19 Nisan 2025 Cumartesi

Kitâbi anneliğe veda

Sayısını hatırlayamayacağım kadar pedagoji kitabı okudum. Sayısını hatırlayamayacağım kadar çocuk yetiştirme üzerine program izledim, sohbet dinledim. Bazılarını dinlerken “aman unutmayayım, lâzım olur” diye notlar aldım. Sayısını hatırlayamayacağım kadar terapistle kendim ve kızım için görüştüm. Şimdi size bunca okuyup dinleyip kafa salladıktan sonra anneliğimin vardığı noktayı aşağıdaki alıntıyla özetleyeceğim:

"Yavru kurt, annesine büyük bir saygı besliyordu. O, et bulabiliyor ve de onun payını asla unutmuyordu. Üstelik o hiçbir şeyden korkmuyordu. Yavru bu korkusuzluğun tecrübe ve bilgiye dayandığını anlayamıyordu. Bu ona sanki gücün etkisi geliyordu. Annesi onun gözünde gücün simgesiydi; büyüdükçe bu gücü, onun gittikçe sertleşen pençe darbelerinde ve burnuna hafifçe dokunuşlarının yerini alan etkili diş darbelerinde hissediyordu.  Bu yüzden de saygı duyuyordu annesine."

Hani her insanın yaşamında en az bir kez alnına hafif bir fiske vurup "Tabii ya! İşte bu!" dediği anlar olur ya, Jack London'ın “Beyaz Diş” kitabındaki bu satırlarla karşılaştığımda ben de "Tabii ya, ben daha hangi anneliğin peşindeyim?" diye sordum kendime. Ben bu satırlardaki gibi tatlı-sert anneliği seviyorum. Ben, Batılı pedagoglardan çevrilme, onların “fazlaca gelişmiş ülke” ikliminin yansıması bir dille biz gelişmemişlere(!) örnek gösterilen serinkanlı konuşma biçimlerinden hazzetmiyorum. Benim yavrumla ilişkimde, yavru kurdun annesine duyduğu saygı gibi saygı ve annenin yavruyu yola getirmek için onu ara sıra ısırdığı annelik gibi bir annelik var. Bu ilişkide yer yer atışma da var, taşkın sevgi de var. Yazımın başında belirttiğim hal üzere haddinden fazla bilgiyle içimi şişirince nefes alamıyorum, annelik sezgilerimi dinleyemiyorum. Zira o kadar çok -meli/ -malı sesleri fısıldaşıyor ki iki kulağımın arasında, o yöne mi döneyim, bu yöne mi gideyim şaşırıp kalıyorum. Oysa “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı şahane eserinde Clarissa Estés sezgilerin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor: 

"Bir anne, kızına kendi sezgisinin doğruluğuna güven duyma hissinden daha büyük bir kutsama veremez. Sezgi, ana babadan çocuğa en basit şu şekilde aktarılır: "Değerlendirme gücün iyi. Bütün bunların ardında gizlenmiş duran şeyin ne olduğunu düşünüyorsun?" Sezgiyi akılcı bir temeli olmayan, yanlış sonuçlara götüren bir yetenek olarak tanımlamak yerine, gerçekte ruh sesinin konuşması olarak tanımlamak daha doğrudur. Sezgi, gidilecek doğrultular arasında en çok işe yarayanları hisseder. Benliği koruma gücüne sahiptir, altta yatan motifleri ve niyetleri anlar ve psişede en az düzeyde parçalanmaya yol açacak olanları seçer."

Anne-babalıktan bahsederken habire kurtlardan dem vurdum ama son zamanlarda edebiyattan beslendiğim kadar pedagoji kitaplarından beslenmediğimi belirtmeliyim. Evet, suçumu itiraf ediyorum: Çocuk yetiştirme kitaplarından ve sohbetlerinden artık sıkılıyorum. Öte yandan uzmanlardan akıl almayı tamamen bırakamıyorum da. Ancak yeni hedefim onları daha az dinlemek, katılmadığım yerlerde de coşkuyla "Hadi canım sen de!" diyebilmek. Tam bu noktada, Cemal Süreya'nın “Sigarayı Bırakanın Şiiri” adlı kısacık şiiri aklıma geliyor:

Eskiden birinci işimdi sigara içmek
Şimdiyse içmemek birinci işim.

Benim de artık birinci işim uzmanlardan önce kendimi ve kızımı dinlemek; hemen kitaplara, sosyal medyanın akıldânelerine ve arama motorlarına dadanmamak.

Bazı çocuk yetiştirme önerilerinin benim için neden can sıkıcı olduğunu birkaç örnekle açıklayayım. Mesela kimi uzmanlar çocuğunuzu öperken ondan izin alın diye buyuruyor. Ben yavrumu koklamak için günde elli kere matbu dilekçe mi dolduracağım Allah aşkına!… 

Başka bir örnek daha vereyim. Pedagoji kitaplarında sıklıkla önerilen bir "yansıtma yöntemi" vardır. Onun dili de bana fazla Batılı ve çeviri tatsızlığında geliyor. Yansıtma yönteminde çocuğunuzun duygularına ayna tutuyorsunuz ve bir ayna ona baktığınızda sizi size nasıl yansıtıyorsa siz de onun gibi çocuğunuza akıl vermeden, onu yargılamadan yalnızca onun söylediklerini ona tekrarlıyorsunuz. Örneğin, çocuğunuz size okulda birisiyle kavga ettiğini ve çok kızdığını söyledi. Bu yönteme göre vereceğiniz cevap şöyle olmalı: "Arkadaşlarınla kavga ettiğin için kızgın hissediyor olmalısın." Bu tam bir Norveçli cevabı değildir de nedir? Çocuğun okulda kavga etmiş, çocukluğunun tarihi bir anını yaşıyor ve sen tutanak tutan bir memur sıkıcılığında diyorsun ki "Hmm.. kızgınsın."

Şimdi ise bunun tam tersi bir duyguyu içeren bir örnek vereyim. Yine çocuğunuz okuldan geldi ancak bu kez pür neşe. Size sevinçle bağırarak dedi ki: "Anneeee! Babaaaa!... Öğretmen bana aferin dedi, defterime de yıldız yapıştırdı!" Ve tabii ki senin cevabın serinkanlı bir Danimarkalı ebeveynin fiyakalı tavrını muhafaza ederek şöyle olmalı: "Harika hissediyor olmalısın!" 

Yahu şu cümleler İngilizcede tahmin ifade eden "must" yapısı kokuyor buram buram… Sözgelimi ben bir arkadaşıma feryat figan derdimi döksem ve bana "üzgün hissediyor olmalısın" dese, onun yüzüne "Ne saçmalıyor bu?!" diye bakarım ve yürür giderim. Onu dinleyeceğime duvarla konuşurum daha iyi!

Elbette eğlenmek için abartıyorum ve bu yöntemin altında yatan eğitsel niyetin farkındayım; ama olmuyor, benim Türk annesi aklıma yatmıyor bu cümleler. Çünkü ben ayna değilim. Bende de cam kırıkları var. Hayat mücadelesinde rolünün hakkını vermeye çabalayan bir insanın hem coşkusu, hem hüznü var. Yeri geldiğinde çocuğuma akıl veresim de var, "amaaan boş ver" diyesim de var. 

Çocuğum doğdu doğalı bende süregelen durum şuydu aslında: Uzmanların birikimlerine hürmetimden ötürü onları sorgulama haddini kendimde bulamadım. "Sen onlardan daha mı iyi bileceksin Sevgi?" sorusunu sordum yıllarca. Ama artık onun yerine şu cümleyi gönül rahatlığıyla kurabiliyorum: "Kim beni ve kızımı, benden ve kızımdan daha iyi bilebilir ki?" Üstelik her uzmanın farklı bir ekolden geldiğini ve onların da kendi aralarında ayrıştığını düşünürsek çık işin içinden. Yine bir örnekle izah edeceğim.

Bir ara sanki yeterince derdim yokmuş gibi psikolog ve psikiyatrların yazdığı kitapları peş peşe okuma çılgınlığını yaptım. Bunlardan ikisi Jordan Peterson'ın Hayat için 12 Kural ve Gabor Maté'nin Normal Efsanesi kitaplarıydı. Bu yazarların yaklaşımları oldukça zıt. Peterson ebeveynlikte otoriter bir tutum yanlısı. Konuşmalarını biraz dinlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Duruşu, bakışı, ses tonuyla bile dediğim dedik çaldığım düdük havasında. Maté ise ilişkilere şefkat ve anlayış temelinde yaklaşıyor. Önce Peterson'ı okudum. Kitabındaki birçok satırın altını çizdim; çünkü adama hak vermiştim. Sonra Maté'yi okudum. Kitabındaki birçok satırın altını çizdim; çünkü adama hak vermiştim.... Sonra... bir dakika... Eee, ben iki yazara da hak verdim. Şimdi hangi yolu takip edeceğim? Altını çizdiğim hangi cümlelerin bana ve kızıma iyi geleceğini sezinliyorsam onları. 

Diyelim ki elimizde bir yemek tarifi var ve biz o yemeği ilk kez yapacağız. Yani şimdilik biz o tarifin acemisiyiz. Elimiz malzemelere giderken gözümüz de sürekli tarifte yazılı olan miktarlardadır. Malzemeleri tariftekine göre harfiyen kullanmaya gayret ederiz. Ama zamanla o yemekte ustalaştıkça bizim için “göz kararı” başlar ve sezgiler devreye girer. Hatta an gelir, tarifi farklı tatlarla çeşitlendirme cesaretine kavuşuruz. 

Tıpkı bir yemeği tarifine uyarak yapar gibi evladındaki tanrısal malzemeyi en iyi şekilde yoğurma çabasıyla gözünü kitaptan ayırmayan ebeveynin de bir "göz kararı" zamanının geleceğine inanıyorum ben. Önceki paragraflarda dalga geçtiğime bakmayın; elbette kitaplara ve uzmanlara teşekkür borçluyuz. Örneğin bir Doğan Cüceloğlu'nun veya Atalay Yörükoğlu'nun bu topraklardaki anne babalara etkisi az mıdır? Ancak az önce verdiğim örnekteki gibi fazlaca okuyup izleyip kafamız karıştığında veya evladımızla her anlaşamadığımız anda kendi kendimizin celladı olmayalım. "Çocuğunuza sesinizi yükseltmeyin", "Ona hadi demeyin", "Sözlerinizi 'sanırım' gibi kelimelerle yumuşatın" diye diye habire el yükselten uzmanlara da yeri geldiğinde "Hadi canım sen de!" deyip geçelim.

Bizim görevimiz, çocuğumuza dikensiz gül bahçesi yaratmak değil. Çocuğumuz bizim aciz hallerimize şahitlik edecek. Çocuğumuz dışarıda da bağıran, kavga eden ve küfreden insanları görecek. Bunlar okulda öğretilmeyen hayat bilgisi müfredatına dahildir. Hatta bana kalırsa çocuğumuzun ileride bizim hangi özelliğimize teşekkür edeceğini bile yüzde yüz bilemeyiz. Bugün titizliğimize gıcık olan çocuk, yarın bir ödül töreninde konuşma yaparken “Başarımı annemden/babamdan aldığım disipline borçluyum” da diyebilir. 

Son olarak, madem bu kadar satırı sabırla okudun sevgili okurum… Bu yazıdan sonra akılda kalabilecek naçizane öneri olarak çocuğumu yetiştirirken iki sarsılmaz  ilkemden bahsedeyim. Çocuk yetiştirme dedim ama aslına bakarsan, yetişkinlerle ilişkimde de aynı çizgiyi takip etme gayretindeyim.

1. Derdiyle hemhâl olmak için onu dikkatle dinlemek ve çözüm yollarını birlikte aramak.

2. Çocuğumun yalnızca başkalarının yanında değil; baş başayken de haysiyetine saygı göstermek. Hatalı davranışı eleştirmek; ama şahsiyete dil uzatmamak.

Çocuğuyla ilgili küçücük bir olumsuzlukta içindeki nöbetçi mahkemede kendini acımasızca yargılayan ve mahkum eden bir ebeveyni ne zaman görsem onlara Üstün Dökmen hocanın şu sözünü söyleyesim gelir: “Anne-babaların sayılabilir hataları, sayılamayacak kadar iyilikleri vardır.” 

Not: Uzmanlarla dalga geçtikten sonra yine bir uzmandan alıntı yaparak yazımı bitirdim ya, ben iflah olmam!

İki Nefes

Buyur gözlerim:

Kana kana iç

Mavi pınarından göğün.

Her nefes nasıl derin

Genişlerken göğsü ufkun.

 

Buyur gözlerim:

Yana yana iç

Kan ırmağından yerin.

Her nefes nasıl hazin

Ateşlerken silahlarını zulüm.

 

Haber bültenleri:

Tutulmamış yasların bekçisi.

Çoktan kovulmuş tanrılar mabetlerden.

Çocuklar, reklam arası bir damla gözyaşı;

İnsanlık, ekranların kıyısında sadaka taşı.

 

Ama gün olur, rüyalar arşa çıkar:

Devirir kemikten tahtları, üfler külden sarayları!

Yerleşir dudaklara

İki nefes arası

Zincirleme barış tamlaması!



Sevgi GÖKÇE

ETOS Barış Temalı Ulusal Şiir Yarışması 1. Mansiyon Ödülü (2025)

13 Mart 2025 Perşembe

Edip Bey’e Mektup

Merhaba Edip Bey,

Bahar saklandığı kovuktan aniden çıktı. Çıplak ağaçlar, değişen mevsim döngüsü yüzünden, eskiden yavaş yavaş bezendikleri yeşillerini belki süratle sırtlarına geçiriverecek şimdi. Sonsuzluğa uçtuğunuz gün olan 2 Mart 2025'te hava buz kesmişken şimdi arsızca parlayan güneş karşısında şaşkınız. Yine de kışın ardından baharın gelmesine seviniyoruz.

Fakat dev ve kudretli bir ağaç olan şu hayatta aynı anda dört mevsim hüküm sürüyor. Zıtlıklar dallanıp budaklanarak iç içe geçiyor. Doğumlar, yeni ölümlüleri aramıza katarken kimi ölümler ölümsüzlüğü muştuluyor. Sizin de bir bahar gününe rastlayan gidişiniz, şarkılarınızı dinleyenlerde yeniden doğacağınızın doğadaki işareti sanki...

Sesiniz, bir dağın doruğundan kopup gelen ve çağlaya çağlaya kulaklarımıza dökülen bir şelaledir. Bu şelalenin akışındaki nağmelere kulak verenler, ozanlar sofrasına buyur edilir: Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Âşık Mahzuni Şerif, Can Yücel, Vedat Türkali, Yılmaz Odabaşı, Mazlum Çimen, Neşet Ertaş, Orhan Veli Kanık, Zülfü Livaneli ve daha nicelerinin dizeleri, notalara damla damla akar. 

Şarkı söylerken o pırıl pırıl gülümsemeniz dudaklarınızdan eksik olmaz. Dünyayı kucaklayacakmış gibi açılan kollarınızla, gövdeniz de bizlere gülümser adeta. O yüzden tüm büyük müzisyenlerin konserlerinde olduğu gibi, sizin konserlerinizden dinleyiciler asla boş çıkmaz. Kulaklar ve yürekler dolar taşar. Neredeyse marş mertebesine yükselmiş şarkılarınızla güzel günlere inanç diriltilir, meydanlarda birlik olunur, dünyanın adaletine ve akıp giden yıllara sitem edilir, gönüle aldırmamak öğretilir. 

Edip Bey,

Siz yurdunuzu ve halkınızı çok sevdiniz. Biz de sizi ezgilerinizle olduğu kadar yenilmez duruşunuzla sevdik. Tıpkı bir şarkınızdaki gibi: "Sokağın tavanı kadar" sevdik. İnsan sevdikleriyle kolay kolay vedalaşmaz ya, benim de yazımı bir veda yazısı olarak sonlandırmaya hiç niyetim yok. Çünkü her şarkınızda sizinle yeniden merhabalaşacağız ve yeniden umudumuzu bileyeceğiz. “Elimizde gül, önümüzde upuzun yol” ile… Görüşmek üzere!

(Ayna Dergisi’nin 6. sayısında yayımlanmıştır)

7 Mayıs 2024 Salı

Camiler, iş makinaları ve karahindibalar

Özel çocukları olan ve varını yoğunu onlar için ortaya koyan tüm özel insanlara ithaf edilmiştir. 

Bu blogdaki bir yazımda (UFO anneden kızına sevgilerle) kızıma dikkat eksikliği teşhisi konduğundan bahsetmiş ve onun derdinden kendi derdime uzanan bir yol bulmuştum. Şimdi üstüne eklendi mi başka bir teşhis! Senelerdir kızımda tuhaf bir farklılık hissediyordum ama adını koymaktan acizdim. Kendini ifade etmekte yaşıtlarına göre çizgi dışı oluşu, duyusal hassasiyetleri, takıntıları, rutinlere katı bağlılıkları, öfke nöbetleri, dön baba dönelim aynı konulardan bahsetmesi... Aspergerli/atipik otizmli olduğuna dair işaretlerdi bunlar; ama anneliğin şanındandır ya evladına konduramamak.

Gelgelelim bir sınavın üstesinden geliyoruz derken yeni bir sınavla karşılaşmak biz insanlara vergi. Karşına çıkacak diğer sınavlara şaşırma ve şunu öğren artık Sevgi: Kondursan da kondurmasan da, sen evladının sahibi değilsin ki! Kaşını gözünü, huyunu suyunu seçebildin mi de onun yazgısında iraden söz konusu?

Tamam, kabul ediyorum ve olana teslim oluyorum. Belli ki Yaradan önceden bir karar vermiş ve benim sonradan haberim oldu. Peki teslimiyet anındaki halim ne olacak? Feleğe kahredip dövünecek miyim? Yoksa Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın şu dizeleri üzere bir tavır mı takınacağım:

Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif ânı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Galiba istikametimi az çok tahmin ettiniz. Her ne kadar yorulsam da, ara ara delirsem de, kızımın bu dünyadaki kalabalıklardan biraz farklı seyreden yolculuğunun en yakın tanığı olmaya varım! O halde bu tanıklıkta bana başka neler eşlik ediyor? Yazımın başlığında yer alan ve birbiriyle zerre kadar ilgisi olmayanlar! Yani camiler, iş makinaları ve karahindibalar.

Uzun süredir kızımın ilgi odağında bu üç benzemez var. Camileri gezmeye doyamıyor. İç ve dış tasarımını dikkatle inceliyor ve kendi çocuk dilinde fısır fısır dua ediyor. Bize de dua ısmarlamayı ihmal etmeden: "N'olur sarı saçlı mavi gözlü olayım, sınıf başkanı olayım diye dua edin..." Bu dualar eşliğinde bugüne değin kendi mahallemdeki üç camiyi gezdim ve şehrimde daha nice camiyi gezeceğim gibi görünüyor.

İş makinalarını seyredenlerle ne çok gırgır geçtim bugüne kadar. Şimdi sıkıysa kızınla dalga geç! Gerçi geçenlerde teşebbüs ettim; ama kızım şakamı anlamayınca anlattığı fıkraya yalnızca kendisi gülen bir zavallıya dönmüş oldum. Bu duruma da ayrıca güldüm. Uzatmayayım, kızımın kariyer planı şimdilik iş makinası operatörü olmak. G sınıfı ehliyet alacağı günü iple çekiyor! Okuldan sonraki günlük mesaisi, civardaki iş makinalarını büyük bir iştahla seyretmek ve operatör koltuğunda oturanlara gıpta etmek.

Karahindibalar önceki saydıklarımdan daha uzun süreli bir tutkuyu içeriyor. Ben araba kullanırken metrelerce ötede rüzgarda tüylerini nazlı nazlı titreten bir karahindiba görmeyegörsün! Adeta feryat ediyor gidip onu koparmak için. Oysa yoğun trafikte veya yoldan hızlı geçtiğimde ne mümkün geri dönüp onu almak! Hoş geldin kaos ve mantıklı açıklamalara paydos. Ya dikkatini tatlı tatlı başka bir takıntısına çevirmeliyim ya da isteğine boyun eğmeliyim. Tam bu noktada bazen öyle diplomatça kıvraklıklar sergiliyorum, öyle şahane uydurmasyon hikayeler kurguluyorum ki, annelik sanatının şahikasına yükseliveriyorum. 

Anneliğin kaygıyla kol kola yürüdüğü yanılsamasından sıyrılıp ânı seyreylemek böyle olabilir mi? Kendini evladında, evladını kendinde seyreylemek ve o ölümsüz dizeleri şevkle yinelemek: 

Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

28 Ocak 2024 Pazar

Okuyana Övgü

Hamlet ve çocuk

Kulaklardı önce seslere kendini veren

Gözler boşluğa dikilirken.

Sahi neydi o çıtırtı kâğıt üzerinde

Eller kalemle dans ederken?

 

Kitaplar, tabelalar, ekranlarda akan yazılar…

Çağırıyorlardı onu ama nereye?

Bilinmez bir ordunun neferleriydi harfler

Yorulmaksızın geçit resmi yaparken.

 


İstiridye açılıp da fırlatıverince incisini okul yollarına

Harflerin geçidine eşlik eder oldu küçük kız.

Çantası, matarası, defteri, kitabı tastamam

Katıldı eğitim kıtasının uygun adım günlerine.

 

Her harf bir ses vaat etti, sesler söze evrildi.

“Önce söz vardı!” diyen de oldu, “Oku!” diye emreden de.

İki kapağın arasında karanlıkta kalan nice kelamı

Bir çift el havalandırdı, bir çift göz ışıtmaya yetti.

 

Artık küçük kızı bekliyor kâğıdın üstündeki serüvenler

O doymak bilmez bir iştahla hecelerken.

Doğru okuduğu her kelime bir zafer,

Her cümle bir sonrakini tutuşturan domino taşı.

                                                                                                              SEVGİ GÖKÇE

24 Aralık 2023 Pazar

18 yıllık zamanda yolculuk

Cumhuriyet öğretmeni ve şair Rıfat Ilgaz'ın ölümsüz hatırasına ithafen...

2000’li yılların başı... Zamana sataşamayacak kadar gencim. Milenyum taze gelin ve benim için ak tüllü eteğini savura savura gelen bir zarif mihmandar. Koluma girmiş, beni eğitim fakültesinin kapısına bırakmış. Öğretmen anne-babanın kızı, o kapıya kadar evde nice öğretmen ve öğrenci hikâyesiyle büyümüş; ama şimdi kendi hikâyesini yazmanın peşinde.

Dersler başladı… Eskişehir’in yalım yalım yakan ayazında, sınıf arkadaşlarımın sıla özlemiyle buğulanmış gözlerinden sıcak gözyaşları süzülüyor. Hocaları dinliyorum tek sözcüğü dahi kaçırmamaya gayret ederek. Kitaplar ve makaleler büyülüyor beni. Teoriler, olur da yere düşürürsem öpüp başıma koyduğum yavan ekmek; Chomsky sanki ahir zaman peygamberi. Hayali sıralarda oturan hayali öğrenciler için ders senaryoları yazıyorum harıl harıl. İdeal dersin iskeletini zihnimde mükemmelen kurarken, stajda o iskelet, gerçek öğrencilerin etiyle buduyla kanıyla canıyla doluyor. Sahnedeyim olanca toyluğum ve coşkumla. Yıllanmış İngilizce öğretmenlerinin neredeyse tek geçim kaynağı olan ‘tense’ler, benim için zamanda yolculuk ve ben kendi gözümde sevgili öğrencilerimi o heyecan verici yolculuğa çıkarabilecek bir öğretmenim.

Mezuniyetten sonra da teorilere doyamamış olacağım ki, öğretmen olarak atanmadan önce yüksek lisans eğitimime başlıyorum. Orada da sürgit okumalar, araştırmalar ve tartışmalar. Bir yıl sonra “Madem atanamadım; ben kendimi bir yere atayayım” diyerek bir dershanede soluğu alıyorum. Hastalıkla ve mutsuzlukla geçen zorlu bir yılın ardından Bilecik’in Bozüyük ilçesinde bir meslek lisesine atanıyorum. İşte Sevgi, diye fısıldıyorum, "Buyur er meydanına!" Acemilikler, kalp çarpıntıları, kararsızlıklar, bocalamalarla dolu Sevgi, yeri geliyor teorilere "Hadi oradan!" çekiyor, yeri geliyor onlardan af dilercesine telaşla kitapları karıştırıyor, "Ben ettim, siz etmeyin!" diyerek. 

İki yılımı geçirdiğim o okulda salt İngilizceyle değil; tiyatroyla, müzikle ve daima öğrencilerimle sohbetle var olduktan sonra sahneden çekiliyorum. Görevime üniversitede devam ediyorum. Kararsız ve ürkek adımlarım, biraz daha şahsiyet kazanmış bir Sevgi'nin adımlarına evriliyor. Fidan gibi delikanlıların arasındayım. Lisedeki çocuksu simalar, bana meydan okuyan genç kadın ve adamlara bırakıyor yerini. Zira onların kurulu düzene isyan ihtiyacını giderebilecekleri en yakın devlet temsilcisi benim. İşte yine kendime fısıldama vakti: "Sevgi sen onların dilinden anlarsın!"

Yıllar geçiyor... Her ne kadar öğrencilerimin çoğu dudak bükse de, benim için tense öğretmek hâlâ zamanda yolculuk. Geriye dönüp baktığımda gördüğüm: Artık sayamadığım çoklukta öğrencimin zamanda yolculuğuna eşlik etmişim. Onların sevinçleri, aşkları, hüzünleri, öfkeleri ve uykusuzluklarının arasında kendime yer açmaya çalışırken pek de umurlarında olmadığı İngilizce konulardan dem vurmuş, Türkçe kahkahalar atmışım. Kulağımda rahmetli Doğan Cüceloğlu'nun "can cana ilişki" sözü çınlarken öğrencilerimden önce bazen ben dersi kaynatmışım. Şiirle, şarkıyla, dramayla, fıkrayla, anılarla ve hatta lafügüzafla… Hadi şu yazı bitmeden son kez fısılda kendine Sevgi: "40 yıllık ömrünün peynir gemisini 18 yıl İngilizce konuşa konuşa yürüttün. Gemin bir limana demirlemişken başka limanlar göz kırpıp çağırmasın seni?!"

24 Kasım 2023 Cuma

Kasımın 24’ü

 

Kış ortasında

Bir çiçek sağanağı

Kasımın 24’ü


Başöğretmenin kara tahtasından

Çocukların avcuna 

Dökülüveren harflerin taç yaprakları


Benimse üstüme yağan sohbetler

Babamla her kelimenin hakkının verildiği

Geceden sabaha doğru uzanan


Şimdi rüyalar tamamlıyor eksik kalanı

Bugün dalıp gitmelerim ondan

Sabahtan geceye doğru uzanan


Kış ortasında

Bir düş sığınağı

Kasımın 24’ü


Öğretmen babanın öğretmen kızı

Sınıflara giriyor kolunda babası

Yakasında geceyi sessizce bekleyen bir çiçek

29 Ekim 2023 Pazar

25 Haziran 2023 Pazar

UFO anneden kızına sevgilerle

Kızım geçenlerde beni böyle resmetmiş. Neden beni dört ayaklı çizdiğini sorduğumda aldığım yanıt "Oyun oynuyorsun" oldu. Annemin yorumu ise bombaydı: "Her yere yetiştiğin için çok kollu yapmış!"

Doğru. Kızım için her yere çoğunlukla tek başıma yetişmeye çalışırken garip bir yaratığa dönüşmem olağan. Hatta kendimi bir UFO gibi hissediyorum diyebilirim. UFO'nun açılımı İngilizcede "tanımlanamayan uçan nesne" anlamına geldiğine göre ben de oradan oraya uçarken kendisini tanımlayamayan bir UFO anneyim adeta! Kâh hüzünlü, kâh ümitli. Kâh sisler içinde kaybolmuş, kâh gözünü ufuklara dikmiş.

Kızım dünyaya merhaba demeden çok önce ender görülen ses hastalığım için uzmandan uzmana uçuyordum; kızım doğup büyüdükten sonra ona konan birtakım teşhislerin ardından kızım için uçuyorum. Bu teşhislerden birisi DEHB (Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) oldu. Tek tesellim, benimki gibi nadir olmayışı. Anladım ki insan hastalandığında bile, acı yüklü de olsa bir gruba aidiyet duygusuna ihtiyaç duyuyor. Hastalığın yanı sıra tek başınalık, "bir benim mi başıma geldi bu?" sorusu yüreğinizi kemiriyor. 

DEHB'i ilkin önemsemedim. Belki kabullenmek istemedim. Ama gün be gün belirtiler üstüme gelip hayattan yıldırınca çağımız insanının çarçabuk bilgi edinme refleksiyle internetten okumalara başladım. Bu arayışın hengamesinde yoğrulurken bir kitaba rastladım. Kendisi de DEHB'li bir psikiyatr olan Gabor Maté'nin yazdığı "Dağınık Zihinler". 

Yazar da aynı dertten muzdarip olduğundan mıdır nedir, kitabın bendeki etkisi büyülü oldu. Zira bir DEHB'li olmakla o bireyin zihnini dışarıdan okumak aynı değil diye düşünüyorum. Onların ana-babalarının omzuna cesaret veren bir dokunuş da gerekiyor ayrıca. Çünkü şu anda bu satırları yazarken dahi gözlerimin dolmasına engel olamıyorum kızıma öfkelendiğim ve durumunu anlayamayıp ona haksızlık ettiğim anları aklıma getirdiğim için. O yüzden Gabor Maté'ye bu kitabı yazdığı için müteşekkirim. Bu nörolojik farklılığın ana-babaları topa tutarak değil; genetik, toplumsal, ekonomik, ailevi, vs. pek çok bileşenin bir araya gelmesiyle oluşabileceğini izah ettiği için de. DEHB için ilaç kullanımını kutsayan veya tamamen reddeden bir yaklaşımı benimsemediği için de. Aslına bakarsanız yazar öyle güzel bir yol çiziyor ki ilaç tedavisinden öte, burada alıntılayacağım birkaç satırdan ne olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır. (Gabor Maté'yi selamladıktan sonra iki kelâm da kızıma edeceğim.)

"Yetişkinle pozitif temasın sıcaklığı ve memnuniyeti genellikle çocuğun prefrontal korteksine dopamin sağlamada bir psikostimülan* kadar iyidir. Daha fazla güvenlik, daha az endişe ve daha fazla odaklanmış dikkat anlamına gelir. Her durumda sabit kalan görülmemiş faktör, çocuğun yaşamın ilk yıllarına kadar uzanan bilinçli olmayan bağlanma özlemidir. Bu ihtiyacın karşılandığı yerlerde DEB sorunları geri çekilmeye başlar." (s. 138)

"DEB'li bir çocuk, bakım veren ve duyarlı bebek arasındaki ilişkide bir aksama nedeniyle yaralanmıştır. Dikkat eksikliği bozukluğunda görülen tüm davranışlar ve zihinsel kalıplar yaranın dış belirtileri veya acısını hissetmeye karşı verimsiz savunmalardır. Eğer gelişim gerçekleşecekse, şimdi benliği daha fazla incinmekten korumak için tüketilen enerjinin büyüme için serbest olması gerekir. Kilit nokta bağlanma ilişkisini sağlamlaştırmaktır." (s. 155) 

"Ebeveynlerle olan ilişki, çocuğun zihinsel gelişiminin çiçek açması için gereken toprak, yağmur, güneş ve gölgedir." (s. 156)

Ve kitabın bitiş cümleleri:
Gabor Mate

Sevgili kızım,
Sanıyordum ki bugüne değin anneliğimi olağanüstü yaptım. Ancak yanılmak, biz insanların dünya yolculuğunda uğradığı kaçınılmaz duraklardan biri. Senin hassasiyetlerini, kırılganlığını ve öfkeni doğru okuyamamışım. Ama az önce bahsettiğim kitapta okuyup öğrendiğim bir çıkış yolum var: Senin gibi çocukların, çevrenin olumsuzluklarına karşı hassasiyetleri kadar olumlu değişikliklere de eşit derecede duyarlılığı varmış. Yani doktor Maté şunu demeye getiriyor: Seni savunmasız kılan, ışığının parladığı yerdir aynı zamanda! Niyazi Mısrî'nin dizelerini gel de hatırlama şimdi: "Dermân aradım derdime / Derdim bana dermân imiş"

Sen dertli, ben dertli... Fakat bu, dövünülecek bir durum değil; tam aksine, birbirimizin dertleriyle hemhâl olurken gidilecek nice taşlı yolları ve birbirimizden öğreneceğimiz nice güzellikleri keşfetmek demek. Yukarıda koyu puntoyla alıntıladığım cümleden ilhamla, senin görevin çiçek açmaksa benim görevim toprağın, yağmurun, güneşin ve gölgen olmak. Ara sıra delirirsek bunu gök gürültüsü ve şimşeğe bağlayabiliriz. Yeter ki ardından güneşin arkasına saklanmış muzip bir gökkuşağı gülümseyiversin! UFO'muza da biner, gökkuşağının üzerinden de uçarız evelallah!

*Psikostimülan: DEHB tedavisinde kullanılan uyarıcı ilaçların ortak adı

27 Mayıs 2023 Cumartesi

Goriot Baba'dan satırlar

"Tıpkı yaşlı karı kocalar gibi artık konuşacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. İşte bu yüzden aralarında sadece makineleşmiş gibi bilinçsiz bir ilişki, yaşı tükenmiş gıcırtılı bir çark dönüşü kalmıştı."

"Orada arabayla giderek çamura bulananlar, namuslu kişiler sayılır, yaya giderken çamura batanlar da namussuzdurlar. Orada en küçük bir şeyi yerinden oynatmaya kalkıştığınızda, kendinizi Adliye Binası Alanı'nda, herkesin merakla görmeye geleceği garip bir yaratık gibi sergilenirken bulursunuz. Ama bir milyon çalın, bir erdem simgesi gibi, salonların baş tacı olursunuz. Bu ahlak kurallarını yaşatmak için Jandarma ve Adliye örgütlerine otuz milyon ödüyorsunuz. Güzel değil mi?"

"İnsan sevildiğini hisseder. Duygu, her şeyde iz bırakır, uzaklıkları aşar. Bir mektup bir ruhtur, sesin öylesine sadık bir yankısıdır ki, duyarlı insanlar onu, aşkın en zengin hazinesi sayarlar."

"Bir varlık, ne kadar kaba olursa olsun, güçlü ve gerçek bir sevgiyi anlatırken yüz çizgileri değişir, davranışlarına canlılık gelir, sesi renklenir ve özel pırıltı yayar. Çoğu zaman en aptal kişi, tutkunun çabası altında, sözde değilse bile, düşüncede en yüksek anlatım gücüne ulaşır ve ışıklı bir dünyada hareket ediyormuş gibi görünür."

"Aşkla kilise, mihrapları için en temiz ve en güzel örtüleri gerektirir."

19 Mayıs 2023 Cuma

Deprem ve Mehmet Âkif

Her felaketten sonra bir şaire, özellikle Mehmet Âkif'e, sığınmak geliyor içimden. 6 Şubat Kahramanmaraş depreminden sonra da aynısını yaşadım. Dizeleri bilinçaltıma nasıl nüfuz ettiyse, Japonya ve Türkiye'nin depreme hazırlık açısından kıyaslaması yapılır yapılmaz Mehmet Âkif'in Japonları tarif eden ölümsüz dizelerini anımsadım. "Süleymâniye Kürsüsünde" adlı eserinden:

Sorunuz, şimdi Japonlar da nasıl millettir? 

Onu tasvîre zafer-yâb olamam, hayrettir!

Şu kadar söyleyeyim: Dîn-i mübînin orada,

Rûh-i feyyâzı yayılmış, yalınız şekli Buda. 

Siz gidin, safvet-i İslâm'ı Japonlarda görün!

O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün, 

Müslümanlıktaki erkânı siyânette ferîd;

Müslüman denmek için eksiği ancak tevhîd.

(Devamındaki satırlarda Japonların örnek ahlâki vasıfları sıralanıyor.)

Büyük şair, Japonlar aslında Müslümanlardan daha Müslümanca yaşam sürüyor; tek farkları "Lâ ilâhe illâllah" demeyişleri diyor. Yıllar sonra teolojik bir araştırma tam da bu fikri doğrulamıştı. Kuran'da geçen etik değerlerin uygulandığı ülkeler listesinde İskandinav ülkeleri başı çekerken Müslüman coğrafyası sınıfta kalmıştı. Hep söylenegeldiği gibi, sanat bilimin öncüsüdür. 

Depremde bir de "kader planı"ndan söz açılmıştı... Mehmet Âkif'in "Fatih Kürsüsünde" adeta buna da itirazı var:

"Kadermiş!" Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;

Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu.

Taleb nasılsa, tabî'î netîce öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?

"Çalış!" dedikçe Şerîat, çalışmadın, durdun,

Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!

Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,

Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!

Burada alıntıladığım dizeler ve daha nicesi birçok insanın malûmu değil ne acıdır ki. Çünkü Mehmet Âkif'i İstiklâl Marşı'nın şairi kimliğine indirgeyerek ona büyük bir haksızlık yapıyoruz! Muhafazakâr geçinen bir toplumuz; ama İstiklâl Marşı dışında hangi şiirlerini biliyoruz ve Âkif'in bayraktarlığını yaptığı değerler ve savaş açtığı toplumsal zaaflardan haberimiz var mı? Kişileri kutsallaştırıp ve mumyalaştırıp dokunulmaz hâle getirmektir tek marifetimiz ve bu hususta Âkif de istisna değil. "Âsım'ın nesli" sloganıyla da kendimizi mumyalayıp dokunulmazlığımızı Âkif'e dayarız, oldu bitti! 

Oysa Âsım'ın neslinden olduğunu kafamıza boca edenler insanların nesillerini kuruttular bir gecede. Bol din soslu isimler verilmiş muhafazakâr yaşam alanları -Uğur Mumcu'nun deyimiyle- kârın muhafazasından ibaretti aslında. 

Toplumu habis bir ur gibi kuşatan ve içini çürüten işte bu sahte Âsım nesillerinin hakkından Âsım'ı okuyan ve anlayanlar gelecektir. Yeri ve göğü okuyan, inanıyorsa Kuran'ın değerlerini hayatına katan, tevhidi dilinde evirip çevirmekle yetinmeyip onu bir Japon gibi yaşayan... Çünkü yine büyük şairin uyardığı gibi:

Gökten inmez bir de hiçbir şey... Bütün yerden taşar;

Kendi ahlâkıyle bir millet ölür, yâhud yaşar.

12 Ocak 2023 Perşembe

Karşılaşmalar

Balın telaşındaki arı

Açışın telaşındaki çiçekle

Karşılaşırsa

Öncelik kimindir?


Sıcağın telaşındaki güneş

Yağmurun telaşındaki bulutla 

Karşılaşırsa

Öncelik kimindir?


Aferin telaşındaki çocuk

İş telaşındaki anneyle

Karşılaşırsa

Öncelik kimindir?


Susuşun telaşındaki dudak

Sözün telaşındaki gözle

Karşılaşırsa

Öncelik kimindir?


Akışın telaşındaki hayat

Bitişin telaşındaki ölümle

Karşılaşırsa

Öncelik kimindir?


SEVGİ GÖKÇE


18 Aralık 2022 Pazar

Nilüfer Hoca'nın ardından

Erken giden her fâninin ardından gitmek için sırasını bekleyen diğer fânilerin davranışlarını biz de sergiledik. Vefat haberini alınca sarsıldık, sonra gözümüzün önünden gidenle ilgili görüntüler geçti, kulağımıza onun sesi çalındı. Ardından… yerine getirmemiz gereken görevlerimiz ve sınıflarda bizi bekleyen öğrencilerimiz olduğunu hatırladık. Anlatılacak ne çok tense vardı. Geçmiş zamanı yâd etmek için past tense, geleceğe dair umutlarımızı dillendirmek için future tense. Ama bir dakika! Ölüm de var! O halde şimdiki zamanı anlatmalıydık çocuklara. Geçmiş çoktan atına atlayıp gitti. Gelecek desen, Özdemir Asaf’ın dediği gibi “yarın yok ki”. Olmuş ve olabilecek arasında sallanıp duran bir sarkaca benzeyen yaşamımızda şimdiki zamanın kıymetini bize hatırlatanın sevdiğimiz insanları yitirmek olması acı geliyor bana.

Süresine çoktan karar verilmiş bir ömrü yaşıyoruz ve sonunu hepimiz bildiğimiz halde şaşkınlığımız ve hüznümüz erken gidenlere... Bu şaşkınlık ve hüzün bulutlarının arasında ben Nilüfer Hoca'yı, insanın içini okuyormuş gibi bakan siyah gözlerinden sızan ışıltı ve ince bir zekânın bilediği esprileriyle hatırlayacağım. Güle güle hocam...

Esmer bir karanfilmişsin sen
Toplantıları dolduran
Yorgun çehrelerin yakasına
Hınzır bir nükteyi kondurup
Güldü gülecek

Esmer bir karanfilmişsin sen
Cami avlusunu dolduran
Üzgün çehrelerin yakasına
Güzel suretini iliştirip 
Düştü düşecek

10 Aralık 2022 Cumartesi

Annem Apartmanı

İnsan isimleri kadar apartman isimleri de ilgimi çekmiştir. Yolda yürürken rastladığım apartman isimleriyle imgelemimi canlandırırım. Anlamlı bulduklarıma öykü uydurur, bulamadıklarıma anlam uydururum. Bugün de siftahı yaptık şükür. Aşağıdaki fotoğrafta fotoğrafı çektikten sonra fark ettiğim bir ayrıntı var:

Annem apartmanı

Apartmanın adı içimi ısıttı; ama esas güzellik demir kapının üstündeki uyarıydı: Lütfen kapıyı kapatınız. Kapıyı kapatınız ki, "Annem"in etrafını yabancılar sarmasın. Annem bana kadar çünkü...

Ve bu apartman ismiyle canım bir şiir çekti ki sormayın. Ahmet Erhan'ın "Oğul" şiirini. 

Ahmet Erhan - Oğul

Ahmet Erhan, 1980 darbesinin darmadağın ettiği kuşağın seçkin şairlerinden biridir. Kafasında bolca soru, cırcırböceklerinin nidası ve "yurduna verilmiş bir sözü" olan... Yeni Türkü'nün "Kalırsa bir soru" şarkısının sözleri de onun "Kalıt" şiirinden alınmıştır. 

Kalırsa bir soru kalır benden
Yanıtı var mıdır bilmem?

Görüyorsunuz; bir apartman adının fısıldadığı ilhamla Ahmet Erhan'a uğrayıp Yeni Türkü'nün kapısını çalabildiğime göre nice apartman ve sokak beni bekler... Yürü bakalım Sevgi... Belki bir gün "Babam" apartmanına rastlar, oradan da Can Yücel'in şiirine selam çakarsın. Aman kapıyı kapatmayı unutma. Herkesin babası kendine kadar çünkü...

26 Haziran 2022 Pazar

Şeytanın bulaşıkları

Rahmetli dedem tok sözlü bir adamdı. Muhatabı kim olursa olsun, sözünün ağırlığını tartmadan hesapsızca konuşurdu. Kimi cümleleri o kadar vurucuydu ki, bana söylediklerinin yanı sıra annemden işittiklerim de beni hâlâ etkilemeye devam ediyor. Örneğin, dedem mutfak tezgahında bulaşık yığılmasından nefret ederdi. Olur da akşam bulaşıklarını yıkamaya üşenip sabaha kadar bekletirse bir beniâdem, şeytan onları lağım çukuruna sokup çıkarırmış! Bunu annemden ilk duyduğumda tiksintiyle karışık ürpermiştim. Çünkü muhafazakâr bir ailede yetiştirilmiştim ve şeytanla ilgili o kadar ipe sapa gelmez menkıbelerle dolmuştu ki zihnim… Ürpermeyip neyleyeyim... 

Oysa şeytanın bu şeytani dünya düzeninde işi başından aşkınken, benim bulaşıklarımı -kendi meşrebince- paklamakla mı uğraşacak diye sormak aklıma gelmedi. Sormadığım günden bu yana, mutfak tezgahında yok denecek kadar az bulaşık bile olsa o bulaşıklarla saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede bakışmamızın ardından dedem bana malûm cümleyi fısıldar. Sonuç: Tertemiz bir mutfak!

Dedem seneler önce vefat ettiği halde bana hâlâ fısıldamasındaki esrar nedir? Sözün gücü. Yani kendi halinde bir insanın kendi halinde mutfak tezgahını tabaklar ve bardaklar dolusu b.ka bulayan metaforudur. Zaten dedem konuşurken sıklıkla metafor kullanırdı ve biraz da bu nedenle sözlerinin üzerimizde bir kırbaç gibi şakladığına inanıyorum.

Doktora eğitiminde beni en çok zorlayan "Kuramsal Dilbilim" dersinde metafor kuramını öğrendiğimden bu yana metafora bakışım değişti diyebilirim. Metafor, benzetme amaçlı mecaz diye tanımlanıyor genellikle ve edebiyat derslerinde söz sanatı olarak kabul ediliyor. Oysa metafor kuramını ortaya atan Lakoff (leykof diye okunuyor), bilişsel dilbilim penceresinden buna itiraz ediyor. Diyor ki üstat: 

- Metafor, bir süs veya sanat değildir. Düşüncenin ve akıl yürütmenin ayrılmaz bir parçasıdır. 
- Metafor, benzerliğe dayanmayabilir. 
- Sıradan insanlar çabalamaksızın metaforları anlayabilir ve üretebilir.
- Birçok metafor evrenseldir; evrensel olmayanlar da mensubu olduğumuz toplumu anlamak için bize malzeme sunar.

Özetle Lakoff, metaforun hayatın ta kendisi olduğunu söylüyor. 

Lakoff’un kuramı ışığında metaforlar üzerine çalışırken Duman grubunun bir şarkısı gelmişti aklıma: 

Bekle dedi gitti, ben beklemedim, o da gelmedi ya,
Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.

Şu, ölüm gibi bir şey olup da kimsenin ölmediği durum sanki metaforun tanımı gibi. Örneğin, "fırtınalı aşk" dediğinizde o aşka düşenler durduk yerde havaya savrulmuyorlar veya sağanak yağışta ıslanmıyorlar. Ama bir fırtınada yaşanabilecek tüm yoğun duyguları içeriyor fırtına metaforu. Ve okuma yazma bilmeyen bir insan da, bir akademisyen de aynı şeyi anlıyor. Çünkü metaforlar aynı zamanda beynin nöral eşleme yasasının ürünüdür. Beyin herkeste aynı beyin olduğuna göre diploma burada fark yaratmıyor.

O halde nedir beynin nöral eşleme yasası? Yine Lakoff'un bir örneğinden yola çıkalım. Yeni birisiyle tanıştınız. Adı Selim olsun. Kısa bir sohbetin ardından zihninizde Selim'le ilgili şöyle bir kanı oluştu: "Ne kadar sıcakkanlı bir insan!" Selim'i neden sıcakkanlı olarak tanımladınız? Konuşurken size gülümsedi, tatlı bir ses tonuyla konuştu, aranızda belli ortak noktalar yakaladınız, ayrılırken iletişimi koparmak istemediğini beyan etti, v.s. Yaşadığınız bu deneyimler, sizi bilinçaltınızın "sevgi sıcaktır" kodlamasına götürdü. Çünkü bebekliğinizde size bakım verenin sizi kucağına ilk aldığında hissettiğiniz tensel sıcaklık, beyninizin sıcaklığı sevgiyle eşlemesine yol açtı. Ve size her sarılındığında vücudunuz ısındı. Fiziksel deneyim nöral bağlantıları kurdu, deneyim sıklaştıkça o bağlantıları sağlamlaştırdı ve artık beyin için sevgi = sıcaklık. Şimdi size birisi sarılmadan bile o sıcaklığı nöral bağlantılarla hissetmeniz mümkün.

Bu durumda, sevecen bir insanı tanımlarken kullanılan "sıcak" veya "sıcakkanlı" kelimesi dile rastgele yerleşmiştir demek mümkün mü? Ya da yukarıdaki senaryoda Selim'i sıcak olarak niteleyen siz, söz sanatı mı yaptınız? Bırakın söz sanatını, Selim'i zihninizin süzgecinden geçirip "sıcak" kategorisine yerleştirirken bilinçli bile değildiniz! Ve bunu günde sayısız defa yapıyorsunuz. Sadece insanları tanımlarken değil; zaman kavramı, sebep-sonuç ilişkisi, yaşadığınız olaylar, hissettiğiniz duygular... hepsi metaforlarla ete kemiğe bürünüyor. Yalnızca Türkçede değil, pek çok dilde. 

Metaforları benim için ayrıca özel kılan, ağzımızdan çıktığında yarattığı etkinin hem zihnimizde hem bedenimizde, hatta başka zihin ve bedenlerde yankı bulmasıdır. Tarih boyunca siyasetçilerin milyonlarca insanı ölüme sürükleyişindeki etkiden tutun, reklamlarda sarf edilen sözlerin yığınları tüketime itmesine... Kendimize gün içinde tekrar ettiğimiz yıkıcı cümlelerin bedenimizde yarattığı tahribata ve hastalıklara kadar...  

Yıllar önce izlediğim Il Postino filmi, Şilili şair Pablo Neruda'nın sürgündeyken tanıştığı bir postacının öyküsünü anlatır. Postacı, Neruda'nın mektuplarını taşırken onunla dost olur ve âşık olduğu kızı etkilemek için Neruda'dan ve şiirlerinden yardım alır. Postacı sonunda amacına ulaşır; ki ulaşmasa şaşardım! Ama onu bekleyen tatsız bir sürpriz vardır: Öfkeden deliye dönmüş bir kaynana! Filmin en sevdiğim repliği işte burada geliyor. Postacıyı şikayet etmek için Neruda'ya giden kaynana şu cümleyi haykırır: "Kızımı metaforlarıyla kandırdı!" Kızının kanası varmış be teyzem, metaforun suçu ne? Tek başına aşk kelimesi bile içini ısıtmaya yetmiştir onun! (Lakoff'u hatırlayın: sevgi = sıcaklık) 

Ama günün birinde adamın biri size babanızın şarap çanağından konu açarsa Lakoff meykoff demeden koşarak oradan uzaklaşın. Zira şaraptan olmasa da, öfkeden sarhoş birinin gazabına uğramanız an meselesidir. (Yine de kaçarken aklınıza Lakoff gelirse diye ondan alıntı yapayım: tartışma = savaş)

5 Haziran 2022 Pazar

Kıyma Operasyonu (Operasyon Mincemeat)

Operasyon Mincemeat'i izledim. Mincemeat İngilizcede kıyma demek. Neden "Kıyma Operasyonu" olarak Türkçeye çevrilmemiş, anlamış değilim. Bence bu ismiyle daha fazla merak uyandırabilirdi. Her neyse...

Kıyma konusuna geçmezden önce filmin bana Gogol'ün "Ölü Canlar" romanını hatırlattığını belirtmek isterim. Gogol romanında Çiçikov adlı bir üçkağıtçının toprak sahipleriyle iş çevirip ölü köylüler üzerinden nasıl para kazandığını anlatır. Çiçikov ülkeyi gezerek ölenlerin ölüm belgelerini satın alır, kendini mülk sahibi gibi gösterir ve olaylar gelişir.

Çiçikov'un kendisine para kazandıran ölü canları gibi Kıyma Operasyonu'nda da bir ölü can üzerinden savaş kazanmaya yönelik kandırmaca planı devreye girer. İkinci Dünya Savaşı'nda İngilizler Sicilya'ya çıkarma yapmadan önce Nazilerde Yunanistan'a çıkarma yapacakları yanılgısını yaratmak için Winston Churchill'in de onayını aldıkları akıl almaz bir plan hazırlarlar. Planı yürütmekle görevlendirilen ekip morgdan bir kimsesizin cesedini seçer. Ekip, cesede bir askeri kimlik yaratmak ve kavuşulmamış bir sevgilinin mektup ve fotoğrafının bile dahil olduğu bir öykü uydurmakla işe başlar. Ve bu kahraman asker, Yunanistan çıkarmasının "çok gizli" belgelerini üzerinde taşırken boğulacak -yani suya bırakılacak- ve cesedi İspanyol kıyılarına vurduktan sonra Nazi casuslarının eline geçmesi beklenecektir. Ekip, bu sahte kahramanla ilgili her ayrıntıyı düşünür: Ceset karşı tarafın eline geçtikten sonra adli tıp doktorlarına suda boğulma vakası izlenimini vermek için cesedin üzerinde birtakım tıbbi işlemler yapmaya varıncaya dek! Filmin sonuna dek seyircinin yakasını bırakmayan gerilimden sonra plan başarıya ulaşır. Churchill'in ekibe gönderdiği telgrafta yazdığı gibi: "Kıyma'yı yuttular. Son lokmasına kadar!"

Filmin kurgusu, yaşanmış olaylar üzerine yapılandırıldığı için eninde sonunda İngilizlerin kazanacağını kestirebiliyorsunuz: "Taam taam, yine siz kazandınız!" Peki sonunu bildiği halde neden bir filmi ısrarla izler ki insan? Olay örgüsü öylesine içine katıp sürükler ki sizi, sonu değil; sondan önceki olaylar merakınızı gıdıklar. Tıpkı öleceğinizi bildiğiniz halde yaşamaya devam etmeniz gibi... Bundan birkaç yıl önce yine bir İngiliz propagandasının yapıldığı "Dunkirk" filmini izledikten sonra da aynı hislere kapılmıştım. Askerlerini savaş sırasında bir yerden başka bir yere nasıl kaçırdıklarını şanlı kahramanlık destanı olarak seyirciye yutturmayı başarmıştı filmi yapanlar. Onların ifadesiyle kaçış değil; "tahliye" tabii! 

Gogol'ün romanındaki ölüler soyut bir isim listesinden ibaret iken Kıyma filminde etiyle buduyla bir ceset, kahramanlar arasında yerini alıyor. Baktığınızda ikisi de muhteşem sahtekarlık örneği. Ama Kıyma filminde bunun "Büyük Britanya'nın âli menfaatleri" uğruna yapıldığı ve savaşın seyrini nasıl değiştirdiği ballandırılarak anlatılıyor. Haksız da sayılmazlar hani. "İngiliz siyaseti" diye Türkçeye yerleşmiş bir deyim vardır. TDK sözlükte "Bir işi soğukkanlılık ve kurnazlıkla yapma veya yaptırma" olarak tanımlanıyor. Alın size iki saatlik filmin birkaç kelimelik özeti. 

Şimdilerde ise İngiliz siyasetinin yerini "Amarigan oyunu" aldı. Bilen bilmeyen herkes "büyük resmin" peşinde! İster İngiliz, ister Amariga olsun, komplo teorileri bir yana, yalnızca şu iki film bile -Operasyon Mincemeat ve Dunkirk- bize onlarla ilgili ne anlamlı veriler sunuyor. Tarihlerinde irili ufaklı başarı kabul edilebilecek hiçbir ayrıntıyı es geçmeyerek her vesileyle dünyaya ne kadar zeki, güçlü ve muzaffer olduklarını hatırlatıyorlar. Ve bunu müthiş bir tutkuyla yapıyorlar. Sanki biz İngilizmişiz gibi oh çekiyoruz filmin sonunda. Ya biz ne yapıyoruz? Okullardaki tarih derslerimiz ne halde? Hangi eller ve zihniyetler dolduruyor tarih ders kitaplarının satırlarını? Dünyanın en köklü medeniyetlerini kurmuş Türk devletlerinin ve önderlerinin dünyanın her yerindeki seyircinin tüylerini diken diken edebilecek filmleri ve belgeselleri nerede? O "kurnaz ve soğukkanlı" İngiliz siyasetinin işgalci gemilerine bakıp "Geldikleri gibi giderler!" diyen güven dolu sesi yeniden yankılandıracak yönetmen kim?

24 Mayıs 2022 Salı

Seninle Başlamadı veya Güneşin altında yeni bir şey yok

"İnsan en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır" sözünü duymuşsunuzdur. Ya hiç vakit geçirmediğimiz kişiler, hatta yüzünü dahi görmediğimiz ölüler de ortalamaya dahilse?

Mark Wolynn'in yazdığı "Seninle Başlamadı" bu olasılığı merkezine alan bir psikolojik kitap. Yazar Wolynn aynı zamanda bir terapist ve insanların yaşadığı psikolojik sorunların önemli bir bölümünün "kalıtsal aile travmaları"ndan kaynaklandığına işaret ediyor. Burada "kalıtsal" sözcüğü üzerinde bir kez daha düşünmenizi isterim; zira travma yalnızca kendi yaşadıklarımızdan ibaret değil. Atalarımızdan birilerinin yaşadığı travmanın onlarda bıraktığı tortular genetik miras olarak bize aktarılıyor. Yani bizden çok önce yaşamış ve dünyadan göçmüş bir akrabamızın yaşadığı travmanın hislerini, o olayı bugün yaşamışcasına hissetmemiz mümkün. Hatta daha da ilginci, o akrabamız olay anında hangi yaştaysa bizim de o yaşta aynı hislerle dolmamız rastlantı değil.

Pek çoğumuz; insanların maddi durumu, dış görünüşü, toplumsal konumu, mesleği gibi dışarıdan gözlemlenebilen olgularla onların yaşamını kestirebildiğimiz yanılgısına düşeriz. Örneğin, varlıklı ailelerin daima huzurlu olduğu düşünülür. Milyonların hayran hayran gözünü diktiği şöhretlerin bunalıma girmesi, hatta intihar etmesi garipsenir çoğu zaman. Zengin, başarılı ve ünlülere sanki "rahat batıyor"dur! Oysa rahat batıyor dediğimiz o insanlara belki de genleri batıyordur, ne dersiniz? 

Yazarın Jung'tan alıntıladığı üzere: "Bilinçli olmayan ne varsa kader olarak deneyimlenecektir". Bu noktada, bilinç dışını / bilinçaltını yalnızca bastırılan dürtüler ve kemikleşmiş alışkanlıklara hapsetmek Jung'un bahsettiği kaderi anlamlandırmamızı zorlayabilir. Bilinçaltımızın tohumları biz doğmadan atılır. Annemizin hamile kalmadan önceki yaşadıklarından geriye giderek onun annesi, anneannesi ve diğer atalarının yaşadıkları ile babamızın kendi yaşadığı ve atalarının yaşadıklarının bilgisi bizde birleşir ve kaderimizi tayin edebilir. Yetmezmiş gibi, atalarımız aile dışında birilerinin canına, malına, ırzına veya hakkına kastettiğinde, o kişiler de bizim sistemimize dahil olabilir ve bizi etkileyebilir. Hele göçlerin, savaşların ve çatışmaların sık olduğu coğrafyamızı düşünürsek... Anlayacağınız, bu dünyada kimseye rahat yok! Ve muhtemelen Tanrı, yüzyıllardır aynı şeylerin zincirleme süregeldiğini izledikçe eminim yukarıda çok sıkılıyordur. Zaten İncil'de adeta bunu özetleyen cümleler yok mudur: "Önce ne olduysa yine olacak / Önce ne yapıldıysa yine yapılacak / Güneşin altında yeni bir şey yok / Var mı kimsenin "Bak bu yeni!" diyebileceği bir şey" (Ecclesiastes/1). 

Her ne kadar güneşin altında aynı kaderler birbirine devredilip duruyor gibi görünse de, yazar bu kısır döngüyü kırmanın mümkün olduğunu öğretiyor. Buna ilişkin yapabileceğiniz alıştırmalar var. Yaşadığınız psikolojik sorunun kökenine ilişkin sorular, sorunla ilgili sizin kurduğunuz cümleler, ebeveynlerinize yönelik kullandığınız sıfatların deşifre edilmesi, aile ağacının çizilmesi gibi sorunun tespitine ilişkin alıştırmalara ek olarak mektup yazmak, yatağın üzerine fotoğraf koymak gibi iyileştirici uygulamalar da öneriliyor.

Bana göre kitabın tek açmazı, ailevi bilgilere ulaşılamazsa ne olacağı sorusuna net bir yanıt verilmemesi. Psikolojik sorunlar yaşayan bir kişi kimsesizse ya da ebeveynleri geçmişi hatırlamıyorsa veya saklıyorsa yahut savaş, katliam, doğal afet gibi olağanüstü durumlarda bilgiler yok olduysa… Yazar sanki bu soruyu boş bırakmış. (Bu tür zihinsel kazı çalışmalarında çeşitli bilinçaltı uygulamalar etkili olabilir ama bundan konu açılmamış)

Özetle, travmadan kaçış yok. Ancak acı, bizimle başlamadı. Bizden öncekilerin acılarını yüklenmiş olsak bile bizden sonrakilere aynı acıları aktarmamak mümkün. Biz iyileşirsek salt kendimizi değil, çocuklarımız ve torunlarımızı da iyileştirmiş oluruz. Ayrıca yazarın belirttiği gibi "...kalıtsal olarak devraldığımız veya doğrudan deneyimlediğimiz travmalar yalnızca sıkıntı mirasını oluşturmaz, aynı zamanda gelecek nesillerle paylaşılabilecek güç ve dayanıklılık mirası yaratır."

*Seninle Başlamadı - Mark Wolynn - Sola Unitas Yayınları

28 Ocak 2022 Cuma

Bit pazarına nur yağarken

Her fâni gibi babam da öldükten sonra eşyalarının pek çoğu çıkarıldı, incelendi, dağıtılacaklar ve elde tutulacaklar ayrıldı. Kendime ayırdıklarım arasında kitaplar, birkaç kaset, kasetçalar ve babamın diyabet günlüğü var. Babam öldüğünde onlar bana yalnızca babamın sesini duyururdu. Şimdi ise onlara baktığımda kendime bakıyormuşum gibi hissediyorum. Neden mi?

Önce kitaplardan başlamalıyım. Babamın düzenli bir okur olduğunu söyleyebilirim. Bizde bulunan kitaplar kadar bulunmayanları da hesaba katarsak epey okuduğu âşikâr. Okuduğu çoğu kitabın ön sayfasının sağ üst köşesine isim-tarih-yer yazmış. Fakat bazı kitapların o köşeleri yırtılmış. 12 Eylül döneminin getirdiği bir alışkanlık olsa gerek. Maksat, kitaplar ele geçerse isim ifşa olmasın. O faşizm karanlığında kim ister ki Lenin'in kitabında isminin görünmesini, bile bile lâdes demeyi?

Okuduğu kitaplarda pek çok satırın altını çizmiş, seyrek de olsa notlar almış babam. Disiplinli bir okurdu. Yıllar sonra pankreas kanseri olduğunda ve tedavi gördüğü hastaneden diyabet günlüğü verdiklerinde aynı şaşmaz disiplinle, o deftere günü gününe, saati saatine yaptığı kan şekeri ölçümlerinin sonuçlarını yazardı:

Diyabet günlüğü

Fotoğrafta üstte görünen sayfanın sağ tarafındaki kahverengi çizgiyi görüyor musunuz? İşte o babamın kan izidir. Parmağına ölçüm cihazını batırdıktan ve kan sonucunu aldıktan sonra sıcağı sıcağına tükenmez kalemini çıkarır, kan şekeri değerini defterine yazardı babam. Son günlerinde dahi yazmayı bırakmamış. 31 Ocak'ta vefat etmişti; en son 28 Ocak'ta değerlerini yazmış. 

O güzel el yazısıyla, adeta ipe boncuk dizer gibi sabırla, üşenmeden rakamları sıralamış babam. Doktoru bile şaşırmış onun bu düzenine. Ben de ara sıra o defteri çıkarıp tablo seyreder gibi seyrediyorum. Hani yazımın başında demiştim ya, artık kendimi görüyorum ondan bana kalanlarda diye. Ben babamın yerinde olsaydım onun hastalığı kabullenişindeki metaneti sergiler miydim bilmiyorum; ancak onun kadar sahiplenirdim tedavimi. Ben de tıpkı onun gibi defterime not alırdım değerlerimi. Bir anne/babanın evladına bırakabileceği ne güzel bir örnektir bu! O defter babamın yerine konuşuyor sanki benimle: Kemoterapiye gidilmiş, ilaçlar alınmış, acılar çekilmiş, hastane koridorlarında beklenmiş, hep beklenmiş... Ama beklenirken yapılması gerekenler lâyığıyla yapılmış. Yani çekilen dertlerin bile hakkı verilmiş. "Ben hasta olarak elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Tedavimi üstlenenlerin ve bana bu zorlu yolda yoldaşlık edenlerin işini zorlaştırmıyorum. Mızmızlanmıyorum, kaytarmıyorum." denmiş hâl diliyle.

Ben de yıllarca az koşturmadım hastane koridorlarında. Kimi zaman babam da eşlik ederdi bana. Ses rahatsızlığım dolayısıyla başvurmadığım hekim, konuşma terapisti, psikolog kalmamıştı. Babam gibi üzerime düşenleri fazlasıyla yapıyordum. Her defasında yeni bir yol açıldı diye sevinerek, o umuda tutunarak, ama en sonunda hüzünlenerek. Zira hiçbir tedavi ve terapi bana eski sesimi kalıcı bir şekilde geri getirmemişti. Artık koşturmayı bıraktım. Koşturmaktan kendimle barışmaya fırsatım olmamıştı, onu başarırım belki. Sesimi; çalına çalına, ileri-geri sarıla sarıla yıpranmış kasetlerdeki seslere benzetiyorum: titrek ve cızırtılı. Eskiden nefret ediyordum bu sesten; ancak bundan sonra Sevgi'nin alametifarikası olarak ilan ediyorum sesimi. O denli ayırt edici ki, duyan Sevgi geliyor desin! Duyunca kaçacak bir delik bulup saklanır mı, onu bilemem.

Kaset demişken... Babamdan bana kalan bir de kasetçalar vardı sahi. Kemal Sunal’ın başrol oynadığı Tokatçı filminde uyuşturucu tüccarı Karbonat Erol'u polis baskını var diye kandırdıkları sahnedeki kasetçaların aynısı:


Bizdeki aygıtın da yıllarca kullanılmadığı ve içi-dışı tozlandığı halde hâlâ sapasağlam çalışıyor olması bir mucize. Üzerinde "CASS." yazan düğmesine basıldığında kapağın trrakk diye kullanıcının emrine amade vaziyette açılması, turuncu kayıt düğmesi, elde taşımak için sapı olması gibi özelliklerinin yanında YouTube'un, Spotify'ın esamesi bile okunmaz! Hadi dokunabiliyorsanız dokunun YouTube’a! Hani nerede Itunes’un tutulacak kulbu?

Şaka bir yana, modern zamanların bit pazarından bir farkı budur belki. Bizi kuşatan şeylerin atmosfer gibi dokunulamaz, hissedilemez oluşudur. Örneğin, envaiçeşit arama motoru var. Ama bilgisayar veya telefon bozulduğunda nereye gider o motorlar? Salt tüketicisi olduğumuz için müdahale şansımızın olmadığı muğlak bir zeminde hepsi. 

Yine de geçmiş güzellemesi yapmaktan yana değilim. Eskilerin onurlandırılmasını, güzel numunelerin evlerde ve iş yerlerinde yer almasını desteklerim; ancak teknolojinin sunduğu sayısız nimetin keyfini çıkarırken "Ah keşke 90'lara geri dönsek...", "Yanlış zamanda doğmuşuz" gibi cümleler sarf etmek, yani gövdemiz bugünde iken gönlümüzün dünde kalması bana çocukça geliyor. Bu dünyaya gelip gelmeme konusunda bizden imza alınmadığına göre bize düşen, fırlatıldığımız zamanın akışına tüm varoluşumuzla katılmak. 

Son olarak... Bir video paylaşacağım burada. Yıllar önce bir ilkokulda staj yaparken İngilizce dinleme parçası bulmak ve dersine girdiğim öğrencilere bu parçayı dinletmek zorundaydım. O zamanlar kullanılabilecek işitsel malzemeler yalnızca kaset ve kasetçalardan ibaretti. Çocukların düzeyine ve işledikleri konuya (past tense: geçmiş zaman) uygun bir parça bulamadım. Dolayısıyla kolay anlaşılabilir bir metin yazdım ve metni seslendirdim. Seslendirirken iki kasetçalar kullandım. Biri, yukarıda paylaştığım taşınabilir olan, öteki de mikrofonlu kayıt yapmaya olanak sağlayan, daha gelişmiş bir kasetçalar. 

Kaydı tek başıma hazırladım ve üç farklı karakter canlandırdım. Biri anne, diğerleri kız ve erkek çocuk. İlkokul öğrencilerine "İngilizcede duyduklarımızı anlayabiliyoruz" sevincini yaşatacak bir İngilizceyle okudum metni. Metindeki karakterler, parka gittiklerinden konuşmalarını gerçekçi kılmak için fonda kuş ve su sesi kullandım. O sesler, bir ezan kasetinin başında yer alan seslerdi. Cenneti çağrıştırmak için eklenmiş herhalde... İşte o cennet kuşları, akan sularla beraber kasetçalarda şakırken, ben de diğer kasetçalarda gâvurca (!) konuşmaları seslendirdim. Sınıfta kaydı dinlettiğimde ne öğrenciler, ne de staj hocam anlamıştı seslendirenin ben olduğumu. Fakat amaç hâsıl olmuştu. Öğrenciler de, staj hocam da memnundu. Bense... cennet kuşlarımın kanadına binip mutlulukla uçuyordum uzaklara...