25 Haziran 2023 Pazar
UFO anneden kızına sevgilerle
27 Mayıs 2023 Cumartesi
Goriot Baba'dan satırlar
"Tıpkı yaşlı karı kocalar gibi artık konuşacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. İşte bu yüzden aralarında sadece makineleşmiş gibi bilinçsiz bir ilişki, yaşı tükenmiş gıcırtılı bir çark dönüşü kalmıştı."
"Orada arabayla giderek çamura bulananlar, namuslu kişiler sayılır, yaya giderken çamura batanlar da namussuzdurlar. Orada en küçük bir şeyi yerinden oynatmaya kalkıştığınızda, kendinizi Adliye Binası Alanı'nda, herkesin merakla görmeye geleceği garip bir yaratık gibi sergilenirken bulursunuz. Ama bir milyon çalın, bir erdem simgesi gibi, salonların baş tacı olursunuz. Bu ahlak kurallarını yaşatmak için Jandarma ve Adliye örgütlerine otuz milyon ödüyorsunuz. Güzel değil mi?"
"İnsan sevildiğini hisseder. Duygu, her şeyde iz bırakır, uzaklıkları aşar. Bir mektup bir ruhtur, sesin öylesine sadık bir yankısıdır ki, duyarlı insanlar onu, aşkın en zengin hazinesi sayarlar."
"Bir varlık, ne kadar kaba olursa olsun, güçlü ve gerçek bir sevgiyi anlatırken yüz çizgileri değişir, davranışlarına canlılık gelir, sesi renklenir ve özel pırıltı yayar. Çoğu zaman en aptal kişi, tutkunun çabası altında, sözde değilse bile, düşüncede en yüksek anlatım gücüne ulaşır ve ışıklı bir dünyada hareket ediyormuş gibi görünür."
"Aşkla kilise, mihrapları için en temiz ve en güzel örtüleri gerektirir."
19 Mayıs 2023 Cuma
Deprem ve Mehmet Âkif
Her felaketten sonra bir şaire, özellikle Mehmet Âkif'e, sığınmak geliyor içimden. 6 Şubat Kahramanmaraş depreminden sonra da aynısını yaşadım. Dizeleri bilinçaltıma nasıl nüfuz ettiyse, Japonya ve Türkiye'nin depreme hazırlık açısından kıyaslaması yapılır yapılmaz Mehmet Âkif'in Japonları tarif eden ölümsüz dizelerini anımsadım. "Süleymâniye Kürsüsünde" adlı eserinden:
Sorunuz, şimdi Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvîre zafer-yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyleyeyim: Dîn-i mübînin orada,
Rûh-i feyyâzı yayılmış, yalınız şekli Buda.
Siz gidin, safvet-i İslâm'ı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,
Müslümanlıktaki erkânı siyânette ferîd;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhîd.
(Devamındaki satırlarda Japonların örnek ahlâki vasıfları sıralanıyor.)
Büyük şair, Japonlar aslında Müslümanlardan daha Müslümanca yaşam sürüyor; tek farkları "Lâ ilâhe illâllah" demeyişleri diyor. Yıllar sonra teolojik bir araştırma tam da bu fikri doğrulamıştı. Kuran'da geçen etik değerlerin uygulandığı ülkeler listesinde İskandinav ülkeleri başı çekerken Müslüman coğrafyası sınıfta kalmıştı. Hep söylenegeldiği gibi, sanat bilimin öncüsüdür.
Depremde bir de "kader planı"ndan söz açılmıştı... Mehmet Âkif'in "Fatih Kürsüsünde" adeta buna da itirazı var:
"Kadermiş!" Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu.
Taleb nasılsa, tabî'î netîce öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?
"Çalış!" dedikçe Şerîat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!
Burada alıntıladığım dizeler ve daha nicesi birçok insanın malûmu değil ne acıdır ki. Çünkü Mehmet Âkif'i İstiklâl Marşı'nın şairi kimliğine indirgeyerek ona büyük bir haksızlık yapıyoruz! Muhafazakâr geçinen bir toplumuz; ama İstiklâl Marşı dışında hangi şiirlerini biliyoruz ve Âkif'in bayraktarlığını yaptığı değerler ve savaş açtığı toplumsal zaaflardan haberimiz var mı? Kişileri kutsallaştırıp ve mumyalaştırıp dokunulmaz hâle getirmektir tek marifetimiz ve bu hususta Âkif de istisna değil. "Âsım'ın nesli" sloganıyla da kendimizi mumyalayıp dokunulmazlığımızı Âkif'e dayarız, oldu bitti!
Oysa Âsım'ın neslinden olduğunu kafamıza boca edenler insanların nesillerini kuruttular bir gecede. Bol din soslu isimler verilmiş muhafazakâr yaşam alanları -Uğur Mumcu'nun deyimiyle- kârın muhafazasından ibaretti aslında.
Toplumu habis bir ur gibi kuşatan ve içini çürüten işte bu sahte Âsım nesillerinin hakkından Âsım'ı okuyan ve anlayanlar gelecektir. Yeri ve göğü okuyan, inanıyorsa Kuran'ın değerlerini hayatına katan, tevhidi dilinde evirip çevirmekle yetinmeyip onu bir Japon gibi yaşayan... Çünkü yine büyük şairin uyardığı gibi:
Gökten inmez bir de hiçbir şey... Bütün yerden taşar;
Kendi ahlâkıyle bir millet ölür, yâhud yaşar.
13 Ocak 2023 Cuma
12 Ocak 2023 Perşembe
Karşılaşmalar
Balın telaşındaki arı
Açışın telaşındaki çiçekle
Karşılaşırsa
Öncelik kimindir?
Sıcağın telaşındaki güneş
Yağmurun telaşındaki bulutla
Karşılaşırsa
Öncelik kimindir?
Aferin telaşındaki çocuk
İş telaşındaki anneyle
Karşılaşırsa
Öncelik kimindir?
Susuşun telaşındaki dudak
Sözün telaşındaki gözle
Karşılaşırsa
Öncelik kimindir?
Akışın telaşındaki hayat
Bitişin telaşındaki ölümle
Karşılaşırsa
Öncelik kimindir?
SEVGİ GÖKÇE
7 Ocak 2023 Cumartesi
18 Aralık 2022 Pazar
Nilüfer Hoca'nın ardından
10 Aralık 2022 Cumartesi
Annem Apartmanı
İnsan isimleri kadar apartman isimleri de ilgimi çekmiştir. Yolda yürürken rastladığım apartman isimleriyle imgelemimi canlandırırım. Anlamlı bulduklarıma öykü uydurur, bulamadıklarıma anlam uydururum. Bugün de siftahı yaptık şükür. Aşağıdaki fotoğrafta fotoğrafı çektikten sonra fark ettiğim bir ayrıntı var:
Ve bu apartman ismiyle canım bir şiir çekti ki sormayın. Ahmet Erhan'ın "Oğul" şiirini.
Yanıtı var mıdır bilmem?
26 Haziran 2022 Pazar
Şeytanın bulaşıkları
Rahmetli dedem tok sözlü bir adamdı. Muhatabı kim olursa olsun, sözünün ağırlığını tartmadan hesapsızca konuşurdu. Kimi cümleleri o kadar vurucuydu ki, bana söylediklerinin yanı sıra annemden işittiklerim de beni hâlâ etkilemeye devam ediyor. Örneğin, dedem mutfak tezgahında bulaşık yığılmasından nefret ederdi. Olur da akşam bulaşıklarını yıkamaya üşenip sabaha kadar bekletirse bir beniâdem, şeytan onları lağım çukuruna sokup çıkarırmış! Bunu annemden ilk duyduğumda tiksintiyle karışık ürpermiştim. Çünkü muhafazakâr bir ailede yetiştirilmiştim ve şeytanla ilgili o kadar ipe sapa gelmez menkıbelerle dolmuştu ki zihnim… Ürpermeyip neyleyeyim...
Oysa şeytanın bu şeytani dünya düzeninde işi başından aşkınken, benim bulaşıklarımı -kendi meşrebince- paklamakla mı uğraşacak diye sormak aklıma gelmedi. Sormadığım günden bu yana, mutfak tezgahında yok denecek kadar az bulaşık bile olsa o bulaşıklarla saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede bakışmamızın ardından dedem bana malûm cümleyi fısıldar. Sonuç: Tertemiz bir mutfak!
Dedem seneler önce vefat ettiği halde bana hâlâ fısıldamasındaki esrar nedir? Sözün gücü. Yani kendi halinde bir insanın kendi halinde mutfak tezgahını tabaklar ve bardaklar dolusu b.ka bulayan metaforudur. Zaten dedem konuşurken sıklıkla metafor kullanırdı ve biraz da bu nedenle sözlerinin üzerimizde bir kırbaç gibi şakladığına inanıyorum.
Doktora eğitiminde beni en çok zorlayan "Kuramsal Dilbilim" dersinde metafor kuramını öğrendiğimden bu yana metafora bakışım değişti diyebilirim. Metafor, benzetme amaçlı mecaz diye tanımlanıyor genellikle ve edebiyat derslerinde söz sanatı olarak kabul ediliyor. Oysa metafor kuramını ortaya atan Lakoff (leykof diye okunuyor), bilişsel dilbilim penceresinden buna itiraz ediyor. Diyor ki üstat:
- Metafor, benzerliğe dayanmayabilir.
- Sıradan insanlar çabalamaksızın metaforları anlayabilir ve üretebilir.
- Birçok metafor evrenseldir; evrensel olmayanlar da mensubu olduğumuz toplumu anlamak için bize malzeme sunar.
Özetle Lakoff, metaforun hayatın ta kendisi olduğunu söylüyor.
Lakoff’un kuramı ışığında metaforlar üzerine çalışırken Duman grubunun bir şarkısı gelmişti aklıma:
Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.
Şu, ölüm gibi bir şey olup da kimsenin ölmediği durum sanki metaforun tanımı gibi. Örneğin, "fırtınalı aşk" dediğinizde o aşka düşenler durduk yerde havaya savrulmuyorlar veya sağanak yağışta ıslanmıyorlar. Ama bir fırtınada yaşanabilecek tüm yoğun duyguları içeriyor fırtına metaforu. Ve okuma yazma bilmeyen bir insan da, bir akademisyen de aynı şeyi anlıyor. Çünkü metaforlar aynı zamanda beynin nöral eşleme yasasının ürünüdür. Beyin herkeste aynı beyin olduğuna göre diploma burada fark yaratmıyor.
O halde nedir beynin nöral eşleme yasası? Yine Lakoff'un bir örneğinden yola çıkalım. Yeni birisiyle tanıştınız. Adı Selim olsun. Kısa bir sohbetin ardından zihninizde Selim'le ilgili şöyle bir kanı oluştu: "Ne kadar sıcakkanlı bir insan!" Selim'i neden sıcakkanlı olarak tanımladınız? Konuşurken size gülümsedi, tatlı bir ses tonuyla konuştu, aranızda belli ortak noktalar yakaladınız, ayrılırken iletişimi koparmak istemediğini beyan etti, v.s. Yaşadığınız bu deneyimler, sizi bilinçaltınızın "sevgi sıcaktır" kodlamasına götürdü. Çünkü bebekliğinizde size bakım verenin sizi kucağına ilk aldığında hissettiğiniz tensel sıcaklık, beyninizin sıcaklığı sevgiyle eşlemesine yol açtı. Ve size her sarılındığında vücudunuz ısındı. Fiziksel deneyim nöral bağlantıları kurdu, deneyim sıklaştıkça o bağlantıları sağlamlaştırdı ve artık beyin için sevgi = sıcaklık. Şimdi size birisi sarılmadan bile o sıcaklığı nöral bağlantılarla hissetmeniz mümkün.
Bu durumda, sevecen bir insanı tanımlarken kullanılan "sıcak" veya "sıcakkanlı" kelimesi dile rastgele yerleşmiştir demek mümkün mü? Ya da yukarıdaki senaryoda Selim'i sıcak olarak niteleyen siz, söz sanatı mı yaptınız? Bırakın söz sanatını, Selim'i zihninizin süzgecinden geçirip "sıcak" kategorisine yerleştirirken bilinçli bile değildiniz! Ve bunu günde sayısız defa yapıyorsunuz. Sadece insanları tanımlarken değil; zaman kavramı, sebep-sonuç ilişkisi, yaşadığınız olaylar, hissettiğiniz duygular... hepsi metaforlarla ete kemiğe bürünüyor. Yalnızca Türkçede değil, pek çok dilde.
Metaforları benim için ayrıca özel kılan, ağzımızdan çıktığında yarattığı etkinin hem zihnimizde hem bedenimizde, hatta başka zihin ve bedenlerde yankı bulmasıdır. Tarih boyunca siyasetçilerin milyonlarca insanı ölüme sürükleyişindeki etkiden tutun, reklamlarda sarf edilen sözlerin yığınları tüketime itmesine... Kendimize gün içinde tekrar ettiğimiz yıkıcı cümlelerin bedenimizde yarattığı tahribata ve hastalıklara kadar...
Yıllar önce izlediğim Il Postino filmi, Şilili şair Pablo Neruda'nın sürgündeyken tanıştığı bir postacının öyküsünü anlatır. Postacı, Neruda'nın mektuplarını taşırken onunla dost olur ve âşık olduğu kızı etkilemek için Neruda'dan ve şiirlerinden yardım alır. Postacı sonunda amacına ulaşır; ki ulaşmasa şaşardım! Ama onu bekleyen tatsız bir sürpriz vardır: Öfkeden deliye dönmüş bir kaynana! Filmin en sevdiğim repliği işte burada geliyor. Postacıyı şikayet etmek için Neruda'ya giden kaynana şu cümleyi haykırır: "Kızımı metaforlarıyla kandırdı!" Kızının kanası varmış be teyzem, metaforun suçu ne? Tek başına aşk kelimesi bile içini ısıtmaya yetmiştir onun! (Lakoff'u hatırlayın: sevgi = sıcaklık)
Ama günün birinde adamın biri size babanızın şarap çanağından konu açarsa Lakoff meykoff demeden koşarak oradan uzaklaşın. Zira şaraptan olmasa da, öfkeden sarhoş birinin gazabına uğramanız an meselesidir. (Yine de kaçarken aklınıza Lakoff gelirse diye ondan alıntı yapayım: tartışma = savaş)
5 Haziran 2022 Pazar
Kıyma Operasyonu (Operasyon Mincemeat)
Operasyon Mincemeat'i izledim. Mincemeat İngilizcede kıyma demek. Neden "Kıyma Operasyonu" olarak Türkçeye çevrilmemiş, anlamış değilim. Bence bu ismiyle daha fazla merak uyandırabilirdi. Her neyse...
Kıyma konusuna geçmezden önce filmin bana Gogol'ün "Ölü Canlar" romanını hatırlattığını belirtmek isterim. Gogol romanında Çiçikov adlı bir üçkağıtçının toprak sahipleriyle iş çevirip ölü köylüler üzerinden nasıl para kazandığını anlatır. Çiçikov ülkeyi gezerek ölenlerin ölüm belgelerini satın alır, kendini mülk sahibi gibi gösterir ve olaylar gelişir.
Çiçikov'un kendisine para kazandıran ölü canları gibi Kıyma Operasyonu'nda da bir ölü can üzerinden savaş kazanmaya yönelik kandırmaca planı devreye girer. İkinci Dünya Savaşı'nda İngilizler Sicilya'ya çıkarma yapmadan önce Nazilerde Yunanistan'a çıkarma yapacakları yanılgısını yaratmak için Winston Churchill'in de onayını aldıkları akıl almaz bir plan hazırlarlar. Planı yürütmekle görevlendirilen ekip morgdan bir kimsesizin cesedini seçer. Ekip, cesede bir askeri kimlik yaratmak ve kavuşulmamış bir sevgilinin mektup ve fotoğrafının bile dahil olduğu bir öykü uydurmakla işe başlar. Ve bu kahraman asker, Yunanistan çıkarmasının "çok gizli" belgelerini üzerinde taşırken boğulacak -yani suya bırakılacak- ve cesedi İspanyol kıyılarına vurduktan sonra Nazi casuslarının eline geçmesi beklenecektir. Ekip, bu sahte kahramanla ilgili her ayrıntıyı düşünür: Ceset karşı tarafın eline geçtikten sonra adli tıp doktorlarına suda boğulma vakası izlenimini vermek için cesedin üzerinde birtakım tıbbi işlemler yapmaya varıncaya dek! Filmin sonuna dek seyircinin yakasını bırakmayan gerilimden sonra plan başarıya ulaşır. Churchill'in ekibe gönderdiği telgrafta yazdığı gibi: "Kıyma'yı yuttular. Son lokmasına kadar!"
Filmin kurgusu, yaşanmış olaylar üzerine yapılandırıldığı için eninde sonunda İngilizlerin kazanacağını kestirebiliyorsunuz: "Taam taam, yine siz kazandınız!" Peki sonunu bildiği halde neden bir filmi ısrarla izler ki insan? Olay örgüsü öylesine içine katıp sürükler ki sizi, sonu değil; sondan önceki olaylar merakınızı gıdıklar. Tıpkı öleceğinizi bildiğiniz halde yaşamaya devam etmeniz gibi... Bundan birkaç yıl önce yine bir İngiliz propagandasının yapıldığı "Dunkirk" filmini izledikten sonra da aynı hislere kapılmıştım. Askerlerini savaş sırasında bir yerden başka bir yere nasıl kaçırdıklarını şanlı kahramanlık destanı olarak seyirciye yutturmayı başarmıştı filmi yapanlar. Onların ifadesiyle kaçış değil; "tahliye" tabii!
Gogol'ün romanındaki ölüler soyut bir isim listesinden ibaret iken Kıyma filminde etiyle buduyla bir ceset, kahramanlar arasında yerini alıyor. Baktığınızda ikisi de muhteşem sahtekarlık örneği. Ama Kıyma filminde bunun "Büyük Britanya'nın âli menfaatleri" uğruna yapıldığı ve savaşın seyrini nasıl değiştirdiği ballandırılarak anlatılıyor. Haksız da sayılmazlar hani. "İngiliz siyaseti" diye Türkçeye yerleşmiş bir deyim vardır. TDK sözlükte "Bir işi soğukkanlılık ve kurnazlıkla yapma veya yaptırma" olarak tanımlanıyor. Alın size iki saatlik filmin birkaç kelimelik özeti.
Şimdilerde ise İngiliz siyasetinin yerini "Amarigan oyunu" aldı. Bilen bilmeyen herkes "büyük resmin" peşinde! İster İngiliz, ister Amariga olsun, komplo teorileri bir yana, yalnızca şu iki film bile -Operasyon Mincemeat ve Dunkirk- bize onlarla ilgili ne anlamlı veriler sunuyor. Tarihlerinde irili ufaklı başarı kabul edilebilecek hiçbir ayrıntıyı es geçmeyerek her vesileyle dünyaya ne kadar zeki, güçlü ve muzaffer olduklarını hatırlatıyorlar. Ve bunu müthiş bir tutkuyla yapıyorlar. Sanki biz İngilizmişiz gibi oh çekiyoruz filmin sonunda. Ya biz ne yapıyoruz? Okullardaki tarih derslerimiz ne halde? Hangi eller ve zihniyetler dolduruyor tarih ders kitaplarının satırlarını? Dünyanın en köklü medeniyetlerini kurmuş Türk devletlerinin ve önderlerinin dünyanın her yerindeki seyircinin tüylerini diken diken edebilecek filmleri ve belgeselleri nerede? O "kurnaz ve soğukkanlı" İngiliz siyasetinin işgalci gemilerine bakıp "Geldikleri gibi giderler!" diyen güven dolu sesi yeniden yankılandıracak yönetmen kim?
24 Mayıs 2022 Salı
Seninle Başlamadı veya Güneşin altında yeni bir şey yok
"İnsan en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır" sözünü duymuşsunuzdur. Ya hiç vakit geçirmediğimiz kişiler, hatta yüzünü dahi görmediğimiz ölüler de ortalamaya dahilse?
Mark Wolynn'in yazdığı "Seninle Başlamadı" bu olasılığı merkezine alan bir psikolojik kitap. Yazar Wolynn aynı zamanda bir terapist ve insanların yaşadığı psikolojik sorunların önemli bir bölümünün "kalıtsal aile travmaları"ndan kaynaklandığına işaret ediyor. Burada "kalıtsal" sözcüğü üzerinde bir kez daha düşünmenizi isterim; zira travma yalnızca kendi yaşadıklarımızdan ibaret değil. Atalarımızdan birilerinin yaşadığı travmanın onlarda bıraktığı tortular genetik miras olarak bize aktarılıyor. Yani bizden çok önce yaşamış ve dünyadan göçmüş bir akrabamızın yaşadığı travmanın hislerini, o olayı bugün yaşamışcasına hissetmemiz mümkün. Hatta daha da ilginci, o akrabamız olay anında hangi yaştaysa bizim de o yaşta aynı hislerle dolmamız rastlantı değil.
Pek çoğumuz; insanların maddi durumu, dış görünüşü, toplumsal konumu, mesleği gibi dışarıdan gözlemlenebilen olgularla onların yaşamını kestirebildiğimiz yanılgısına düşeriz. Örneğin, varlıklı ailelerin daima huzurlu olduğu düşünülür. Milyonların hayran hayran gözünü diktiği şöhretlerin bunalıma girmesi, hatta intihar etmesi garipsenir çoğu zaman. Zengin, başarılı ve ünlülere sanki "rahat batıyor"dur! Oysa rahat batıyor dediğimiz o insanlara belki de genleri batıyordur, ne dersiniz?
Yazarın Jung'tan alıntıladığı üzere: "Bilinçli olmayan ne varsa kader olarak deneyimlenecektir". Bu noktada, bilinç dışını / bilinçaltını yalnızca bastırılan dürtüler ve kemikleşmiş alışkanlıklara hapsetmek Jung'un bahsettiği kaderi anlamlandırmamızı zorlayabilir. Bilinçaltımızın tohumları biz doğmadan atılır. Annemizin hamile kalmadan önceki yaşadıklarından geriye giderek onun annesi, anneannesi ve diğer atalarının yaşadıkları ile babamızın kendi yaşadığı ve atalarının yaşadıklarının bilgisi bizde birleşir ve kaderimizi tayin edebilir. Yetmezmiş gibi, atalarımız aile dışında birilerinin canına, malına, ırzına veya hakkına kastettiğinde, o kişiler de bizim sistemimize dahil olabilir ve bizi etkileyebilir. Hele göçlerin, savaşların ve çatışmaların sık olduğu coğrafyamızı düşünürsek... Anlayacağınız, bu dünyada kimseye rahat yok! Ve muhtemelen Tanrı, yüzyıllardır aynı şeylerin zincirleme süregeldiğini izledikçe eminim yukarıda çok sıkılıyordur. Zaten İncil'de adeta bunu özetleyen cümleler yok mudur: "Önce ne olduysa yine olacak / Önce ne yapıldıysa yine yapılacak / Güneşin altında yeni bir şey yok / Var mı kimsenin "Bak bu yeni!" diyebileceği bir şey" (Ecclesiastes/1).
Her ne kadar güneşin altında aynı kaderler birbirine devredilip duruyor gibi görünse de, yazar bu kısır döngüyü kırmanın mümkün olduğunu öğretiyor. Buna ilişkin yapabileceğiniz alıştırmalar var. Yaşadığınız psikolojik sorunun kökenine ilişkin sorular, sorunla ilgili sizin kurduğunuz cümleler, ebeveynlerinize yönelik kullandığınız sıfatların deşifre edilmesi, aile ağacının çizilmesi gibi sorunun tespitine ilişkin alıştırmalara ek olarak mektup yazmak, yatağın üzerine fotoğraf koymak gibi iyileştirici uygulamalar da öneriliyor.
Bana göre kitabın tek açmazı, ailevi bilgilere ulaşılamazsa ne olacağı sorusuna net bir yanıt verilmemesi. Psikolojik sorunlar yaşayan bir kişi kimsesizse ya da ebeveynleri geçmişi hatırlamıyorsa veya saklıyorsa yahut savaş, katliam, doğal afet gibi olağanüstü durumlarda bilgiler yok olduysa… Yazar sanki bu soruyu boş bırakmış. (Bu tür zihinsel kazı çalışmalarında çeşitli bilinçaltı uygulamalar etkili olabilir ama bundan konu açılmamış)
Özetle, travmadan kaçış yok. Ancak acı, bizimle başlamadı. Bizden öncekilerin acılarını yüklenmiş olsak bile bizden sonrakilere aynı acıları aktarmamak mümkün. Biz iyileşirsek salt kendimizi değil, çocuklarımız ve torunlarımızı da iyileştirmiş oluruz. Ayrıca yazarın belirttiği gibi "...kalıtsal olarak devraldığımız veya doğrudan deneyimlediğimiz travmalar yalnızca sıkıntı mirasını oluşturmaz, aynı zamanda gelecek nesillerle paylaşılabilecek güç ve dayanıklılık mirası yaratır."
*Seninle Başlamadı - Mark Wolynn - Sola Unitas Yayınları
28 Ocak 2022 Cuma
Bit pazarına nur yağarken
Her fâni gibi babam da öldükten sonra eşyalarının pek çoğu çıkarıldı, incelendi, dağıtılacaklar ve elde tutulacaklar ayrıldı. Kendime ayırdıklarım arasında kitaplar, birkaç kaset, kasetçalar ve babamın diyabet günlüğü var. Babam öldüğünde onlar bana yalnızca babamın sesini duyururdu. Şimdi ise onlara baktığımda kendime bakıyormuşum gibi hissediyorum. Neden mi?
Önce kitaplardan başlamalıyım. Babamın düzenli bir okur olduğunu söyleyebilirim. Bizde bulunan kitaplar kadar bulunmayanları da hesaba katarsak epey okuduğu âşikâr. Okuduğu çoğu kitabın ön sayfasının sağ üst köşesine isim-tarih-yer yazmış. Fakat bazı kitapların o köşeleri yırtılmış. 12 Eylül döneminin getirdiği bir alışkanlık olsa gerek. Maksat, kitaplar ele geçerse isim ifşa olmasın. O faşizm karanlığında kim ister ki Lenin'in kitabında isminin görünmesini, bile bile lâdes demeyi?
Okuduğu kitaplarda pek çok satırın altını çizmiş, seyrek de olsa notlar almış babam. Disiplinli bir okurdu. Yıllar sonra pankreas kanseri olduğunda ve tedavi gördüğü hastaneden diyabet günlüğü verdiklerinde aynı şaşmaz disiplinle, o deftere günü gününe, saati saatine yaptığı kan şekeri ölçümlerinin sonuçlarını yazardı:
Ben de yıllarca az koşturmadım hastane koridorlarında. Kimi zaman babam da eşlik ederdi bana. Ses rahatsızlığım dolayısıyla başvurmadığım hekim, konuşma terapisti, psikolog kalmamıştı. Babam gibi üzerime düşenleri fazlasıyla yapıyordum. Her defasında yeni bir yol açıldı diye sevinerek, o umuda tutunarak, ama en sonunda hüzünlenerek. Zira hiçbir tedavi ve terapi bana eski sesimi kalıcı bir şekilde geri getirmemişti. Artık koşturmayı bıraktım. Koşturmaktan kendimle barışmaya fırsatım olmamıştı, onu başarırım belki. Sesimi; çalına çalına, ileri-geri sarıla sarıla yıpranmış kasetlerdeki seslere benzetiyorum: titrek ve cızırtılı. Eskiden nefret ediyordum bu sesten; ancak bundan sonra Sevgi'nin alametifarikası olarak ilan ediyorum sesimi. O denli ayırt edici ki, duyan Sevgi geliyor desin! Duyunca kaçacak bir delik bulup saklanır mı, onu bilemem.
Kaset demişken... Babamdan bana kalan bir de kasetçalar vardı sahi. Kemal Sunal’ın başrol oynadığı Tokatçı filminde uyuşturucu tüccarı Karbonat Erol'u polis baskını var diye kandırdıkları sahnedeki kasetçaların aynısı:
5 Aralık 2021 Pazar
Murakami'den "Sadece Müzik"
Kimi kitaplar vardır; okuruna tepeden bakar. Okurun cehaletini yüzüne vurur ve bir gram yararı dokunacaksa bile bunu adeta onu döverek yapar. Örneğin "gençler bilmez", "insanımız falanı okumamıştır", "toplum filandan habersizdir" gibi cümleler uçuşur böyle kitapların satırlarında. Bu cümlelerin benim zihnimdeki meali şudur: "Hadi yine iyisin; lütfedip seni cehaletinden kurtarıyorum. Bu kıyağımı unutma!"
Kimi kitaplar ise kendi yatağında akıp giden gür ırmaklar gibidir. Orada sizi korkutan bir taşkınlığa yer yoktur. Bazen içeriğine tam hakim olamayabilirsiniz, akıp gidişine tanık olmakla yetinirsiniz. Fakat bu tanıklık bile sizde mutlaka iz bırakır. Onun akışına kulak verirken yine cehaletinizi hatırlarsınız; ama o bunu sizin başınıza kakmak amacıyla yazılmamıştır.
Yazımın başlangıcından kolaylıkla tahmin edebileceğiniz gibi bana göre ikinci grupta yer alan bir kitaptan bahsedeceğim: Haruki Murakami'nin "Sadece Müzik" kitabı.
Murakami'nin diğer yapıtlarından farklı olarak bu kitap uzun bir söyleşiden ibaret. Ünlü Japon orkestra şefi Seiji Ozawa ile Batı klasik müzik eserlerinin yorumlanması, orkestra şeflik deneyimleri ve gençlerle çalışma gibi konular üzerinde bir sohbet gerçekleştirmiş Murakami. Murakami, kitaplarında müziğe sıklıkla atıfta bulununca bu kitabın çıkması da şaşırtıcı olmasa gerek. Bence asıl şaşırtıcı olan, Murakami'nin klasik müziğe hakimiyeti. Müzikal anlamda teknik bilgisinin kısıtlı olduğunu belirtmesine karşın Ozawa gibi dünyaca ünlü bir şefle rahatlıkla sohbetini sürdürebiliyor ve hatta bazen onun fark etmediği ayrıntıları kendine has betimlemesiyle ifade ederek onu şaşırtabiliyor. Bunda Murakami'nin aynı besteleri defalarca ve farklı kayıtlardan dinlemesinin payı büyük. Ve belli ki bu dinleme, başka bir işle meşgulken fon müziğini duyma gibi arka planda kalan bir dinleme değil. Her tınısına dikkat kesilerek, tutkuyla dinleme.
Ben bu kitabı elime aldığımda -itiraf edeyim- daha hafif bir içerik bekliyordum. Sözüm ona klasik müzik seviyorum, büyük besteciler ve onların birtakım eserleri belleğimde iyi kötü yer etmiş, araba kullanırken TRT radyo 3'ü takip ediyorum, Chopin’in bestelerini şehirlerarası yollardaki dinlenme tesislerinde çalan müziklerden rahatlıkla ayırabiliyorum… Daha ne olsun derken, söyleşiyi okumaya başlamamla afallamam bir oldu. Cehaletimin kibrini yere seren tanımadığım pek çok isim, yorum, teknik bilgi üstüme geldi; ancak garip bir hazla devam ediyordu okumam. Anlamadığım pek çok yer vardı kitapta; ama bir o kadar müzikle ilgili öğrendiklerim de oldu. Ünlü şeflerin yaklaşımları; bestecilerin bestelerini kağıda dökme biçimleri; Avrupa, Amerika ve Japon orkestraları ve seyircileri arasındaki farklar v.b... Örnek olarak şöyle bir ilginç bilgi aktarayım: İtalyan seyircisi müzisyenleri yuhalamakla ünlüymüş. Ozawa, Milano'da yuhalandığında Pavarotti onu "burada yuhalanmak demek müzik dünyasında en üst sıralara çıktığın anlamına gelir" diyerek onu teselli etmiş.
Ayrıca orkestra şeflerinin ne denli önemli olduğunu yine bu kitabı okuyarak öğrendim. Özellikle Ozawa'nın şu cümleleri kitabı özetliyor gibi:
"Bizim işimiz orkestradan ses çıkartmaktır. Ben partisyonu okuyup zihnimde müziği bir araya getirir ve orkestradakilerle birlikte onu gerçek sese dönüştürürüm, bu süreçse içinde pek çok şeyi barındırır. İnsanlar arası ilişkiler kadar o müziğin neresinin vurgulanması gerektiği gibi müziksel kararlar almayı da içerir. Bazen genele odaklanarak müziğe bakarsın, bazen de bunun aksine detaylı kısımlara odaklanmak gerekir. Bu görevlerin hangisine daha çok ağırlık vereceğine de karar vermen gerekir. Tüm bu deneyimler bir şef olarak beni değiştirir." (ss. 178-179)
Yukarıdaki satırlar bana İngilizcede sevdiğim ve bazı öğretim metodolojisi kaynaklarında karşılaştığım bir sözcüğü anımsattı: orchestrate. Bu sözcük, hem orkestra için beste yapmak hem müzik dışında bir şeyi -sözgelimi bir kampanyayı- yürütmek, yönetmek, düzenlemek gibi bir anlamda kullanılabiliyor. Yani bir öğretmenin sınıf yönetiminden söz edilirken bu sözcüğe rahatlıkla başvurulabilir. Öğretmenin yönetiminden ne çıkıyor: kakofoni mi, senfoni mi? Ve Ozawa'nın belirttiği gibi şeflerin orkestra üyeleriyle geçinememe ihtimali her zaman mevcut. Tıpkı bir öğretmenin öğrencileriyle geçinememe ihtimalinin olduğu gibi. Ama en önemlisi Ozawa, genç müzisyenlerle çalışmanın ve onlara müzik öğretmenin kendisini nasıl geliştirdiğinin farkında. Evet, tıpkı öğrencilerinden feyzalan bir öğretmen gibi.
Diyebilirim ki, "Sadece Müzik" sayesinde ilginç bir okuma deneyimim oldu. Sadece müziğe değil, kendi yaşamıma dair önceden üzerinde durmadığım ayrıntılarla karşılaştım bu akıcı söyleşide. Ve Murakami'nin mertebesine varacak kadar olamasam da, klasik müzik dinlerken biraz daha özenli ve dikkatliyim artık.
* Sadece Müzik - Haruki Murakami Seiji Ozawa - Doğan Kitap
23 Eylül 2021 Perşembe
2 Mayıs 2021 Pazar
Ben var üniversite almak
Üniversite öğrencilerine internet üzerinden yaptığımız İngilizce yazma sınavında "Herkes üniversiteden mezun olmak zorunda mıdır?" sorusuna aldığımız yanıtlardan biri aşağıdadır. İngilizce bilenler buyursunlar:
İngilizce bilmeyenler için Türkçeye çevirmek gerekirse -başlıktaki kadar kötü bir ifade olmasa da- öğrenci "evet herkes bir üniversite sahibi olmalıdır" diye yazmış. Öğrenci lisans derecesi anlamına gelen "university degree" ifadesindeki "degree" (derece) kelimesini yazmadığı için ortaya böyle komik cümleler silsilesi çıkmış: Herkes bir üniversiteye sahip olmalı... Herkes bir üniversite edinmeli...
Haklısın genç dostum. Herkes bir üniversite edinmeli. Ülkemizdeki üniversite bolluğunda neden olmasın? Zaten birbiri ardına yeni üniversiteler kurulması bu hızda giderse, birey başına en az bir üniversite düşmesi yakındır. Bu noktada Cumhurbaşkanının 12 Şubat 2021'de ne dediğini hatırlayalım:
"Türk yükseköğretim sistemi ileri bir seviyeye ulaştı. Üniversite sayımızı 77'den 207'ye çıkardık. Almanya'dan çok çok ilerdeyiz onu söyleyeyim, Merkel'e 8 milyon 400 bin üniversite gençliğimiz var deyince şöyle bir üff dedi"
Merkel'in şöyle bir üff deyişi neye delalettir? Tahminleri alayım.
8 milyon 400 bin genç =
8 milyon 400 bin kez nitelikli eğitim olanakları
8 milyon 400 bin kez kendi alanında istihdam
8 milyon 400 bin kez insanca yaşamayı sağlayacak ekonomik gelir...
Alman politikacının, yukarıdaki maddelerin bir ülke ekonomisi üzerindeki ağırlığını zihninde hızlıca hesap ederken ağzından çıkıvermiş bir üf, bizim için övünme vesilesi haline geldiyse yazımın başındaki paragrafı yazan öğrencinin ve onun gibi binlercesinin profilini bir gözden geçirmek gerek. Örnekteki öğrencimiz, dil eğitimi aldığı kurumun en yüksek yeterlik düzeyindeki bir sınıfta İngilizce eğitimi alıyor. Yani bu öğrenci, çok değil, bir-iki ay sonra sınavlarını başarıyla geçerse İngilizce konuşabilir ve yazabilir düzeyde olduğunun onayını alarak üniversitedeki bölümüne geçecek.
Peki bu öğrencinin durumundaki gibi milyonlarcasının var olduğu araştırmalarla da doğrulanmış Türk öğrenciler, İngilizce yazma ve konuşma açısından yurtdışındaki üniversite öğrencileriyle denk midir? Maalesef değil. Gelişmiş ülkelerdeki öğrencilerin yazdığı metinler okunduğunda bizim öğrencilerimizin yazdıkları ilkokul çocuğunun kaleminden çıkmış gibi duruyor. Tıpkı üstteki örnekte olduğu üzere. Öğrenciden beklenen, "Herkes üniversiteden mezun olmalı mıdır?" sorusunu akademik yazı üslûbuna uygun gerekçelerle yanıtlaması iken, öğrenci, bozuk bir İngilizceyle "bazı insanlar üniversiteye gidemiyorlar, buna üzülüyorum, inşallah herkes bir gün üniversiteye gider" gibi çocuksu temennilerle yazısını sonlandırıyor. Aklınıza sınav kaygısı gibi hafifletici sebepler gelebilir; bence kovun onları. Çünkü yıllardır İngilizce yazı yazmayı öğretiyorum (belki de öğretemiyorum) ve görüyorum ki sınıfta yazılanlar ile sınavda yazılanlar arasında uçurum yok. Lisans ve lisansüstü bölümlerde olup bitenleri varın siz hesap edin.
Velhâsıl, Merkel'e katılıyorum ve ben de üff diyorum. Onca üniversite, onca öğrenci, onca akademisyen, onca emek, onca harcanan zaman, onca yapılan masraf, onca umut sonunda eğitim-öğretim açısından gelinen nokta bu. Salt nicelik, ancak savaş meydanında düşmanın gözünü korkutmak için işe yarayabilir; ama orada bile nitelikli savaşçılar ve komutanlar sonucu belirler.
4 Şubat 2021 Perşembe
Her eğitimcinin ve öğrencinin okuması gereken bir kitap: İrade Terbiyesi
Yalnız tek bir şeye çok
ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak. Toplumsal hastalıklarımızı incelersek temel
olarak bundan başka, bundan önemli bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O
halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı bir şekilde tedavi etmektir. Milleti
çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk, yalnız
ve ancak çalışkanların hakkıdır.
Jules Payot'nun "İrade Terbiyesi" adlı eserini okurken Atatürk'ün yukarıdaki sözleri kulağımda çınladı durdu diyebilirim. Jules Payot da tıpkı Atatürk gibi tembelliği bir hastalık olarak görüyor ve kitabında bu hastalığa şifa olabilecek bir reçete sunuyor. Hatta tembelliğe öylesine hücum ediyor ki, adeta okura disiplin altında bir asker gibi davranması gerektiğini hissettiriyor. Aslında bu disiplinin asker disiplininden daha kalıcı olması onun bir otoritenin zoruyla değil; içimizden gelen bir itkiyle oluşması. Ve bu özenle oluşturulmuş itkiyi çevresel dikkat dağıtıcılar hiçbir surette bertaraf edemiyor.
Payot, irade terbiyesi sürecini "kendinin efendisi olma", "kendini fethetme", "özgürleşme" gibi ifadelerle tanımlıyor. Bu sürecin adımlarını anlatmaya başlamadan önce bazı düşünürlerin karakterin değiştirilemezliği üzerine kafa karıştırabilecek düşüncelerini çürütmeye girişiyor. Diyor ki: "Bir karakter, yarım saatliğine de olsa kökten değişebiliyorsa hiç değişmez değildir ve bu değişimin gitgide sıklaşacağına dair umut beslenebilir." Tam bu noktada duyguları işe koşmamız gerektiği ortaya çıkıyor. Duyguların irade üzerindeki etkisine ilişkin ilginç örnekler veriyor Payot. İşte size onlardan biri:
Duyguların anlık da olsa etkisi
bu denli yoğunsa üzerimizde, onlardan sürekli nasıl yararlanılabilir sorusunun
yanıtı ise "DERİN DÜŞÜNME" uygulamasından geçiyor. Derin düşünme
tekniği, otohipnoz (self-hipnoz) veya çalışma motivasyonunu uyandırmaya yönelik
bir meditasyon olarak da adlandırılabilir. Yani kendi kendini duygusal olarak
çalışmaya hazırlama. Kendinize her gün 10-15 dakika ayırıp sessizlik içerisinde
düzenli çalışmanın size getireceği ödülleri gözünüzde canlandıracaksınız.
Canlandırırken beş duyunuzu işin içine katarak. Örneğin, ders çalışmak
istiyorsunuz ve mantığınız bunun size yararlı olacağını tereddütsüz söylüyor;
gelgelelim masanın başına geçip ders kitabınızın kapağını açasınız yok. Derin
düşünme sırasında ders çalışmanın size kazandıracağı ödülleri bir bir gözünüzün
önünden geçireceksiniz. Sözgelimi üniversite öğrencisisiniz ve düzenli ders
çalıştıkça notlarınızın tırmanışa geçtiğinin, hocalarınızın sizi örnek
gösterdiğinin, ailenizin sizden gururla bahsettiğinin ve arkadaşlarınızın size
nasıl gıpta ettiğinin görüntü ve seslerini en ince ayrıntısına kadar bir film
senaryosu yazıyormuşçasına tasarlayın ve filminizi izlemeye başlayın. Mümkünse
bu filme koku, tat ve dokunma duyularını da ekleyin ki büyüsü katlanarak
artsın. Çok başarılı oldunuz, bölümünüzü birincilikle bitirdiniz, kutlama
yaptınız. Belki çiçek aldınız ve onun kokusunu duydunuz. Veya sevdiğiniz bir
arkadaşınız size sarılırken parfüm kokusu geldi burnunuza... Tatlılar yendi,
içecekler içildi. Buz gibi bardaklara dokundunuz. İnsanlarla tokalaştınız.
Mutluluk ve gururdan içiniz kıpır kıpır oldu, kalp atışınızı göğüs kafesinizde
hissettiniz... Ya da tam tersi bir film çekebilirsiniz. Ders çalışmadınız, her
gün internette zaman öldürdünüz, koltuğunuza oturdukça oraya zamkla yapıştınız
adeta ve gece geç yattığınız için sabah uyanasınız gelmedi. Dersleri
kaçırdınız. Notlarınız gittikçe düşüyor... Herkesin rahatlıkla geçtiği
derslerden siz kaldınız. Aileniz sizden ümidi kesmiş... Bu felaket senaryosunu
bir önceki zıt örnekte olduğu gibi beş duyunun da yardımıyla abarttıkça abartın
ki Payot'nun deyimiyle "tiksinti" oluşsun içinizdeki tembele karşı:
"Kendinin efendisi olmayı başarmanın en etkili yolu, ruhta coşkulu beğeniler ve şiddetli tiksintiler uyandırmaktır. Bu nedenle öğrenci, basit ve tanıdık düşünceler sayesinde kendine çalışmayı sevdirmenin ve kolay, işe yaramaz, aptal, aylak hayattan nefret etmenin yollarını arayacaktır."
Payot, bu derin düşünme sürecini düşünceleri damla damla damıtarak bal elde etmeye benzetiyor. Fakat sizin de tahmin edebileceğiniz gibi yalnızca hayal gücüne yaslanarak başarı gelmez. Bize çalışma şevki versin diye hayal kuruyoruz. Derin düşünmeyi her gün uygulamaya devam ederken bal elde etmek için arı kadar çalışkan olmayı dert etmeliyiz. Çalışkan olmanın ipuçlarını şahane metaforlar ve anekdotların ışığında bir bir sıralıyor Payot. Aşağıya kendimce önemli bulduğum noktaları maddeliyorum:
1. Payot'nun kullandığı anahtar kavramlardan biri ALIŞKANLIK. Alışkanlığa dönüşesiye dek küçük ama devamlı adımlar atmalıyız. Bugün bize basit ama sıkıcı görünen bir görevi tamamladığımızda, örneğin bir sayfayı okuduğumuzda o günkü görevimizi tamamlamanın rahatlığına kavuşuruz. Bu eylemi her gün düzenli yaptığınızı düşünün. Her gün bir özveride bulunuyorsunuz ve bu küçük başarılar birikerek büyük başarıları besliyor.
2. Hiçbir çabayı ve başarıyı küçümsememeliyiz.
3. Sabırlı olmalıyız. Payot'nun da altını çizdiği gibi:
"...her gün az da olsa bir şey elde etmek yeterlidir çünkü en yavaş hızda bile gidilse belli bir yol alınır. Entelektüel çalışma için önemli olan, yalnız düzen değil, aynı zamanda sürekliliktir. Deha, sadece uzun bir sabırdır deniyor. Tüm büyük işler, devamlı sabır gösterilerek başarılmıştır."
4. Hiçbir zaman boş kalmamalıyız. Boş kaldığımızda yarım kalan işlerimiz bize suçluluk hissettiriyorsa bu histen derhal faydalanmalı ve o işleri tamamlamalıyız.
5. Kendimize katı bir çalışma programı hazırlamaktan kaçınmalıyız. Payot, insanın tembelliğine bahaneler üretmekteki becerisini çok iyi bildiği için katı programlara uyulmayacağından emin. O nedenle, çalışmak için belli bir saat yoktur; tüm saatler uygundur diyor. Ona göre önemli olan; aktif olmak, sabah yataktan çevik bir şekilde kalkmak, kararsızlığın ve endişelerin zihnimize sızmasına izin vermeden çalışmak, gücümüzün tükendiğini hissettiğimiz anda yürüyüşe çıkmak, bize çalışma zevki veren arkadaşlarımızla sohbet etmek veya en azından odamızı havalandırmak gerekiyor.
6. Ertelememeliyiz. Dikkatin dağılması, oyalanması, eğlenmesi için fırsat vermeden zihni çalışmaya itmeliyiz ve kendimizi çalışma masasının önünde bulmalıyız. Yapılması gereken bir görevi yerine getirmeden asla uykuya dalmamalıyız.
7. Her dakikanın hakkını vermeliyiz. Zaman elimizdeki en değerli varlığımız olduğuna göre onun her anından yararlanmalıyız. Burada Payot, öğle yemeği tam vaktinde hazır olmadığı için on beş dakikalık bekleme süreleri içinde kitap yazan bir yazarı örnek veriyor.
8. Muğlak ve genel hedefler yerine daha açık ve gerçekleştirilebilir görevler belirlemeli ve başlanan bu görevleri bitirmeden masadan kalkmamalıyız. Daha açıklayıcı olması için Payot'dan olduğu gibi alıntılıyorum:
"Asla genel bir hedef belirlenmemelidir. Asla, "Yarın çalışacağım" denmemelidir. Hatta "Yarın Kant'ın ahlak anlayışını çalışacağım." da denmemelidir. Her zaman açık ve özel bir görev belirlemek gerekir. "Yarın kararlı bir şekilde çalışmaya başlayacağım ve başlangıç olarak, Kant'ın Pratik Akıl'ını okumaya başlayacağım. Ya da fizyolojinin şu bölümünü çalışacağım ve özetleyeceğim." denmelidir."
9. Aynı anda tek iş yapmalıyız. Zira ilerleyen bir işin yarattığı sevinci yaşamak varken birden fazla tamamlanamayan işe daldığımızda huzursuzluk, kaygı gibi olumsuz duygularla dolarız. Bu duygular da doğal olarak enerjimizi düşürür.
10. Kitapta olmayan son maddeyi ben ekliyorum: İrade Terbiyesi'ni okumalıyız.
Okumalıyız çünkü bu kitap bize, çalışmanın başkalarından işitilecek vaazlarla değil, sonuçlarının getirdiği hazlarla anlam kazanan bir erdem olduğunu hatırlatıyor. Okumalıyız çünkü çalışmakla ilgili kafalardaki basmakalıp düşünceyi yıkıyor Payot:
"... bu çalışma kelimesi masaya yaslanmış, oturan bir öğrenci heykeli imajı çağrıştırmamalıdır. Yürürken okunabilir, gezinerek düşünülebilir, üretilebilir. Bu; en iyi, en az yorucu ve keşiflerde en verimli olan yöntemdir. Yürüyüş, zihnî malzemelerin benimsenmesini, özümsenmesini ve bunların uygulanmasını tek başına kolaylaştırır."
Çalışmaya kendimizi hazır kılmanın yöntemlerini ayrıntısıyla anlattıktan sonra Payot, kitabın bir sonraki bölümünde çalışma azmimizi kıracak düşmanlarla baş etme yollarını gösteriyor. Bu düşmanlar: muğlak duygusallık ve şehvet, tembel arkadaşlar ve tembel safsataları. İrade Terbiyesi 1909 yılında yayımlandığına göre aradan bir yüzyılı aşkın zaman geçmiş ve Payot'nun saydığı düşmanların hepsini içinde barındıran ama hepsinden kat be kat güçlü bir düşman cebimize kadar girdi artık. Evet, internet. Akıllıca kullanıldığında bir bilgi ve kolaylık deryası, ama bağımlısı olunduğunda sizi boğacak bir derya bu. Hele yapay zekanın sunduğu hazlarla bu denli iç içeyken boğulmamak ne mümkün! Bin türlü sosyal paylaşım mecrası, alışveriş siteleri, oyun, pornografi, çevrimiçi kumar ile değil saatler ve günler, yıllar öldürülüyor. Daha da kötüsü, internet bağımlılığının beyinde bıraktığı hasarın kalıcı olduğu araştırmalarla doğrulanıyor. Alkol ve uyuşturucu bağımlılarının girdiği çapta bir bataklığa bazen kendi ellerimizle çocuklarımızı itiyoruz. Z kuşağı zekidir deniyor, doğruluk payı vardır elbet; ama pohpohlamanın ötesinde onlara Payot'nun kitabındaki gibi uyarılar ulaşmalı ki, zekâlarından toplum faydalansın. Hatta ulusal eğitim politikamız çalışmanın hazlarını öğrencilerimize aşılamak üzerine yürütülmeli ki, yazımın başında alıntıladığım Atatürk'ün sözündeki servet, refah ve mutluluğu toplumun tüm tabakalarına yayılacak şekilde inşa edebilelim.
İrade de zekâ gibi muhteşem bir güç. İradenin zekâya üstün gelen tarafı şu ki; ancak irade güçlendirildiğinde zekâ harika işler başarabiliyor. Payot'nun önerileriyle bu neden gerçekleşmesin? Denemesi bedava. Bütün işlerinizi aksatacak derecede internet bağımlılığınız varsa mutlaka profesyonel destek almak gerekir. Ama törpülemeniz gereken ve sizi ulaşmak istediğiniz başarıdan alıkoyan bir yanlış alışkanlığa sahipseniz ve onun getirdiği miskinlik sizi ele geçirdiyse kendinizi mutlaka o huydan tiksindirip üzerinizdeki ataleti silkeleyerek yolculuğunuza başlamalısınız.
31 Ocak 2021 Pazar
Bugün günlerden babam ve ben
Sevgili babacığım,
Bugün 31 Ocak 2021. Seninle 2. ölüm yıl dönümünde de sohbet etmek istiyorum. Günlerdir bugünü bekledim diyebilirim; çünkü içimdekiler çok birikti.
2020 yılı milyonlarca insanın sağlık, huzur, sabır gibi ince ayarlarını bozduktan sonra 2021'in kapısının önüne tortusunu bırakıp gitti. İyi ki görmedin bu yılları, iyi ki yaşamadın yaşadıklarımızı. Kanser hastası olarak omuzlarına binecek yük katlanarak artacaktı ve seni 2019'da değil de, salgın zamanında kaybetseydik sevenlerinle cenazende bir araya gelip yasımızı paylaşamayacaktık. Dört başı mamur bir cenaze törenine eşlik eden kalabalıklar ve dualarla seni uğurlayamayacaktık. Bu duruma şükretmemiz sence de ironik değil mi baba? Normal şartlar altında insanlar sevdiklerini bir gün fazla yaşatmanın derdindeyken salgın şartları, 2020 öncesi cenaze törenlerini bile arattı.
Öte yandan 2020 benim için de sancılı; fakat değiştirdikleriyle apayrı bir yıl oldu. Yıllar sonra ilk kez seninle hesaplaşabildim baba. İçimdeki sen'le hesaplaşabildim. “İdeal insan” yetiştirmek niyetiyle istemeden beni nasıl hırpaladığını 40'ıma yaklaşırken keşfedebiliyorum. Kafandaki "Sevgi projesi"nin maliyeti bana hastalık olarak döndü. Bunu asla hesap edemezdin değil mi? Senin hayal ettiğin üzere on parmağında on marifeti, hitabeti ve geniş sosyal çevresiyle herkesin ağzını açık bırakan Sevgi yok babacığım. Kâh boğularak kâh zorlanarak dahi olsa konuşan, işini bu zor koşullarda sürdüren ve bu zor koşullara rağmen yaşamı kucaklayan bir Sevgi var. Hayallerinde yaşattığın Sevgi hiçbir zaman var olmadı. Olamazdı da. Çünkü Sevgi senin sandığın gibi içe kapanık değil; içine dönüktü. Kend'özüyle sarmaş dolaş; notlar çıkardığı kitaplarıyla, yazılarıyla, günlükleriyle, şarkılarıyla, evde yüksek sesle okuduğu şiirleriyle ve anlaşabildiği kadar insanın yanında olmasıyla mutluydu. Ama sen, oynadığımız tüm oyunlarda yenilmez bir model olan sen, kendin tasarladığın bir elbiseyi bana giydirmeye çalışmakla yenildin. Hayranlık duyduğum sana senelerce benzemeye çabalarken ve tam senin istediğin gibi (belki de senin gibi) birine dönüştüğümü düşünürken gördüm ki ikimizin de aklının ucundan geçmeyecek biri oluvermişim.
Fakat yaşadığım onca buhrandan sonra vardığım noktayı yine seninle paylaşmayı çok isterdim. Biliyor musun baba, ben senin Sevgi'ni değil; yorulmuş ama kendini bulma yoluna koyulmuş Sevgi'yi seviyorum. Öteki Sevgi, ümitsiz bir mükemmelin arayışındaydı. Ben ise, ne mutlu bana ki, hata yapma hakkımı kullanıyor ve hatalarımın öğrencisi olarak yolculuğuma devam ediyorum. Hele bu sene daha da hoşnutum kendimden. Kronik toplumsal hastalığımız olan "el alem ne der kaygı bozukluğu"ndan sıyrılıp başkalarına kötü görünme pahasına bile olsa "kendime iyi" olmayı başarabiliyorum artık. Elleri memnun etmek, onları konuşturmamak üzere ömür sürenlere “el iyisi” derler ya, ben ise aldığım kararlarla el kötüsü olmayı tercih ediyorum. Hatta kimi zaman bundan zevk duyuyorum. Zira inanıyorum ki, kendi mutluluğu için sorumluluk üstlenmeyi ve bedel ödemeyi göze alan insan sağlıklıdır, çalışkandır, günleri verimlidir ve gerçek anlamda başkalarına yararlı olabilir. Dün yaşadıklarının arkasında yüreklice durabilenler, yarınlarına karar verebilirler. Ve inançlı bir insan olarak şuna gönül huzuruyla iman ediyorum: Yaradan'ın şahitliğine inananlar, diğer insanların şahitliğine ihtiyaç duymazlar.
Adım gibi eminim babacığım; yazdıklarımı okuyabilseydin ya da ben sana bunları anlatabilseydim, gözlerin dolarak ve "Ah canım kızım..." diyerek bana sarılır, mahcup bir özeleştiri yaptıktan sonra benimle ne kadar gurur duyduğunu söylerdin. Hâlâ benimle gurur duymana ihtiyaç hissetsem de, yıllarca içimde kök salmış "hayran olan kız-hayran olunan baba" hiyerarşik ilişkisi, yerini seni ve kendimi olduğu gibi kabullenen bir evlat ve babanın eşitlikçi ilişkisine bıraktı. Böylesi daha sağlıklı değil midir zaten? Hayranlık körlüktür; oysa yanlışlarını doğrularıyla harmanlayarak bir insanı sevebilmek, sevginin katıksız ve derin halidir.
Bak aklıma ne geldi: Sen sağken seninle konuşarak sohbet ediyordum. Şimdi seninle sohbet halindeyim yine bir 31 Ocak günü. Yalnızca kullandığım araç değişti. Bundan sonra bugünü ikimizin günü ilan edelim!
Seni rüyalarımda mutlu görüyorum; inşallah öylesindir o âlemlerde. Oraya göçmüş sevdiklerimizi görüyorsan selam söyle; ama Şehriban teyzeye özellikle selamımı ilet. Bayramlarda bana söylediği cümleler hâlâ yüreğimin pasını alıyor.
Görüşmek üzere...
30 Ocak 2021 Cumartesi
Beş adımda şair geçinmeye hazır mısınız?
"Yağdı yağmur; çaktı şimşek
Sen de mi şair oldun be eşşoğlueşşek!"
Yukarıdaki anlamlı (!) sözlerde şiire olan toplumsal mesafemiz ne güzel özetlenmiş. Aslında şiir geleneğimiz köklüdür; ama ne hikmetse Türkçenin şiir pınarından kana kana içen sayılı. Ne de olsa içmek için su başına gitmek gerekiyor, yani kitapların kapaklarını açmak. Ama internet gibi bir derya varken pınara kadar zahmet edilmiyor. Asıl sorun burada başlıyor işte! Yağdı yağmur, çaktı şimşek düzeyindeki yazılar şiir zannediliyor ve yetmezmiş gibi bunlar Türk edebiyatının yüz akı şairlere atfediliyor.
Örneğin, birisi size "Can Yücel'in şiirlerini çok beğeniyorum" derse hemen yoklayın o kişiyi. Gerçekten kitaplarını okumuş mu, yoksa internetteki zırvaları mı şiir zannediyor? İkinci durumun çıkması yüksek ihtimal. İnternette karşılaştığım kadarıyla bu iş Can Yücel'den başka yazar ve şairlere de sıçrayalı çok oldu: Turgut Uyar, Oğuz Atay, Attila İlhan, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Aşık Veysel, Cemal Süreya, Mevlana... Peki neden bu isimler? Çünkü bazıları televizyon dizilerinde isimlerinin anılması, bazıları da popülerleşen eserlerinin sayesinde, birilerinin üretip dolaşıma soktuğu sahte şiirleriyle dillere pelesenk oldular.
Şimdi sıkı durun. Siz de çorbada benim de tuzum olsun, başka bir şairin ismiyle şiirim alsın yürüsün diyorsanız doğru yerdesiniz. Size birkaç tüyo vereceğim. Bu taktikler sayesinde Yiğit Özgür karikatüründeki adam gibi saçmalamanıza da gerek kalmayacak.










