, kırmızının en narı, sarının en balı onda; ıtırlı, çıtır çıtır, cayır cayır, fokur fokur, gürül gürül bir söz çağlayanıdır onunki. Kilimli, türkülü, İstanbul'lu, Yunus'lu, Lorca'lı, Aşık Veysel'li, sevdalı ve tabii ki Karadut'lu...
Karadut şiiri onun en bilinen şiiri dersem yanılmam sanırım. Karadut'u ilk okuduğumda "bunun ezgisi yapılamaz, kendisi ezgi zaten" diye düşünmüştüm ama Cem Karaca da feryadı andıran okuyuşuyla şiiri daha da yükseltmiş sanki! Birinin "Karadut"u olma düşü bile sıcacık iken, şiirin bestelenip okunması iyice yakıcı olsa gerek ki bu şarkı iz bırakıyor ruhumda...
Karadutum, çatal karam, çingenem Nar tanem, nur tanem, bir tanem Ağaç isem dalımsın salkım saçak Petek isem balımsın ağulum Günahımsın, vebalimsin. Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan Yoluna bir can koyduğum Gökte ararken yerde bulduğum Karadutum, çatal karam, çingenem Daha nem olacaktın bir tanem Gülen ayvam, ağlayan narımsın Kadınım, kısrağım, karımsın.
kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım
git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım
ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.
aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.
söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım
belki
sararmış
eski resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun dilinde.
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.
Sivas katliamında yitirdiğimiz Behçet Aysan'ın "Dört Eflatun Şiir" inden Bir Eflatun Ölüm şiiridir yukarıdaki. Aşağıdakiler ise onun iki farklı müzikal yorumu...
Bundan böyle "Besteli şiirler" başlığı altında güzel şiirlerin kitap yapraklarından notalara kanat çırpışına kulak vereceğiz. Klasik Türk müziğinden, pop, rock ve türkü formundaki ezgilere kadar. Kimi besteler "iyi ki bestelenmiş" dedirtebilir, kimileri de "şiire dokunulmasaydı iyiydi". Sonuç ne olursa olsun, müzikle edebiyatın kucaklaşmasından payımıza çok şey düşüyor. Bildiğimiz şiirlerin bestesini duyacak olmak heyecan veriyor, bilmediğimiz şiirleri ise bu sayede öğrenmiş oluyoruz. Müzik dinlemek de cabası. Hangi türde olursa olsun.
İlkler özel olmalı diye düşünürüz ya, ben de hangi şairle başlasam diye çok düşündüm. Sonra aklıma komik bir fikir geldi. Maçların, açılışların, toplantıların başında İstiklal Marşımız okunur; e ben de onun şairiyle başlayayım istedim: Sayın dinleyiciler, şimdi güftesi Mehmet Akif Ersoy'a, bestesi Zeki Üngör'e ait olan... Durun durun, kaçmayın! Evet, Mehmet Akif'le başlangıcı yapacağız; fakat İstiklal Marşımızı zaten herkes biliyor. Malûmu burada tekrar etmeye ne gerek var? Aşk dolu dizelerin de şairi olan Mehmet Akif'in "Gece"sinden bir bölüm: Ezelden âşinânım ben. Beste: Şerif İçli. Okuyan: Münip Utandı. Ezelden âşinânım ben, ezelden hem-zebânımsın; Beraber ahde bağlandık, ne olsan yâr-ı cânımsın; Ne olsam zerrenim, kalbimde hâlâ çarpar esrârın; Gel ey cânan, gel ey can, kalmasın ferdâya dîdârın.
Bu yazıyla ilgili okuma parçası için Proust'un kapısını çaldık. O da bizi eli boş göndermedi toprağı bol olsun:
Kayıp Zamanın İzinde: Yakalanan Zaman
Yakalanan Zaman'ı okuyalı çok olmuştu; ancak önceden okuduğum kitapları arada bir karıştırmam gerek. Unutkanlığa bir nebze ilaç olur umuduyla. Birkaç gün önce bu satırlarla yeniden buluştum ve sanki içime doğmuş gibi, yine aynı günlerde okuduğum bir yazıda*, yukarıdaki satırlarda anlatılanın bilimsel izdüşümünü buldum. Yazının başlığı: "Sinirbilim, insanları okuma yeteneğinizi geliştiren 1 şey buldu". Toronto Üniversitesi'nde bilişsel psikoloji alanında çalışan bir öğretim üyesi, kurgusal yazın türleri (örn: roman, öykü, vb.) okuyanlar ile kurgusal olmayan yazın türlerini (örn: makale)okuyanlar arasındaki farklara değinen çalışmaları taramış. Çıkan sonuca göre roman okuyan insan okuyor! Yani kurgusal yazın türlerini tercih edenler, etmeyenlere göre daha fazla empati becerisine sahip. Hayali bir karakter dahi olsa, bir başkasının yerine kendini koymak, onun yapıp ettikleriyle sürüklenme hissi empatiyi artırıyor. Örneğin kadınları anlama kılavuzu kıvamında genellemeler ve klişelerle dolu piyasa kitaplarından çok, Anna Karenina, Vadideki Zambak gibi yapıtların getirisi uzun vadede daha fazla olabilir kadın davranışlarını sorgulayanlar için. Ayrıca araştırmacı, başkalarının deneyimlerini anlamaya çalışmanın insanlığın ortak vicdanına yaklaşmayı sağladığını belirtirken şunu da ekliyor: "Tek bir yaşam sürmek zorunda değiliz; kurgu sayesinde pek çok yaşamı hayatımıza sığdırabiliriz." Proust efendiye geri dönelim; o da aynısını söylemiyor muydu: "... dolu dolu yaşanan tek hayat edebiyattır" ve "Sanat sayesinde, bir tek dünya, kendi dünyamızı göreceğimize, çeşitli dünyalar görürüz". Benim başka dünyaları kendime kattığımı elle tutulur şekilde hissettiğim romanlardan ilk aklıma gelen Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul'u. Üç farklı yönetim altındaki İstanbul'un muhteşem bir karakterler panoramasını sunan romana ilişkin şöyle notlar almışım 2011 yılında:
Üç İstanbul'u okudum. Yaşamımda çok az kitap oldu okuduktan sonra insanları bir gözlemevinden seyretme fırsatı veren. Bu kitap adeta soğanı halka halka açar gibi, insanların maskelerinin ardındakileri katman katman açmama vesile oldu. Gözlem gücümü biledi ve beni insan psikolojisinin derinliklerine defalarca daldırdı. Oradaki kaypakların, dalkavukların, hiçbir zaman sırtı yere gelmeyenlerin, düşmüşlerin ve onlara tekme atanların bugünkü uzantılarını daha net tarif edebiliyorum artık. Hatta kendimdeki Adnan, Hidayet, Sakallı Vasfi, Dağıstanlı Hoca, Şair Raif, Habibullah, Macide, Süheyla, Belkıs, Benli Ahmet, Miralay Hüsrev'ide görebiliyorum rahatlıkla. Bana "bu kadarı da olmaz" dedirten bir karakter de benim bir parçamı tanımlayabilir. Çünkü ne ben dört dörtlük, yunmuş arınmış bir insanım, ne de bu karakterler tamamen kötü." Romancıların ve müzisyen, ressam gibi diğer sanat dallarında üreten sanatçıların biz sıradan fanilere öğrettiklerine ek olarak bir ilginç özelliklerine daha rastladım: Proust Bir Sinirbilimciydi adlı kitapta yine Proust gibi seçkin sanatçıların (Whitman, Cézanne, Stravinski, Woolf, vs.) sinirbilimin son yıllardaki bulgularını yüzyıllar öncesinden eserlerinde nasıl sezdirebildiği anlatılıyor. Örneğin Proust'un anıları hatırlama ve anıların sürekli değişmesi ile ilgili sayfalarca anlattıklarını meğer sinir hücrelerimizdeki dendritler (ağaç dalına benzer yapılar) bağrında saklıyormuş: "Proust'un da ısrarla üzerinde durduğu üzere, anılar yalnızca bugüne kalmazlar, aynı zamanda sürekli değişirler... Geçmişimizi her hatırladığımızda anılarımızın dalları yeniden biçimlendirilir hale gelir. Anılarımıza işaret eden prionlar neredeyse ölümsüzken, onların dendrit ayrıntıları hatırlama ve unutma kutupları arasında gidip gelerek her zaman değişikliğe uğramaktadır. Geçmiş aynı anda hem ebedidir hem de geçici." (s. 104). Yazar bir önemli uyarı daha yapıyor: "Artık belleği yaşamın kusursuz bir aynası olarak göremeyiz. Proust'un da ısrarla belirttiği gibi, geçmişteki şeylerin hatırlanması illa gerçekte oldukları gibi hatırlandıkları anlamına gelmez." (s.105). Buradan çıkarılacak bazı dersler: 1) Belleğinize ne kadar güvenirseniz güvenin, dendritlerinize yanılma payı bırakın. Geçmişte sizi üzdüğünü, kızdırdığını hatırladığınız (!) ayrıntıları acaba objektif olarak mı değerlendiriyorsunuz gerçekten? Ben kendi hesabıma bunun böyle olmadığını pek çok kez gördüm. Aynı olayı yaşamış başka insanlarla konuştuğumda veya olayın sıcaklığıyla günlük tutup aradan zaman geçince tekrar günlüğüme göz gezdirdiğimde anladım sinir hücrelerimin biraz dalkavukça davrandığını! 2) Sanatçıları asla hafife almayın. Eserlerine kim bilirkaç bilimsel araştırmanın tohumları serpilmiş yeşillenmeyi bekliyor! Buna en dramatik örneklerden biri Jules Verne değil midir? Yazdıklarıyla zamanında hunharca dalga geçtiler; fakat hepsi gerçekleşti. Öldükten sonra da olsa haklı çıkmanın mutluluğuyla inşallah mezarındakıs kıs gülüyordur. 3) Roman okuyun. Atatürk'ün Büyük Taarruz arifesinde hangi romanı beğeniyle okuduğunu biliyor musunuz? Çalıkuşu. Bu örnek varken kimse roman okumaya vakit bulamıyorum demesin. Şimdi bu sosyal mesajı ne diye gözümüze soktun derseniz, e serde öğretmenlik var. İlle bir şeyleri hatırlatmam lazım. Siz de öğretmenlikle ilgili bir roman okuyun ve kendinizi benim yerime koyuverin. Hadi kalın sağlıcakla. Meraklısı için: Proust Bir Sinirbilimciydi, Jonah Lehrer, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi *http://www.inc.com/betsy-mikel/neuroscience-finds-1-thing-that-improves-your-ability-to-read-people.html
Geçenlerde hastanede sıra bekliyoruz. Yanımızda anne, baba ve 8-9 yaşlarında bir kız çocuktan oluşan sevimli bir çekirdek aile oturuyor. Çocuğun elinde tatil kitabı olduğunu tahmin ettiğim bir kitap var. Ve çocuk, kitaptaki bulmaca, labirent gibi etkinliklerle meşgul... Diyeceğim ama sadece çocuk değil; anne ve babası da olaya tüm hararetleriyle dahil olmuşlar. Çocuk belli ki bir problemin üstesinden gelememiş, anne ve babası da ona "yol gösteriyorlar"! Baba da, anne de nedense gergin ve birlikte kızın üzerine çullanıyorlar adeta: "Kızım görmüyor musun bu kadar basit şeyi!", "Kaç kere anlattım sana!", "Hâlâ anlamıyor musun?"... Fesuphanallah... Derler ya; dışına baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe... Dışarıdan bu ebeveynler ne kadar iyi niyetli ve çocuklarının dandik bir tatil kitabı vasıtasıyla bile eğitsel gelişimine ne kadar önem veriyor gibi görünüyor. Ama bir de çocuğun gözlerindeki endişeyi okumak lazım. Ürkek bakışlarla, titrek bir sesle soru sorduğuna soracağına pişman olan bu kızcağızın hevesi budandı gitti işte! Yalnızca hevesi mi, benlik tasarımı da sizlere ömür. Ya bundan sonra karar alırken anne babasının onayını almadan, ağzının içine bakmadan adım atamayacak ya da bağımsızlığını söke söke elde etmek için savaşacak. Her iki seçenekte de Allah yardımcısı olsun.
Şimdi hatırladıkça gülerim ama benim deçocukken babamla matematik çalışma anlarım birer mini travmaydı. Türkçe ve sosyal bilgiler gayet iyi, fen bilgisi eh işte, fakat matematik her kronik matematiksevmez gibi benim için de kâbustu. Üstüne üstlük babamın tuhaf bir huyu vardı: Her ders gayet şefkatli başlar, ancak konular karmaşıklaşıp ben içinden çıkamayınca babamın sesi ve öfkesi ona paralel biçimde yükselirdi. Bunun en görünür belirtisi de kâğıda çizdiği rakamların gittikçe büyümesiydi. Diyelim bir problemde kritik öneme sahip rakam sıfır. Problemi çözmeye başladığımızda yumuşacık, gülümseyen bir sıfır çizerdi kâğıda ve beklerdi babam yanıtımı. Ben eveleyip geveledikçe babam o sıfırı bir beden büyütür, iki beden büyütür -tabii bu arada dakikalar geçtikçe ve babam anlatmaktan yorulup hınçlandıkça daha da zırvalardım-, o büyüyen sıfır oldu mu sana korkunç bir mağara ağzı! Babam peş peşe öfke volkanını patlatırken o dev mağara kılıklı sıfır da beni karanlığında yutmaya hazır. Ve olayın doruk noktasına buyurun: Babam sıfırları azmanlaştırırken kalemi fazla bastırdığı için kâğıt caart diye yırtılır... Ve sonuç: Yırtık pırtık kâğıtlar, "başkalarına öğretmenlik yapmışken nasıl olur da kendi kızıma matematik öğretemem"in haklı(!) öfkesiyle kıpkırmızı kesilmiş babam, kollarını yüzüne kapatıp ağlayan ve matematiksevmezliğinden bir gram eksilmemiş ben... Şimdilerde geyik malzemesi olan Alp Er Tunga destanının aşağıdaki dizeleri anlatmaz mı şu trajediyi siz söyleyin (onca kavga gürültüden sonra ortama çöken ölüm sessizliği ve dramatik ıssızlığı da gözünüzde canlandırarak lütfen): Alp Er Tunga öldi mü? Issız ajun kaldı mu? Ödlek öçin aldı mu? Emdi yürek yırtılur. Aaaah dostlar ah, yırtılan yalnızca kâğıt olsaydı keşke... Neyse abartmayalım, fazla da arabesk sosa bulamayalım işi. O zaman için evet, "emdi yürek yırtılur" durumu yaşamıştık babamla. Hatta babam rakamlarıbiraz daha büyütseydi yalnızca matematikten değil; babamdan da nefret edecektim. Allahtan babam iyi toparlıyordu vaziyeti. Kara kuru kızının sulu sulu ağladığını görünce sarılır ve böylece, dile getiremediği özrünü dolaylı olarak sunardı bana. Araba kullanmam konusunda da sarsılmaz bir inadı vardı. Ne zaman reşit oldum, o zaman ehliyet almam için üsteledi; oysa ben hiç oralı değildim. Onun zoruyla ehliyet aldım, yine onun zoruyla yıllarca birlikte araba kullandık. Trafiğe çıkma konusunda anormal derecede korkaktım; paniğe kapıldıkça trafiğe çıkmaktan daha sakınır oldum, sakındıkça iyice tavşanlaştım. Ama adamda ne direnç varmış arkadaş; ben kaçak güreştikçe kontağı kapatır, "Hadi bakalım geç direksiyona" diye arabayı benim gibi bir acemiye gönül rahatlığıyla teslim ederdi. İyi ki etmiş. Matematik öğretiminde başarılı olamadı; ancak rahatlıkla araba kullanan bir kızı var artık. Peki matematik çalıştırırken sinirlenen adam, direksiyon dersinde farklı mı olacaktı? Asla. Şanına yaraşmaz bir kere. Her ne kadar yuvarlana yuvarlana çığa dönüşen sıfırlar, yırtılan kâğıtlar ve yürekler olmadıysa da, direksiyon derslerimiz de epey tantanalı geçmiştir.
Hastanede karşılaştığım ve belki de yukarıda yaşadıklarımı kendisinde bulduğum küçük kızın -tatil kitabının eğlencesinden mahrum, ana babasının öğretme hırsından muzdarip o küçük kızın- yaşadıkları inşallah benim gözlemlediğimle sınırlıdır. Fakat ne yazık ki, işin içine notlar ve okul habitatındaki rekabet girince veliler daha da yırtıcı hâle gelebiliyorlar! Ama dedim ya, dışarıdan bakınca hepsi iyi niyetli, hepsi çocuğunun başarılı olmasını istiyor... "Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir" sözünü burada anımsamakta yarar var. Benim babam da iyi niyetliydi, onda zerre kadar tereddüdüm yok. Ama babam hırslandıkça ben matematiği daha iyi öğrenebildim mi? Hayır. Matematiği sevebildim mi? Hayır. Babam bana bir şeyler öğretebilmiş olmanın zevkini yaşadı mı? Yine hayır. O zaman bu "iyi niyet" kime yaradı? Anne babalar kafalarındaki harika çocuğu ya da kendi minyatürlerini çocuklarındagörmekten vazgeçse iyi olacak galiba. Bu hafta yaşam yolculuğunda ikinci ayını dolduracak kızım bile benden çok farklı. Rahmimde dokuz ay zorunlu misafirlik yaptı diye Sevgi'nin minyatürü olmak zorunda değil ki o! Bana benzemesini gerçekten istiyor muyum? Bana benzer yönleri olursa gururum okşanır; ama Yaradan salt Sevgi'nin egosu şişsin diye onca mesai yapıp onu yaratmış olmasa gerek. Daha geçen hafta kızım ağlarken onu müzik terapisine alayım, klasik Türk müziğinden seçkin şarkılar dinleteyim dedim: "Bir ihtimal daha var", "Bir bahar akşamı rastladım size", "Olmaz ilaç sine-i sad pareme" (en sevdiğimdir). İçi bayıldı. Dur bakalım dedim, Tarkan'ı deneyelim bir de. Dinlettim "Kuzu Kuzu"yu. Sesi kesti. Başını da yeni yeni dik tutabiliyor ya, sanki oynak başıyla tempo tuttu Tarkan'ın kıvrak sesine: İşşşte kuzu kuzu geldim... Yavrusunu kendi müzik beğenisine yanaştırmaya çalışan annenin dramını görüyorsunuz! Beethoven, Mozart, Dede Efendi, Erkan Oğur'u elinin tersiyle itip tercihini beyan ediyor bana kızım. Şaka bir yana, müzik dinlerken kızım rastgele susmuş veya rastgele ağlamaya başlamış da olsa, ben onun her adımının benimkinden farklı olacağına kendimi böyle böyle alıştırıyorum. Ve onun benden kopup kimliğini kendi kararınca inşa etmesinin benim de yaşamımı zenginleştirecek müthiş bir serüven olacağına cân-ı gönülden inanıyorum. Habire beni evet'leyecek, benim sevdiğim yemekleri sevecek, benim dinlediğim şarkıları dinleyecek, seçmesini istediğim mesleği seçecek, sevgilisini bana beğendirecek... Off ne sıkıcı yav. İçim daraldı. Ben kendimden bıkmışken ikinci bir Sevgi'yi hiççekemem.
Şu darbe namussuzluğu olalı beri etrafta dolaşıma sokulan bir kavram olarak "tiyatro" fazlasıyla rahatsız edici. Bu kelimenin gelişigüzel kullanımı, kalkışma gecesi tertemiz kanlarını döken şehitlerimizin ruhuna ve gazilerimizin onuruna saygısızlık: Sanki onlar kulaklarına rolleri fısıldanmış da orada ölüvermişler veya yaralanıvermişler gibi. Ve tiyatro; türü ne olursa olsun, ister çadır tiyatrosu, ister fars, ister pandomim gösterisi, "insanı insana insanla anlatan" bir sahne sanatıdır ve daima insanlığın hizmetindedir. İnsan katledenler, tiyatronun kenarından geçemez ve tiyatronun da zaten katillerle işi olmaz; sahnede onlardan hesap sormak dışında!
Son haftada ülkece ne çok kaybettik. Dün itibariyle Halil hocamız da yok artık. Sulu gözlü menkıbe tarihçiliğine hiç prim vermeden, günlük çalçene polemiklere bulaşmadan yalnızca bilginin takibini ve hesaplaşılmayan bir toplumsal geçmişi tarihsel birikime dönüştürmenin mücadelesini verdi. Ahmet Cemal hocamın pazartesi yayımlanan "Çankaya'ya dönün, Çankaya'ya..." başlıklı haftalık yazısında belirttiği üzere: Bizimkisi gibi geçmişini tarihe dönüştürememiş toplumların belirleyici özelliklerinden biri, yaşamsal ya da ölümcül önem taşıyan sorulardan hemen hiçbirinin yanıtını ararken dönüp tarihlerine bakmamaları, o uçsuz bucaksız zaman denizinden ders almamalarıdır. Aslında dönüp tarihlerine bakmamakta haklıdırlar da! Çünkü gerçekte tarihleri yoktur. Zira bizimkisi gibi toplumlar, turşu kurma misali, geçmişi devasa zaman kavanozlarına doldurup ağızlarını da sıkıca kapattıktan sonra, kavanozlardaki geçmişin kendiliğinden tarihe dönüşmesini beklerler. Oysa turşu kurmak bile çok daha fazla bilgi ve çaba gerektirir. Zaman diye adlandırılan olgudan tarih çıkartmanın yolu ise kavanozlarda biriktirilmiş zamanlar arasında bilginin rehberliğinde neden-sonuç ilişkileri kurmaktan, bunun ardından da tarih bilincinin, yani bugün’ü dün’lerin sonucu, yarın’ların da nedeni ve başlangıcı olarak görebilme yetisinden geçer! (Cumhuriyet, 25.07.2016)
Tarih bilincimin oluşmasında en sağlam kaynak olarak gördüğüm Halil hocanın bende şimdilik iki yapıtı var: Şair ve Patron ve Has-bağçede ayş u tarab: Nedimler, Şairler, Mutribler. İlkini okudum, ikincisine henüz başlamadım. Divan edebiyatı şairlerinin padişah yağcılıkları beni kızdırırdı; oysa "Şair ve Patron"da -tarih bilimi için hep söylenegeldiği üzere- o dönemin koşullarını inceleyerek ve yargılamadan bu durumu anlamak mümkün. Belki bu kitabı okuduktan sonra "şairlerin yaptığı dalkavukluk aslında bir nevi edebi bürokratlıkmış" diyebilirsiniz. "Has-bağçede ayş u tarab" ise "ecdadımız at sırtından inmezdi, ağzına içki koymazdı" palavrasını sıkanlara esaslı bir yanıt niteliğinde. Ayrıntılı okumamakla birlikte üstünkörü göz gezdirdiğim kitapta kadim İranî gelenekten başlanarak Selçuklu dönemi, beylikler dönemi ve en son Osmanlı saltanatındaki "işret meclisleri" yani içki âlemleri; sâkiler, cariyeler, gılmanlar, keyif veren maddelerle dolup taşan ve adeta ayin halini almış zevk u safâ demlerinin âdâbı anlatılıyor. Dönem şairlerinin dizeleri ve güzel minyatürler de hocanın dersine eşlik ediyor. Bu denli yoğun bir çalışma haliyle müthiş bir kaynakçayla kapanışı yapıyor. Ve son bir not: Saltanatların "halka verir talkını, kendi yutar salkımı" sözüyle özetlenebilecek, bu zevk âlemlerine uydurdukları kılıf yine edebiyattan geliyor!
Halil İnalcık'ı "tarihçilerin kutbu" olarak anarlar; benim için onu kutup yıldızı kılan esas yönü adanmışlığı. Hayran olduğum tüm adanmış insanlardaki gibi örnek alınası bir yaşama, çalışma ve üretme coşkusu var. Düşünsenize; 100 yaşındasınız, 85 yıldır tarihle uğraşıyorsunuz ve hâlâ yeni kitaplar okuma ve yazmanın enerjisi ve tatlı telaşı var üzerinizde! Aylar önce Hürriyet'te (12 Eylül 2015) bir söyleşisi yayımlandı hocanın. Orada bunu şöyle açıklamıştı: "72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım. Hâlâ hoca olarak faalim; yedi doktora öğrencim var. Geçen sene bazı yeni makalelerim çıktı. Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz işte. Uykunuzu, sıhhatinizi... Ama hedefe varmak için ömür, onun için de iyi sıhhat lazım. Doktorlarımıza çok şey borçluyum. 100’e vardımsa modern tababette yapılan keşifler sayesinde vardım." Ben hocanın çeyrek yaşını biraz aşmışım; fakat kimi zaman ondan daha yaşlı ve yorgun hissediyorum kendimi. Hatta kimi zaman umutsuz, amaçsız, gün dolduruyormuş gibi içleniyorum. Üstelik bunun bana ve hiç kimseye yakışmadığını adım gibi bildiğim halde. Halbuki Halil hoca o söyleşide "bu ülkede yaşanmaz"cılara bakın ne öneriyor: "Karamsarlık korkaklıktır. Türkiye büyüktür. 1500 yıllık bir tarihimiz var. Canımızla, başımızla bu büyüklüğü devam ettirmeliyiz. Bırakıp kaçmak ihanettir bence. Eğer noksanlar varsa gidermeye uğraşmalıyız. Bu devletin tarihine yakışır şekilde yaşamalı ve çok çalışmalıyız." Hocam bize cömertçe sunduğunuz birikiminiz, ülkemize kattığınız her şeref payesi için sonsuz teşekkürler. Işıklar, renkler, çiçekler içinde uyuyun...
Önce bir hikaye: Vietnam’da “zayiat” vermek istemeyen bir Amerikan generali “temizlik” harekâtında alması gereken bir köyü taş taş üstünde kalmayana kadar bombalatır. Özel birlikler köyü sarar ve tek tek evleri arayıp “temiz” raporunu verip “alındı” listesine bir yenisini ekleyip tam köyden ayrılırken arkalarından tek bir el ateş edilir. Yine inanılmaz bir bombardıman başlar. Mantar gibi yükselen alev topları, makinelilerin sinir bozucu sesi ve arkasından korkunç bir ölüm sessizliği... Yine özel timler her bir deliği ararlar ve döküntülerin arasında bir deri bir kemik Vietnamlı bir çocuğu elinde bir tüfekle bulurlar. Çocuğu doğrudan generalin önüne getirirler. General çocuğu görünce çok etkilenir. Kimseleri görmeden bombalar yağdırmaya benzemez karşılıklı ilişki. Generalin sağ gözü takmadır. Üstelik de hayli belirgin bir protez. Çocuğa dönüp: – Bak sana bir şans vereceğim. Hangi gözümün gerçek olduğunu bil, seni kurşuna dizilmekten kurtarayım. Çocuk bir an generalin yüzüne bakar ve: – Sağ gözün gerçek! General şaşırır: – Nasıl olur, sağ gözüm takma, niye böyle dedin ki? Çocuk: – O daha insanca bakıyordu. Takma göz gibi bir demokrasimiz var insanca baktığını varsaydığımız. Takma diş, takma kirpik, takma tırnak gibi seçim zamanlarında takılan ve sonrasında çıkarılan. Sağından soluna, iktidardan muhalefete pek çok siyasetçi seviyor bu eğreti demokrasiyi. Tek adam sultası altında çok seslilik yok, erdemli duruş, eleştiri ve özeleştiri hak getire. İşte böyle bir takma ve çakma demokraside uzunca bir süredir ölümlerden ölüm, zulümlerden zulüm beğenirken ve tüm bunlar canımıza yeterken beyni yıkanmış, gözü dönmüş müritler sürüsü adeta bir matkapla kurumların içini ince ince oymuşlar ve hepimize bu çöküntünün altında yok olmayı reva görmüşler. Her ne kadar -miş'li geçmiş zamana tutunarak yaşadığım şokun etkisiyle sendelemekten kurtulsam da hâlâ bir karabasanın içindeyim. "Peygamber ocağı"na yuvalanan bu kişilerden geçmişte medet umup onların efendisiyle bir zamanlar neredeyse yanak yanağa dans edip şimdi ağlaşanlar yarına dair hiçbir umut verici öz değerlendirme yapmıyorlar (yapmazlar da zaten). O yüzden benim karabasanım devam ediyor. "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz" sözü ayaklar altına alındı, ülkemin en parlak subayları, gazetecileri, akademisyenleri iftiralarla hapislerde çürütüldü. İnsanlar kahrından kanser olurken, intihar ederken omuz silkenler, bu onurlu insanlardan boşalan yerlere bir an önce "altın nesil"den figüranları doldurma telaşındaydı. Al işte; altın nesil altın vuruş yaptı. Geleceğimi altın neslin sabık kankaları mı güvenli bir şekilde inşa edecek? Eskiden elini öptükleri sonra sırt çevirdikleri Erbakan'ın deyişiyle kendi sorumu yanıtlayayım: "Hadi oradan, hadi oradan, hadi oradan!..." Postallı darbeye karşı olmak yıllardır sürüp giden postalsızına alkış tutmamı gerektirmiyor. Fişlemeler, baskılar, baskınlar, mahpusluklar... Tam bir "korkunun krallığı"... Buyurun, yine yolum şiire çıktı! Hazır uğramışken Attila İlhan'a, onun Korkunun Krallığı kitabındaki "Cehennem Kasidesi" anlatsın meramımı. Bu şiir, 12 eylül cehennemine yazılmıştır; ama 15 temmuz kâbusunu da okumak mümkün görkemli dizelerinde. Bize bu cehennemi yaşatanlara lanet, 15 temmuz ve öncesinde kahramanca çarpışan tüm şehitlerimize rahmet...
yıldızlar dağıldı yerlerinden
karardı güneş ne akrep kaldı ne yelkovan
bilinmez hangi zaman içindeyiz tuzruhu yağıyor bulutlardan elimiz yüzümüz paramparça tepeden tırnağa kan içindeyiz insan yiyen ağaçlar kuşatmış çevremizi nemli kadife teması yamyam yapraklarının eflatun ve sarı leoparlar sürüyor besbelli izimizi
Bir bayram daha kollarını açmış bizi bekliyor. Şanslıymışız ki, şu erken ölümler ülkesinde bir bayram daha yaşamaya ömrümüz varmış. Bu şükran duygusu, bir sonraki bayramı görememe ihtimalini düşünerek gölgelense de bayram tanrısal bir armağandır pırıltısını kaybetmeyen. Bayramlar insanın kendisini sorgulama vesilesi de olabilir. Hani her yılbaşında kimileri geleceğe ilişkin sözler verirler: Sigarayı bırakacağım, kilo vereceğim, vs. Bayramlarda da "Bir bayramı daha hak kazanmak için ne yaptım?" diye düşünülebilir: Bir önceki bayramdan bu yana kaç kişinin yaşamına dokundum ve nasıl dokundum, yakın çevremdekiler dışında en azından bir insanın sevincini çoğalttım mı, bir yarasına merhem olabildim mi, olamadıysam acısını hafifletebildim mi? Yalnızca insanların değil, diğer canlıların da yaşadıkları zorlukları elden geldiğince azaltabildim mi? Kendi hesabıma, bu sorulara verdiğim yanıtlar ölçüsünde bayramı hak ettiğimi düşünürüm. Yani zaman akıp giderken "bir bayramı daha idrak etme"nin üstüne eklenebilecek bir değer olabilir bayramı hak etmek. Ancak bayramda küslerin barışacağına, dargınlıkların giderileceğine dair naif inancım yok. Toplumdaki yozlaşma ve çürümüşlük ortada. Bir çırpıda tüm olumsuzlukları rafa kaldırıp "hayat bayram olsa" şarkısını söylemek de mümkün değil. Fakat dileğim; bayramı sevdiklerinin, yarinin, yareninin, çocuğunun yanında sağlıkla ve huzurla geçirenler için diğer olumsuzluklar bir müddet "rabarba" olarak kalsın. Rabarba da nesi, diyorsanız açıklayayım. Diyelim bir film izliyorsunuz ve filmin bir sahnesinde oyuncular restoranda yemek yiyip sohbet ediyorlar. Restorandaki diğer insanlardan yükseldiğini algıladığınız fakat dikkate almadığınız boğuk sesler rabarbadır. Seyirciler, oyuncuların konuşmasına odaklanırken fonda yer alan anlamsız seslerden oluşan mekan gürültüsüdür. İşte sevdiklerimizin yanında geçirdiğimiz güzel anlara odaklandığımızda bayram gerçek kıymetini bulur, onun ötesindeki tatsızlıklar fasa fisodur, rabarbadır. Aslında "Sevdiklerimizin yanında geçirdiğimiz her an bayramdır" demek geliyor içimden; ama o zaman da "Deliye her gün bayram" atasözüne tosluyorum. Atalar bunu hangi bağlamda söylemiş bilmiyorum ve her atasözü de haklı olacak değil ya! Asık suratlı bir akıllı olmaktansa deli olmak yeğdir. Ne mutlu böyle bir deliliği peşin peşin kabullenenlere! Ne mutlu yaşadığı anların ve bayramların kıymetini bilenlere!
Bir dünyalı daha kuruldu geniş kucağına. Bir kursak daha açıldı yeryüzü sofrasındaki acı-tatlı yemişleri tatmak için.
Etrafımda toplaşanların söylediklerine bakılırsa olağandan fazla bekletmişim onları. Eve gelen misafirler dünyaya nasıl geldiğimi soruyorlar anneme. O da "karnıyarık" yönteminden bahsediyor ve bu sözüyle onları güldürüyor. Oysa bir de bana sorun; doğumumda gülünecek ne varmış? Haftalardır sıcacık bir kozanın rahatlığına gömülmüşken birdenbire üstümdeki kapak açılıverdi ve beni maskeli, yemyeşil ninja kaplumbağa kostümlü adamlar buz kesen bir odaya alıverdi. Bağırıp çağırmak nafile!
Şimdi bulunduğum yer fena sayılmaz, ana rahmi kadar rahat değilse de. Ne de olsa konformist günlerim geride kaldı. Emeksiz yemek yok. İlk günlerimde biraz zorlanmış olsam da, artık en sevdiğim iş oldu annemin sevecen göğsündeki süt musluklarına ağzımı dayayıp hayat iksirini yudumlamak.
Annemi gördüğüm an bir güğüm süt görmüş gibi oluyorum desem yalan olmaz. Gerçi görme duyum henüz berraklaşmadı; fakat koklayabildiğim kadarıyla da öyle: O hep süt kokuyor! Sınırlı algımla seçebildiğim annem; uzun siyah saçlı, evde daima yelpazeyle gezip sıcaklardan yakınan ve sürekli su içen bir kadın. Bir de dayımla çok kaynatıyorlar! Bazen benimle ilgili, bazen başka konulardan konuşup habire kıkırdıyorlar. Annem benim ismimi bir şiirden devşirmiş. Dayım ise ben annemden beslenirken bana bakıp "Adiloş bebe" diye birisinden bahsedip duruyor:
Doğdun,
Üç gün aç tuttuk Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye, Saldır da büyü...
Babama gelince... Kocaman ellerinin arasında arşa yükseliyorum sanki. Eksik olmasın, benimle bir yetişkin gibi konuşan tek insan o ("N'oldu sana?" derken l harfini inceltmesini saymazsak). Diğerlerine bakıyorum; koca koca adamlar ve kadınlar seslerini cırlatarak, dudaklarını büzerek, şekilden şekle girerek benimle iletişim kurma çabasındalar. Neden böyle yapıyorlar, anlayamıyorum. Ayrıca anneannem, babaannem ve bazı teyzeler yüzüme bakarak mırıl mırıl bir şeyler söylüyorlar. Mırıltıları bitince yüzüme üflüyorlar. Bunun da ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Ancak sonundaki üflemeyle gelen serinlik, şu yaz sıcaklarında çok hora geçiyor.
Üzerinize afiyet, biraz gaz sorunum var. Çektiğim ıstırabın tarifi imkansız; ben de zaten tarif edemediğim için veryansın bağırıyorum. Yaşadığım bu işkencenin ödülü olsa gerek; büyüklerin dünyasında ulu orta gaz çıkarma hiç hoş görülmezken, benim gaz çıkarmam takdirle karşılanıyor, neredeyse alkışlanıyor. Laf aramızda, bir ikindi vakti annemin bağrında yarı uykulu yarı uyanık, sıcaktan mayışmış bir halde keyif çatarken, annemle baş başa tadını çıkardığımız o ânın mutluluğunu taçlandırmak için, yani sırf o mutlu olsun diye, muhteşem bir "Tzoooort!" sesiyle gaz çıkarttım. Ama annem dalga geçti benimle: "Hiç romantik değilsin kızım!" Ben bu dünyaya büyükleri anlama çilesini çekmeye mi geldim?
Siz yetişkinler kadar karmaşık değilim oysa. Tek istediğim, huzur güven istikrar. (Televizyonda bağırıp çağıran takım elbiseli adamların sözleri gibi oldu ya, neyse.) Huzurla beslenmek, güven içinde uyumak ve tüm bunları istikrarlı bir biçimde tekrar etmek. Evet, istediğim yalnızca bu. Benim gibi milyonlarca yeni doğmuş ve doğacak dünyalıların da istediği... Ben isteklerimi sevimli ailemden karşılayabiliyorum; fakat dünya benim aileme ve evime benziyor mu, onu bilmiyorum...
Yukarıdaki şiirin derinlerine dalış yapıp çıkardım kızımın ismini. Ve bu dizelerdeki gibi onunla geçirdiğim her dakika İnci dakikası ve o dakikada bir yaşıma daha giriyorum! Bu hesaba göre 11 Haziran 2016'dan beri yaşım on bini geçti bile! Zaman ne hızlı akıyormuş meğer...
Bir de Pilli Bebek'in çok sevdiğim "Kızım" şarkısında bakın ne buldum:
Sadece ikimizin uyandığı saatlerde duruyor zaman
Buyur buradan yak: İncimin yanında zaman duruyor mu, yoksa süratle ilerliyor mu? Çözemedim bu bilmeceyi. İyisi mi büyüyünce kızıma sorayım. O büyüyünceye kadar da bu şarkıyı kendi kendime mırıldanayım:
Uzun süredir okumayı düşündüğüm Elias Canetti'nin "Körleşme"sini (Sel Yayıncılık, çev. Ahmet Cemal) okuduktan sonra yapıt üzerine en fazla körün fili tarifine benzer bir yorumlamada bulunabileceğimi gördüm. Çünkü kitap biraz zor bir kitap. Okumaya başladığım günün gecesinde karmakarışık rüyalar görmekle başladı serüvenim. İlerleyen sayfalarda bazı satırları dönüp dönüp tekrar okudum, bazılarını da olduğu yerde bırakmak zorunda kaldım. Tüm bu zorluğuna rağmen elimden düşmeyen bir kitap oldu. Hatta kitabın bende bıraktığı izi "Bir hışmınan geldi geçti, peh peh peh!..." diye özetleyebilirim. Bu yapıttan payıma şimdilik neler düştü; sıcağı sıcağına ve tane tane yazayım: 1) Şapka çıkarılası bir birikim ve yazın ustalığı var karşımızda; çünkü bu yapıt 26 yaşındaki bir yazarın kılıcını kınından çıkarıp edebiyat dünyasına acımasızca sallaması ve kafa tutmasıdır adeta! Karakterlerin özgünlüğü, okuru hep diken üstünde tutan akıcılık, kurguda okuru kimi zaman ters köşeye yatırma, vahşi bir güzelliği olan ürkütücü tasvirler (örn: Cennetin Yıldızları adlı pavyonun anlatımı), dikkatin sınırlarını zorlayan absürtlükler (örn: Kien ve kambur cücenin, kitap yiyen ve göbeği köşeli domuzdan kitapları kurtarma operasyonu!)... Ionesco ve Beckett'in absürt tiyatro ile yarattıklarının bir benzerine şahit olduğumu hissettim. Yazar, karakterlere saçmalatmış ama sağlam saçmalatmış! Örneğin bilimden, felsefeden ve kitaplardan beslenen Kien'i o noktada körleştirirken, emekli polis olan kapıcı Pfaff'ı da şiddet sarmalında körleştirmiş. 2) Pek çok yerdeki tanıtımda kitap, sinoloji uzmanı Kien'in dış çevresine yabancılaşması ve körleşmesi üzerinden özetleniyor; bence karakterlerin hepsinde var bu. Körler sağırlar birbirini ağırlar misali; diyaloglar tam bir sağırlar diyaloğu. Ve karakterlerin yanılsamaları ile diğerlerinki bazen öyle birbirine giriyor ki, hangisi gerçek hangisi yanılsama?... Bunun içinden çıkmaya çalışırken Charlie Chaplin'in "Sirk" filmindeki ayna sahnesini yaşar gibi oldum:
3) Karakterlerin yaşadığı değişimlere hemen kendilerince bir kılıf uyduruvermeleri de çok ilginç. Örneğin kitabın başında Kien'in okumaktan mahrum kalma endişesi yüzünden kör olmaktan korkması, hatta körlerin yaşamalarının anlamsızlığına ilişkin yargıları var. Ancak ilerleyen bölümlerde evliliğinde yaşadığı rahatsızlıklar onu tam tersi bir duruşa, "körlük kuramı"na savuruyor: "Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları, gerekse kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yanyana bulunabilmelerine olanak tanır. Zamanın artık çekilmez olduğu, taşınması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi, ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir. Bu konuda en canlı örnek, çiçeksiz bitkilerin üreme organlarıdır. Elverişsiz yaşama koşullarının içinde bulundukları sürece bu organlar kalın zarlara sarınır, körlüğün koruyucu örtüsüne bürünür; ta ki elverişsiz koşullar ortadan kalkana dek. Ondan sonra organ, kendini savunabilmek amacıyla körlüğün karanlıklarına sığınmış organ, örtüsünü atar ve bir avuç yaşam niteliğiyle ortaya çıkar. Süreklilik niteliğini özünde taşıyan zamandan kaçabilmenin bir tek yolu vardır insanoğlu için: Arada sırada zamanın akışına gözlerini kapamak ve böylece görüldüğünde bize yabancı, itici gelmemesi için onu taşınabilir parçalara bölmek."
Bu satırları okur okumaz Nâzım Hikmet'in "Taranta-Babu'ya Altıncı Mektup"ta yazdığı "Kör Olmak" şiiri düştü aklıma:
Kör olmak ne iyi şeydir, ne güzeldir sevmek karanlığı. Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık ne renklerin ağırlığı ve ne şekillerin kalabalığı.. Ne güzeldir sevmek karanlığı.. Kör olmak ne iyi şeydir. Kapalı gözleriniz çevrili içinize, kıyısında oturup bakarsınız içinizde dalgalanan denize. Kapalı gözleriniz çevrili içinize.. Kör olmak ne iyi şeydir. Körlerdir ki yalnız kendi yürekleriyle baş başa kalırlar. Ne kimseye kendi gözlerinden verirler ne kimsenin gözlerinden alırlar. Körlerdir ki yalnız kendi yürekleriyle baş başa kalırlar. Ne güzeldir sevmek karanlığı. Karanlık allah gibidir ve tek başınadır. Karanlık ölüm gibidir rengi yok ahengi yok dengi yoktur karanlığın. Dağıtın yanınızdan sopalarınızla karanlığın peygamberleri, körler, kalabalığı.. Kör olmak ne iyi şeydir ve ne güzeldir sevmek karanlığı..
4) Kitabın iliğine kemiğine işlemiş koyu kıvamda, taş gibi bir mizah var. Hatta "Konfüçyus'un Çöpçatanlığı" ve "Taşlaşma" bölümlerinde kahkaha attım. Oğuz Atay'ın mizahına çok benziyor; zaten Oğuz Atay istemiş Ahmet Cemal'den bu yapıtı Türkçeye kazandırmasını. İyi ki istemiş ve iyi ki Ahmet Cemal'den istemiş. Üniversitede ders alma şansına eriştiğim hocam Ahmet Cemal'in kullandığı her sözcük ve cümle öyle yerli yerinde ve öyle bizden ki, insanın "eser Türkçe yazılmış ama olay başka diyarlarda geçiyor" diye düşünesi geliyor. 5) Ve özlemini çektiğim bir duyguyla yıllar sonra yeniden kuşandım: Kitabı okuduktan sonra onu okumuş birisiyle oturup uzun uzun konuşmak isteği: "Şu düğme meselesine ne diyorsun?", "Ya roman kahramanlarının yanı sıra bir karaktere dönüşmeye ramak kalmış, neredeyse konuşacak hale gelen kolalı etek?", "Kien'in yaşadığı yabancılaşma, beğenmediği insanların dünyasında oyuncak olması ve çöküşü günümüze ne söylüyor?", Yahudilik, akıl hastanesi, vb. semboller ve konu başlıkları üzerinden gidecek bir sohbet belki yarı körlüğümü çeyrek körlüğe indirebilir! 6) Romanda üç bölüm var: "Dünyasız Bir Kafa", "Kafasız bir Dünya" ve "Kafadaki Dünya". Kitabı okuduktan sonra benim kendi içimde açtığım dördüncü bölümün adı şu oldu: "Kafa Bi' Dünya!" Evet, Canetti'nin yapıtı fena kafa yapıyor! Karmakarışık bir evrende, baş döndürücü hızla çarpıklıklar geçit resmi izleniyor ve okuru düşündürtüyor.
Güle güle Obama... Ya da gülmeye gülmeye Obama... Tahta çıktığında Barack'ı bıraktık; ikinci isminin Hussein olması vesilesiyle, doğan görünümlü şahin misali Müslümanımsı görünmen hoşnut etti milyonları. Michael Jackson gibi kendini çitilete çitilete yüzünü ak pak, pür nur eyledin, ABD'nin ilk siyahi başkanı olarak insanlık tarihine adını altın, elmas, zümrüt, yakut (değerli yeraltı kaynağı olarak ne varsa) harflerle yazdırdın.
Çalışma masanın üzerinde ayak ayak üstüne atıp ona buna talimatlar yağdırırken ne kadar samimiydin, ne kadar Harvard'lıydın, ne kadar Morgan Freeman abimizdin. Yine -güya Erdoğan ile Suriye meselesini görüşürken- bir elinde telefon, öbür elinde sımsıkı kavradığın beyzbol sopanla verdiğin pozda mahallede top oynayan çocukların topunu eline geçirince "bak keserim ha!" diye tehdit savuran, tansiyonu ve şekeri yüksek amca kadar bizdendin. Yetmedi, gazozumuza ilaç attın ve biz seni Nuri Alço kadar cana yakın bulduk, ne de olsa baba yarısıydın.
Kara mizahınla da bizleri gülmekten kırıp geçirdin; ülkendeki kimi Müslümanlara verdiğin bir yemekte yarım yırtık Arapçanla "esselâmun aleyküm" diyerek huzurundaki cemaati huşu ile selamladın, "İslam barış dinidir" mesajını da bize "Selam dünyalı biz dostuz" diyen şirin Marslılardan duymuşuz gibi hissettirdin. (Hatta ilk Türk uzaylı Mustafa Topaloğlu adına şarkı bile söyledi, klip bile çekti, boru mu?)
Bizim ellerde halkın yarısının tapıp diğer yarısının yaka silktiği yöneticilere kapris yaptığında o yöneticilerden nefret edenlerin yüreklerine, gönüllerine ve daha bilmem nerelerine su serptin, "Obama takmadı bizimkileri" diye onları zil takıp oynattın. Oysa o yöneticileri geç; ülkenin itibarı paspas olmuştu, duyan olmadı.
Sizin sistemin cahiliyim; tek gördüğüm, bir mavicilerin bir kırmızıcıların sırayla top çevirdiği. Clinton'ın zamparalıklarından ve baba Bush'un şehzadesi idiyot Bush'un yarattığı travmalardan sonra en falsosuz sen çıktın. Biz seni çekirdek çitleyip izlerken, petrol varillerinin arasında ve silah lobilerinin yaktığı romantik ışıklar altında eşinle ne zarif danslar ettin, fast food lokantalarında ağzı açık hayranlarınla "çak" yaptın.
Ya senden sonra kim gelecek? Bizi derin derin düşündüren soru bu! Sen maviciydin, sıra kırmızıcılara geçti. Acaba kırmızı görmüş boğa gibi toz kaldıran Donald mı trampa edilecek seninle, yoksa zampara Clinton'ın bahtsız refikası mı?
Amaaan!... Benim de dertlendiğim şeye bak! Müslüman coğrafyasının mevtası kokuşmuş, cenazenin her yerini cılk yaralar sarmış, ben ise gassal pamuğu tıkarken ne renk takke giyecek diye hâlâ sorar dururum!
Sen gittikten sonra düzen değişir mi, değişmez mi? Düzülen değişmedikten ve gıkını çıkarmadıktan sonra...
Sana yaraşır ihtişamda, havai fişekli, deli fişek bir veda bu sayfayı aşar; beni affet dear Obama. Ama en azından bizim ellerin ölümsüz bir ozanının ezgisiyle arkandan tenekemi çalayım...
Kucaklaşmamıza çok az kaldı. Yalnızca iki ruhun konakladığı Sevgi adacığında her şeyi birlikte yaptık: Gerçekleşmeyeceğini bile bile, sırtında yumurta küfesi olmayan hayallere daldık. Bazen bir ezgiden yükte hafif, pahada ağır sevinçler devşirirken, bazen de dizelerde sürgün veren dertlere kürek çektik... Fakat doğa, acı-tatlı her ânımı beraber yaşayacak kadar seninleyüz göz oluşuma bir süre sonra müsaade etmeyecek. Yani senden beklenen, bağımsızlığını ilan etmektir artık! Bu bir başkaldırıdır ve hiçbir bağımsızlık başkaldırısı sancısız, gürültüsüz, patırtısız gerçekleşmez!
Gelmeye pek meraklı olduğun dünyaya şimdiden hazırlıklı olman için yazıyorum: Buraları güllük gülistanlık değil; çünkü güller daha taze goncayken hoyratça dalından koparılıp atılıyor. Eskiden yaşanan felaketlerde önce kadınlar ve çocukların kurtarılacağı söylenirdi. "Modern zamanlarda" ise önce kadınlar ve çocuklarkurban ediliyor! Küçücük bebek ölüleri, zavallı çakıl taşları gibi sahillere yığılıyor. Her gün binlerce çocuk; öldürülen anne, baba ve kardeşlerinin arkasından yaşlarına hiç yakışmayan yaslar tutuyor. Ana-dolu'da, anaçlığın topraklarında bile özgür olduğu varsayılan kadınlar akıl almaz nedenlerle katledilirken, başka diyarlardaki esir kadınlar, 21. yüzyıl dünyasının orta yerinde köle pazarlarında satılıyor. Yine kadınlar ve çocuklar, her an iğrenç tuzaklara kurban ediliyor.
Bütün bunları duyduktan sonra bile inatla, bağıra çağıra geleceksin. Hoş gelişler ola şimdiden. Bu dünyada çirkinlikler çok fazla; ancak Sait Faik'in sözünü de boş geçmemeli: "Dünyayı güzellik kurtaracak. Bir insanı sevmekle başlayacak her şey!" Ben de senden yaradılışın eşsiz güzelliğinin küçük bir temsili olmanı istiyorum. Karşılaşabileceğin her çirkinliğe karşın güzelliği koruyarak, onu savunarak, severek ve sevilerek... Yalnızca insanı değil; onun bencil varlığı dışındaki canlı-cansız her şeyi katıksız bir sevgiyle kucaklayarak: Sessiz duran ama suskun olmayan ağaçları, kaşla göz arasında tepemizi gübreleyen güvercinleri, aklına eseni yapan kedileri, kadim dost köpekleri, ağırbaşlı kayaları, kendi yağıyla kavrulan kolektif karıncaları... Onlardan da bir şeyler öğrenme hakkını yabana atmadan! Yapacağın işin, kuracağın düşlerin, tarafında olduğun düşüncenin hakkını vererek, namusunu kurtararak yaşamaktır dünyaya gelişinin sırrı. Sana kutsal bir nefes üflendi. Geri dönüşü olmayan bir yaşam hakkı ve bu yaşam hakkını potasında eritebileceğin muhteşem bir güç de bahşedildi. Bu gücün, dünyanın her yerinde seninle aynı anda doğacak tüm arkadaşlarına eşit dağıtılacağını ama hepinizin bundan farklı oranlarda faydalanacağını ve bu durumun arkadaşlarının suçu olmadığını hep hatırla. Ben burada sanasöz veriyorum: Uçurtmanı özgürce uçuracağız! Seni sen olmaktan vazgeçirecek, varoluşunu gerçekleştirmende yoluna takoz koyabilecek her türlü düşünce kalıbının öreceği tellerin karşısına dikildiğinde yanında ben de duracağım. Benim görüşlerim ve yürekten geldiğine inandığım inançlarımvar ve bunlar "bana özgü"lüğünden ötürü benim için değerli. Seninle elbette hepsini paylaşacağım. Ancak bunları, salt ben doğru buluyorum diye, tartışmasız kabul etmene gönlüm razı olmaz. O muhteşem içsel gücünü devreye sokmayıp hazırın kolaylığına sığınman içime sinmez. Ben seni bir kez doğurduktan sonra isterim ki, her öğrendiğinle sen yeniden doğabilesin.
Şu söz daima aklımdadır: "Çocuklarınızı projeniz olarak görmeyin!" Gerçekleştiremediğim başarılar, öğrenemediğim diller, erişemediğim yerlerin ukdesini senin sırtına yükleyip kendimi hafifletmem için gelmeyeceksin yanıma! Sen, sağlıklı ve mutlubir insan daha insanlık denizine armağan olsun diye bana emanet edildin. Ve bu insan, dünyada taş üstüne fazladan bir taş koyacaksa, kendisi dışında bir varlığın da derdini dert edinip ona derman arayacaksa daha ne isterim ki bir elçi olarak ben ondan! İşte böyle bir amaç kutsaldır; onu gerçekleştirmek için seçilecek yöntem farklıdır sadece. Kimi şiir yazarak yola koyulur, kimi deney yaparak. Kimi canlıları tedavi ederek, kimi dikiş dikerek, kimi toprağı ekip biçerek.
Sevgili kızım, Karın duvarımı durmadan gıdıklayarak bugüne değin yabancısı olduğum bir dilde bana kendini ifade ettin. Ben de yüzünü görmeksizin, sesini duymaksızın da olsa, seninle zaten sohbet halindeydim. Bundan sonraki sohbetlerde seslerimiz çarpışabilecek. Çarpışmaların en güzeli!...
Bu dünyadaki yolculuğun hangi yöne olursa olsun,
Seni kayıtsız şartsız sevmeye yazgılı ve bunda bir an dahi tereddüt etmeyecek olan annen...