26 Mayıs 2017 Cuma

Sakura gibi olmak

Ne zamandır sakura üzerine düşünüp duruyorum. Japonların kutsal kiraz çiçekleri, malum. Çiçeklerin açtıktan çok kısa bir süre sonra dalından düşmesi "Her nefs ölümü tadacaktır" ayetinin Japoncası ve renk dilinde pembesi sanki. "Her ölüm erken ölümdür" ne de olsa, en güzel zamanlarımızı yaşadığımızı duyumsarken bir de bakmışız; toprağa karışmışız. Tıpkı bir sakura gibi.

Bende de sakura hali mi vardır nedir? Dedim ya, nicedir düşünüyorum. Bazen gülümserken gözümden süzülen yaş mı, siyah saçlarım arasına düşen aklar mı, nedir bana sakura olmayı anımsatan?

Evladıma sarılırken yakınımda ve uzağımda bedeni ve ruhu örselenmiş sayısız çocuğu düşünerek üzülmektir. 

Aşkı tam buldum derken aslında çoktan kaybetmiş olduğumun farkına varmaktır.

Eğitim vermenin gürül gürül coşkusuyla tüm sınıfı avcumun içine aldığımı sandığım bir anda arka sırada oturan bir öğrencinin pencereden dışarı bakarak dalıp gitmesinden mahzun olmaktır.

İşim var, şükürler olsun diyecekken haksız yere işinden atılan, ekmeğinden edilen, güvencesiz bırakılan milyonlarca insanı düşünüp şükretmeye utanmaktır.  

Başkalarının dertlerini kendiminkiyle kıyaslayıp rahatlamayı zül saymaktır. O hastalık, o borç, o bilmem ne bela ne ise "bana uğramadı Allahtan" diyerek kuş gibi hafiflemeye tenezzül etmek vicdanımı sızlatır. 

Güzel bir eylemde bulunurken, eylemimin bunca çirkinlik içinde devede kulak olduğunu düşünüp hayıflanmaktır. 

Benim için can verenlere hayır dua ederken bile "Neden o fidanlar?" sorusuyla kendi yaşama hakkımı sorgulamaktır.

Dünün pişmanlığı ve yarının endişesi değil; benim bu sakura hallerim âna özgü. Duyguların yoğun dalgaları arasında gelişigüzel salınan incecik bir tülsü çizgi, alıp verilen nefeste başkaca bir titreşim, gözdeki ışığın bir an sönmesi kadar küçük, fakat gözlerimi içime çevirdiğimde gayet net görebileceğim anlar bunlar. Beni insan kılan, beni Sevgi kılan, beni sakura kılan.

Adım Sevgi. Soyadımın bir önemi yok, insanlık okyanusunun herhangi bir damlasıyım işte. Varsın sakura olsun soyadım. Diyalektik mi, yin yang mi, adı ne konursa konsun; o son düşüş vakti gelene kadar bir sakura olarak düşüp tekrar açmaya, düşüp tekrar açmaya, düşüp tekrar açmaya devam edeceğim. 

24 Nisan 2017 Pazartesi

Türkan ve Sıdıka

Türkiye'nin en güzel kadını kimdir sizce? Nihat Genç'in sekiz yıl önce duyduğum bir cümlesinden sonra bu soruya yanıtım kesin olarak değişmişti. Ne demişti Nihat Genç? "Türkan Saylan Türkiye'nin en güzel kadınıdır." İnanmıyorsanız "cüzzam" yazıp google görsellerde bir arayıverin. Karşınıza çıkan seçeneklerin başında geliyor "Türkan Saylan".

Nihat Genç, Türkan Saylan katledildikten sonra sarf etmişti bu ölümsüz cümleyi... Türkan Saylan kanserden mi ölmüştü sahi? Yoksa evine Ergenekon zırvalarıyla polisler daldıktan sonra mı ölümüne giden yol kısalmıştı? Baskın yapıldığında Türkan hoca ağır hastaydı; fakat onu hasta yatağında taciz edenler onu ölüme ittiler, dolayısıyla onu katlettiler. Yani Türkiye'nin en güzel kadınına vefa borcunu böyle ödemiş oldu devlet. 

Yıllar sonra bana bunları anımsatan, geçenlerde okuduğum bir kitap oldu: Ayşe Kulin'in Türkan: Tek ve Tek Başına adlı yapıtı. Bu kitabı okumazdan önce Türkan Saylan'a sevgim, bilgimle sınırlıydı. Türkan hocanın bu topraklardaki cüzzam ve cehaletle nasıl çetin bir savaşıma girdiğini biliyordum. Daha doğrusu bildiğimi sanıyormuşum. Kulin'in kitabını okuduktan sonra sevgim hayranlığa dönüştü ve öğrendiklerim beni derinden sarstı.

Kitapta Saylan'ın yetiştiği aile ortamı, gençliği, öğrenciliği, hekimliği, anneliği, evlilikleri, hayalleri ve hayal kırıklıkları, cüzzamlılara ilişkin gözleminin hekimliğinde dönüm noktası oluşturması, cüzzamlıları tedavi etmek için herkese karşı -bürokrasiden ailesine kadar- verdiği amansız savaşım, eşek sırtında kırsal yerlere gidip yaptığı cüzzam taramaları, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ni (ÇYDD) kurması ve ömrünün son günlerinde evine yapılan baskın var. 

Kitap bir solukta okunuyor. Okurun Türkan hocanın emeklerine şahit olmasına çok etkili ve yalın bir anlatım eşlik ediyor ve yaşamöyküsü göz yaşartıcı bir bitişle sonlanıyor. Ancak gönül isterdi ki, ÇYDD'nin kuruluşu ve binlerce kız çocuğun yaşamını nasıl değiştirdiği de Türkan hocanın cüzzama karşı açtığı savaşla aynı oranda yer bulsaydı romanda. Sonlara doğru araya birkaç anı serpiştirilmiş gibi duruyor. Oysa Türkan hoca, hekimler dahil herkesin tiksindiği, yaratık muamelesi yaptığı, tecrit ettiği, köşe bucak kaçtığı cüzzamlılara sevgiyle dokunduğu gibi kim bilir kaç kızın yaşamına dokundu ve onları sözgelimi kuma olarak satılmaktan kurtardı? Böylesi örnekler cüzzamlılar kadar bahsedilmeyi hak ediyor.

***

Türkan: Tek ve Tek Başına kitabını okuduktan sonra yıllar önce okuduğum başka bir kitabı daha anımsadım: Dağ Çiçeklerim. Yazarı Sıdıka Avar'ın adını muhtemelen Türkan Saylan'dan daha az işittiniz. Cumhuriyet kurulduktan çok kısa bir süre sonra öğretmenliğe başlamış, genç Cumhuriyet'in fedakâr öğretmeni Sıdıka Avar'ın anılarından oluşan kitap da tıpkı Türkan Saylan gibi yüreği yurt ve insanlık sevgisiyle dolu bir idealistin dağ bayır gezerek Elazığ, Tunceli ve Bingöl'ün yoksul kızlarını nasıl yaşama kattığını ortaya koyuyor. 

Sıdıka Avar; bazen yayan, bazen at sırtında, bazen de kamyonla kız çocuklarını kasabalardan ve köylerden toplayarak onları önce bitten pireden arındırıp tertemiz giydiriyor. Sonra onlara okuma yazma, biçki-dikiş, görgü öğretiyor, öğretmenlik eğitimi veriyor. Oraya atanmış diğer görevliler o çocuklara "dağ ayısı" adını takarak hiç acımadan itip kakarken Sıdıka öğretmen "dağ çiçeklerim" diyor, sevgiyle eğitiyor hepsini. Sıdıka öğretmenin mücadelesi yalnızca çocukların eğitimiyle de sınırlı değil! Hem yöredeki cehaletle, hem tepeden inme, halden anlamaz bürokrasiyle didişe didişe, dağlarda kendi aydınlık yolunu açıyor. Açıyor açmasına da... Yine tıpkı Türkan Saylan'a yapıldığı gibi sudan gerekçelerle adeta cezalandırılıyor ve daha etkisiz bir görev yerine gönderiliyor. Ardından çocuklar "Avar ana"ları için ağlaşıyor, "Avar! Avar!" diye haykırıyor, maniler düzüyorlar:

Su gelir acı acı
Avar başımın tacı
Kimse bana acımaz
Avar yine sen acı

***

Türkan ve Sıdıka'nın hüzünlü öyküsü üzerine düşündükten sonra şuna kanaat getirdim: Türkan Saylan'a yalnızca hekim ve Sıdıka Avar'a yalnızca öğretmen demek onların yüce insanlığını karşılamaya yetmiyor. Hele hastanelerde lütfedip kimsenin suratına bakmayan ama özel muayenehanelerinde hastaları kapıda karşılayan "hekim"leri ve okullarda öğrencilerini iyi eğitmeyen, onlara hakaret eden, şiddet uygulayan ama özel ders için el ovuşturan "öğretmen"lere tanıklık ettikten sonra!...

Başka bir kültürde yaşasaydık ikisi de büyük olasılıkla azize ilan edilirdi ve isimleri okullara, hastanelere, caddelere, bulvarlara verilirdi. Bizim ülkemizde verilmemiş; ne gam! Yüreğimize kazılı isimleri! Onlar bu ülkeyi cennet kılmak için canlarını ortaya koyduktan sonra, onların cennette en güzel makamlarla şereflendirileceklerinden de inanan bir insan olarak benim kuşkum yok. 

Son olarak şunu sorgulamadan geçemeyeceğim. Biz bu kahramanların mirasını ne kadar yaşatabildik? Yıllar geçtikçe hastalıklarla tedavide ve okullaşma oranlarında yükseliş olduğu doğru; gelgelelim şu “çocuk gelinler” tabiriyle hafifletilen dini nikâh kılıflı pedofili rakamları beni çok ürkütüyor. Türkan ve Sıdıka gibi yurtseverlerin yolu kapatılmasaydı belki çoktan temizlenmişti bu yara.

İki güzel insandan ve onları ölümsüzleştiren iki yapıttan bahsetmişken yine onların sesiyle bitsin bu yazı. İlki Türkan Saylan’ı özetleyen satırlar:
"Bir doktorun tek arzusu, hastasını sağlığına kavuşturmak, yaşamını uzatmaktır. Ben bundan fazlasını yaptım; hastalarıma yaşam şartlarını da hazırladım, onlara iş ve aş buldum, çocuklarına kanat gerdim. Minnettarım tüm hayatımı vakfettiğim cüzzamlılarıma, çünkü onların çocukları sayesindedir ki, memleketimin binlerce başka çocuğuna da uzanabildim. Yoksul olmaları, çaresiz olmaları koşuluyla, hiç ayrım yapmadan, Türk, Kürt, Süryani, vs. demeden, kırsalın evlere hapsedilmiş kızlarına kapıları araladım, ışık tuttum yollarına. Beni hırpaladılar, yerden yere vurdular, ne gâvurluğum kaldı, ne Kürtçülüğüm, ne komünistliğim. Şu son aramayla da darbeci yerine kondum. Umurumda bile olmadı. Çünkü ben, gâvur, Kürtçü, komünist veya darbeci değilim. Ben sadece yüreği insan sevgisiyle dolu bir hekimim. Ülkemi, insan haklarına ve hukuka saygılı, demokrasiye inanan hükümetlerin idare etmesini isteyen bir vatanseverim. Hayatım boyunca tek isteğim iyi ve dürüst bir insan olmaktı. İyi dürüst insanlarla birlikte yaşamaktı."

İkincisi, Sıdıka öğretmenin çocuklarına, dağ çiçeklerine vedası:  
"Ey Mastarların, Hazarların, Gölcüklerin, Muratların ülkesi Elazığ, ey bağlarında tat, dağlarında buzlu sular kaynayan yeşil Uluovaların evlatları, ey Tunceli ve Bingöl'ün göklerle yarışan çetin dağları, boynunu binbir haşeratın kemirdiği boynu bükük ormanları, ey dar zümrüt vadilerin çileli yiğit çobanları ve mert insanları, hepinize gönül dolusu selam, sevgi ve saygılar...

Ey saadetinize sevinç, dertlerinize gözyaşı kattığım vefalı kızlarım, biçare bacılarım!

Uğrunuza serdiğim 20 senenin kahırları, dertleri, cefaları ananızın ak sütü gibi helal olsun!

Kalbimde sizin için burcu burcu tüten saadet ve bereket dilekleri köyünüze, kömünüze Allah’ın rahmeti gibi yağsın ve mesut olun...”

28 Mart 2017 Salı

Mini masal: Geri dönüşüm

Geri dönüşüme bayılan biriyim. Kâğıt, cam, plastik hak ettiği muameleyi görmeli, yani geri dönüşüm tesislerinde ağırlanmalı. İşte böyle "geri dönüşümün faziletleri" gibi düşüncelerle gökyüzünü seyre dalmışken bir gece, birkaç yıldızın tek başlarına parlayıp söndüğüne şahit oldum. Zaten hava kirli, puslu ve eskisi gibi pırıl pırıl yıldızlı geceler yok; kalan yıldızlar da mahzun ve yalnız. Yenice yeşeren anne şefkatimden olsa gerek, dayanamadım; gözümün gördüğü, elimin eriştiği yıldızları asılı oldukları gök katmanından topladım. Hepsi dünya kadar kir, toz ve is sırtlanmıştı. Üfledim, silkeledim, parlattım, hatta bitleri var mı diye tepelerini dikkatle inceledim. Üşümüşlerdi de. Yine dayanamadım; hepsini koynumda ısıttım. Haydi son bir kıyak çekeyim, yapmışken iyiliği tam yapayım dedim, tuttum şarkı söyledim onlara: Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlaaar, yeryüzünde sizin kadaaar... Uyuyakalmışım. Yıldızların içimdeki tatlı serinliği beni uykunun kollarına bırakmış. 

Güzel bir uykunun ortasında kızımın geceyi darmadağın eden ağlayışıyla uyandım. Kızım acıkmıştı. Hemen emzirdim. Bu arada koynumdaki yıldızları unutmuşum; onlarla yeniden uykuya daldım. Sabah kalktığımda kızımın keyifli gülüşünde alışılagelenden farklı bir ışıltı vardı. Ağzında iki yıldız parlıyordu, bembeyaz! Çıkarmak istedim; çıkaramadım. Zamkla yapışmışlar adeta! Gökteki makamlarını terk edip kızımın damağına azimle tutunmuş iki minik yıldız! Demek ki gece emzirdiğimde İncimin ağzına sütümle beraber yıldızlar akmış. O ikisi de yerinden memnun kalmış. Hemen koynumu yokladım. Dişe dönüşenlerin dışında kalan birkaç yıldız kıpırtısızca, uslu uslu bekleşiyordu. Onları ömrüm boyunca oraya hapsedemezdim. Saçıma takamazdım; çünkü ağaran saçlarımın arasında yitip gidecek, yıldız olmanın hakkını veremeyeceklerdi. Toprağa gömemezdim. Çöpe hiç atamazdım. 

Bir geceliğine de olsa onların sessiz varlığına alışmıştım galiba. Ayrılık zor gelecekti; ama onları yerinden yurdundan eden bendim. Yıllarca yeryüzüne onları sürgün etmeye zaten hakkım yoktu. Kalan yıldızları teker teker koynumdan çıkardım, öptüm ve gündüz vakti göğe üfledim. Onları nerelerden topladığımı tam çıkaramadığım için yerlerine kendi bildikleri gibi geri dönsünler istedim.
...

O günden bu yana onlardan haber alamadım. Özlüyorum misafirlerimi. Gökyüzünde artık hiç yıldız konaklamadığı için ben de İnci'nin minik ağzındaki pırıltılardan sebepleniyorum. İncimi her emzirdikçe kuşkuya da düşmüyor değilim hani; acaba hâlâ koynumda (ve belki sütümde) gizlenmiş bir yıldızcık kaldı mı? Dişe dönüşeceği ve neşeyle ışık saçacağı günü iple çeken...

"Doktor Jivago"dan birkaç satır

"Hayatta yanlış yapmamış, doğru yoldan ayrılmamış insanlardan hiç hoşlanmam. Erdem cansızdır. Bir değeri de yoktur. Hayat, erdemli insanlara güzelliklerini göstermekten çekinir."

"Felsefi eserleri pek tutmam. Bence felsefe hayata ve sanata azar azar eklenmeli. Araya karıştırılmamalı.  Bir insanın oturup sadece felsefeyle uğraşması, durmadan turşu yemesi gibi garip bir hal."

"-Mademki birbirinize bu kadar düşkündünüz, evlendikten sonra ne oldu da ayrıldınız?
- İşte cevaplandırması güç bir soru. Ama bir cevap verebilmek için elimden geleni yapacağım. Ayrıca senin gibi, Rusya'da olup bitenleri o kadar iyi anlayan, insanların başlarına gelenleri yakından izleyen, ailelerin, sözgelişi senin ve benim gibi ailelerin neden yıkıldığını çok iyi bilen birine bunu anlatmak çok güç olacak. Bunda sevmek ya da sevmemek, aynı karakterde olup olmamak önemli rol oynamıyor. Kurulu düzenli her şey, bütün toplumla birlikte yıkılıp gitti. Bütün toplum hayatı mahvoldu. Her türlü alışkanlıklarımız, gelenekler, kurulu aile düzeni bir anda kayboldu. Geriye sadece çırılçıplak kalmış titreyen bir insan ruhu ve insan vücudunun çıplak, acı kuvveti kaldı. Bu kuvvet zaten hep yalnız, çıplaktı. Hep üşüyordu. Isınmak için kendisi kadar yalnız ve soğuk olan en yakın komşusuna yetişmeye çalışıyordu. Sen ve ben hayatın başlangıcında üstlerine giyecek hiçbir şeyleri bulunmayan iki insana benziyoruz... Hayatın sonundayız, yine üzerimize giyecek bir şeyimiz yok. Evsiz barksız. Biz, o zamanla bizim zamanımız arasında geçen binlerce yıl süresince yaratılmış ölçüsüz büyüklükten arta kalan son varlıklarız. Artık gelmemek üzere kaybolup giden o hayallerin hatırasına saygı duyarak sevişiyor, ağlıyor ve birbirimize sarılıyoruz."

"Onlar birbirlerini ihtiyaç duyduklarından, âşıkların tasvir edildiği gibi 'birbirleri için yanıp tutuştuklarından' sevmemişlerdi. Onlar; çevrelerindeki her şey, gökyüzü, ağaçlar, ayaklarının altındaki toprak sevişmelerini istediği için sevmişlerdi. Belki de yaşadıkları dünya, içinde dolaştıkları ev, sokakta rastladıkları yabancılar onların aşkından, kendilerinin olduğundan daha memnundular.
   Evet, işte onları birbirine yaklaştıran, birbirine bağlayan şey bu olmuştu! En mutlu ve bahtiyar oldukları günlerde bile neyin en güzel, en heyecan verici olduğunu asla unutmamışlardı. Hayatta ve yaşamaya duydukları sevgi kendilerinin dünyaya ait olduklarını, onun bir parçasını teşkil ettiklerini bilmelerinden doğan bir duyguydu."

"Seninle hayale kapılmadan, dürüst bir şekilde konuşmak isterim. Fakat başka çaremiz kalmadı değil mi? Sen nasıl istersen öyle söyle ama ölüm kapımızı çalıyor galiba. Günlerimiz sayılı artık. Hiç olmazsa bu günleri kendimize göre faydalı bir şekilde geçirmeye bakalım. Hayata veda ederek içimize çekilelim. Birbirimizden ayrılmadan önce son defa yine beraber olalım. Sevdiğimiz her şeye, hoşlandığımız yaşama tarzına, vicdanımızın öğrettiği şeylere, ümitlerimize ve nihayet birbirimize veda ederiz. Doğu Okyanusunun adı kadar sakin, sessizlik dolu gecelerde konuştuğumuz kelimeleri bir kere daha tekrarlarız. Hayatımın son günlerinde savaşta karşıma çıkışın boşuna değildir benim siyah, yasak meleğim.
       O gece okul öğrencisiyken, otel odasında kahverengi önlügünle de şimdiki kadar güzel ve çekiciydin.
      Daha sonra, çok zaman sonra içime ektiğin tohumların verdiği parçayı anlamlandırmaya çalıştım. Önlüğünün içinde benim için erişilmez bir hayalken odanın gölgeleri içinden çıkıp karşıma dikildin. Cahil, toy bir delikanlıydım. Yine de bu incecik, narin kızın dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğunu anladım. Sana bütün varlığımla yaklaştım. Sende her şeye, herkese etki yapan elektrikli bir hava vardı. O anda sana parmağımın ucuyla dokunsam bütün odayı aydınlatan bir kıvılcım saçacağına emindim. Bu kıvılcım beni ya oracıkta öldürecek ya da bütün hayatım boyunca bana acı çektirecek mıknatıslı bir akımla doldururdu. Ağlayacak kertelere geldim. İçim kan ağlıyordu. Bir çocuk olduğum için kendime, küçücük bir kız olduğun için de sana acıyordum. Hayretler içinde kalan varlığım, 'Sevmek, elektrikle dolmak bu kadar acı verici bir şeyse, kadın olmak kim bilir ne kadar acıdır?' diye soruyordu."

22 Mart 2017 Çarşamba

Haşırt Dı Bilekbord

Oyuncu Zafer Algöz'ü tiyatro sahnesinde seyretme fırsatım hiç olmadı. Herhangi bir söyleşisini de okumamıştım. Yalnızca birkaç sinema filmi ve diziden oyunculuğunu takdir etmiştim. Meğer ne tatlı bir anlatıcı imiş! Bunu Haşırt Dı Bilekbord adlı kitabından öğrendim. 

Kitap, oyuncunun kısa kısa, bitirim delikanlı ağzıyla anlattığı hatıralardan oluşuyor. Çoğunu kendisi yaşamış, bazılarını da başkasından aktarmış. O kadar çok hayran olduğumuz insan var ki kitapta, anılar doyumluk değil tadımlık kalıyor. Ağız sulandıran birkaç ayrıntı ve isim vereyim de özendireyim okumaya: 
Sadri Alışık'ın Ajda Pekkan'a çektği ince ayar, 
Koca Timur'un sahnedeki esirlerine ayran üstüne ayran içirmesi, 
Nur Subaşı'nın (hani şu Şirinler çizgi filminin başında duyduğumuz "İyi bir çocuk olursanız siz de Şirinler'i görebilirsiniz" diyen davudi sesin sahibi) işkembecide racon kesmesi,
Zırtçılar (kahvelerde palavradan hikaye anlatanlar), 
Ağır Roman filmi çekilirken Romanların çekimlere dahil olması, 
Carlos Santana'nın İstanbul'daki konserinde ağırladığı boyacı çocuklar,
Kemal Sunal, Cem Yılmaz, Müşfik Kenter, Zeki Müren, Fatma Girik'le dolu nice komik ve kimi zaman hüzünlü yaşanmışlıklar...

Rahat ve hızlı okunan bir kitap. Hele gırtlağımıza kadar kaba siyasete boğulduğumuz şu günlerde bir soluk alma, gülme ve eski güzel günlere iç çekme molası.

Kitabın tuhaf ismini merak ediyorsanız... Öztürk Serengil'in olduğu bölümde gerekli açıklama yapılmış efendim. Ben burada "spoiler" vermeyeyim şimdi.

13 Mart 2017 Pazartesi

Besteli şiirler - 5: Gülten Akın

Cemrelerin kolunda ilkbahar geldi!... Uyanışın, kıpırdanışın, silkelenişin, karlar boyunca yürüyüp tökezledikten sonra kuyruğu yeniden dik tutmanın mevsimi. Kışın kuru ayazının ardından rüzgarın çiçekçe kokulandığı zaman dilimi. 

Yağmurlarla kendini duyuran ilkbahar, Eskişehir'de de dün gece aralıksız mesaideydi. Ben de onun bu çabasına hürmeten, bir buket Gülten Akın şiiri ve bu şiiri zarifçe kavramış müzikal aranjmanı gönderiyorum.

Yağmurlu günlere yakışan şiir ve Suavi'nin sesinden yağışı:


23 Şubat 2017 Perşembe

Üç memleket, üç yangın ve bol köpüklü Türk kahvesi

İtalya.
Giordano Bruno, evrenin ikamet ettiğimiz dünyadan ibaret olmadığını, başka gezegenlerin de varlığını işaret etti. Engizisyon Mahkemesi'nin kararınca diri diri yakıldı.

Almanya.
Meclis binası olan Reichtag yakıldı. Hitler, yangını bahane ederek ülkeyi anahtar teslim aldı; güle oynaya diktatörlüğe kavuştu.

Türkiye.
Sivas'a şiir okumak, türkü söylemek ve semah dönmek için gidenlerin bazıları diri diri yakıldı, bazıları yangında dumanla boğuldu.

Bir yangın daha eklendi bu listeye: Yalnızca birkaç gün önce, yüzlerce sanat insanını yetiştirmiş Müjdat Gezen Sanat Merkezi'ni yakarak yok etmeye çalıştılar. Tıpkı Bruno'yu yakınca evrenin yasalarını örtbas edeceğine inananlar gibi. Tıpkı Nazi hükümranlığının sonsuza dek süreceğini umanlar gibi. Tıpkı türkü diyen dilleri, şiir yazan elleri ateşte boğunca türkülerin ve şiirlerin sesinin kısılacağını zannedenler gibi.

Yobazlık ve faşizmin yöntemleri de, muradı da tarih boyunca değişmedi: Yok etmek. Yine yangınla, gözdağıyla, baskıyla bir saltanata kafa sallamamız bekleniyormuş...muş...

İşte tam bugünlerde bol köpüklü bir Türk KAHVESİ yudumluyormuş ya da bol KAKAOLU bir pasta tadıyormuşcasına "kahverengiden yana olmak görevdir" ülkenin yangın yerine dönmemesi için. Ataol Behramoğlu'nun Sivas yangınına atfen yazdığı "Yaşamak görevdir yangın yeri"nde dizesine ek olarak...

24 Ocak 2017 Salı

Kalpçi ve "Bilinçaltının Gücü"

Genç bir adamı şunu söylerken duydum: "Kalpçiyiz biz abi. Kalp tamircisi". Saat tamircisi gibi kalp tamircisinin var olduğunu düşünsenize. Tıpkı saat tamircisinde olduğu gibi çeşit çeşit kalplerin orada boy gösterdiğini. Sevgiliniz mi terk etti, patronunuz mu fırçaladı, borç verdiniz ve üzerine mi yatıldı? Verin kalbinizi kalp tamircisine. Siz dükkanda başka kalpleri incelerken o sizinkinin kırıklarını onarsın. Hatta bir süreliğine başkalarının kalplerini kiralayın ve onunla gezin. Yakın çevrenizdekilerin kalpleri de olabilir, ünlü kişilerinki de. Örnek aldığınız dahilerin de kalbini sizinkinden boşalan yere geçici bir süre takabilirsiniz, nefret ettiğiniz insanların kalbiyle de dolaşabilirsiniz birkaç saatliğine. 

Kalp tamircisi genci bana duyuran ve bütün bunları yazdıran okuduğum bir kitabın bana gösterdiği rüya aslında. (Ne hikmetse yeni bir kitaba her başladığımda onun içeriğini çağrıştıran bir rüya görürüm). Bilinçaltının Gücü* adlı bir kitap var elimde. Baştan söyleyeyim, bilinçaltı gücünün her zorluğun üstesinden gelmeye yeteceği fikrinin kabulü ile bu kitabı okumak gerekiyor. Buna inanmayanlar için kitap bir masaldan öteye geçmez. Yani bilinçaltı ile değişmeye ve iyileşmeye inanmıyorsanız bu kitabı elinize almayın. Ben de birkaç yıl önceki ben olsaydım bir-iki sayfa okuduktan sonra bırakırdım. Gelin görün ki, bilinçaltının gücüyle hasta olup şimdi yine onun gücüyle sağlığıma kavuşma mücadelesi verdiğim için kitaptan bahsetme gereği duyuyorum.

Hastalıkların, mutsuzluğun, yoksulluğun ve yoksunluğun kendi düşüncelerimizin bir sonucu olduğunu ilan ediyor kitap. "Ne düşünüyorsak oyuz". Ve aradığımız çare yine o düşüncede, zihin denen "karanlık oda"da. Yazar sağlık, mutluluk ve huzur için bilinçaltına nasıl hitap etmemiz gerektiğini anlatıyor. Bedeni aşama aşama gevşettikten sonra kararlı ve sevecen telkin cümlelerini kendimize fısıldamak, yaşamak istediğimiz mutluluğu gözümüzde canlandırmak ve isteğimiz her neyse o dakika gerçekleşmişcesine şükran duygusuyla bilinçaltına düzenli biçimde ve yılmadan emir vermek olarak özetlenebilir bilinçaltıyla iletişim. Ayrıca bilinçaltımı hep suçlamış bir insan olarak yazarın bilinçaltıyla ilgili bazı ifadeleri hoşuma gitti: "Bilinçaltınız masumdur", "Bilinçaltınız vücudunuzun inşaatçısıdır, "Bilinçaltınız sizinle tartışmaz. Bilincinizin emirlerini kabul eder", vb.

Kitapta küçük vakaların yanı sıra ünlü ve başarılı insanların bilinçaltıyla nasıl etkileşim halinde oldukları anlatılıyor. Benim de aklıma hemen Atatürk ve onun önce kendini, sonra etrafındaki herkesi imkansız denen şeylere nasıl inandırdığı geldi. Örneğin gencecik bir askerken ileride devlet kuracağını ve bu devletin başına geçip arkadaşlarını hangi görevlere atayacağını arkadaşlarına anlattığı zaman onlar dalga geçtiyse de, o gayet ciddiydi! Zihinde canlandırma tekniğini başarıyla uygulamıştı kimseye aldırmadan. Nutuk'u incelediğinizde de "sarsılmaz inanç" gibi doğrudan bilinçaltına nüfuz eden yüzlerce sözcük görürsünüz. "Zafer, zafer benimdir diyebilenindir!" gibi cümleler sıklıkla yer alır konuşmalarında. Kendi bilinçaltını oluşturmakla kalmayıp bir ulusun da bilinçaltına zafer ve özgüven tohumları ekmenin en seçkin örneği budur işte.

Demiştim ya, eski ben bu kitabı asla okumaya yanaşmazdı. Eskiden olsaydı, kitabın durmaksızın aynı şeyi tekrar ediyor olması bana "Bu kitap okura geri zekalı muamelesi yapıyor!" dedirtirdi. Oysa kitap, bahsettiği bilinçaltıyla iletişim yöntemine paralel biçimde yazılmış diye düşünüyorum. Yani hep aynı şeyi yineliyor! İsteklerimizin gerçekleşmesi için bilinçaltına emir verirken bizim de yapmamız gerektiği gibi. Bir kere iki kere değil; belki yüz, belki bin kere. Kararlılıkla ve coşkuyla. Bıktırıcı görünmesin; alışınca bırakamıyor insan. 

Bir de kitapta yirmi bölüm var, başlıklara baktığınızda her biri farklı içeriğe sahipmiş gibi görünüyor, ama anlatılan aynı. Alttan alta yazar şu mesajı mı veriyor acaba: İnsanlar farklı zorluklarla karşılaşıyor gibi görünse de, sorun aynı: Bilinçaltına yanlış emirler vermek. Çözüm de aynı: Bilinçaltına doğru emirler vermek.

Kitapta ünlü yazar Robert Louis Stevenson'ın rüyalarında öykü yazıp para kazandığı satırları okurken iç geçirmedim değil... Malum, ben de bu yazıyı bir rüyadan aldığım ilhamla yazdığımı belirtmiştim. Şimdilik bilinçaltıma yazarlıkla ilgili bir emir tebliğ etmesem de, durun bakalım. Siz şu manidar karikatürü incelerken ben de bilinçaltıma sorayım. Her ne kadar o, rüya ülkemde uçmakla, tırmanmakla, soyut şekillerle, garip bestelerle, güftelerle meşgul olsa da...

*Bilinçaltının Gücü, Joseph Murphy, Koridor Yayıncılık

Zaman meyhanesinde aşksız bir şarap gibi bir kadın

Geçenlerde "Zaman Meyhanesi" şarkısına denk gelince sözlerini kim yazdı acaba diye düşündüm. Söz yazarını öğrenince "Tabii ya başka kim olabilirdi ki!" dedim ister istemez. Çılgın kadın Aysel Gürel'in dizeleri...

ben billur kahkahalar 
çizerim zamana
bir yudum mutluluğa 
içtiğim anlarda 

sevinçler alır beni 
bölerler sonsuza 
ben zaman meyhanesi 
diyorum şu hayata

ne sevda yıkar 

ne hasret sarsar
ben tortulanmış 
aşksız bir şarap gibiyim 

boş saatlerin 
hasat mevsimi 
yırtar geceyi 
bir ok sesidir yüreğim 

gün doğar taşar kalbim
dolunca zamandan 
dinlerim kadehinden 
sırrını her şeyin

çılgınlaşır gönül
en küçük bir hazdan
yalnızlık ufalır da 
ben sanki devleşirim

Şarkısını dinlemeden geçmeyin:

2 Ocak 2017 Pazartesi

Besteli şiirler - 4: Nazım Hikmet


Nazım Hikmet'in bestelenmiş onlarca şiiri var; fakat Hiroşima'da ölen çocuklara yazdığı şiir bugünler için daha anlamlı... İki farklı bestesini dinleyeceksiniz: Zülfü Livaneli'nin ezgisi daha çok bilinir ve nedense Ruhi Su'nunki biraz yabana atılmıştır. Oysa Ruhi Su, Zülfü Livaneli gibi sayısız müzisyeni beslemiş gür bir ırmaktır... 


29 Aralık 2016 Perşembe

2017'nin giriş cümlesi

Naif bir dilek olsa da...
2017'nin şu mozaik ve beyit tadında geçmesini dilerim.

İç bâde, güzel sev var ise akl ü şu'ûrun,
Dünyâ var imiş, yâ ki yoğ olmuş ne umûrun! 
                                                       Ziya Paşa

21 Aralık 2016 Çarşamba

Kendi sonsuzluğuma açılan 34. kapı

Yeni yaşım hoş geldin. 

Bugün itibariyle sen teşrif ettin diye 33. yaşımı hemen unutuverecek değilim. Hele geçen yılın buhranlarını bir yağlı sicim gibi boynuna geçirmemiş de, zarif bir kolyeyi taşıyormuş edasıyla sırıtarak dolanışımı asla! Ülkem için zor bir yıl olduğu kadar benim için de zor bir yaştı vesselam. Ama zorluklara karşılık yeryüzünün İnci'sini ellerime bıraktı. Beni çokça düşündürdü, uğraştırdı, yordu ve tuttu ödüllendirdi, yani anne yaptı. Ne de olsa aramızda koca bir yılın hatırı var; o nedenle sevgili 33'ümü hayırla yâd edip onu "üç yüz otuz üüüüüüç!.." diye poz vererek uğurluyorum buradan.

Bu yıl, yüzüm benimle biraz daha fazla çizgi çizgi söyleşecek. Ne çok hayret ettiğimi, gülümsediğimi ve ağladığımı gözüme sokacak. Saçlarım desen... Çoktan hazırmış yaş almaya! Tepesi kelleşmiş bir adamın başının bir tarafına biriken saçları öbür tarafa atıp köprü kurarak kelini sakladığı gibi ben de bu yıl ustaca bir manevrayla aklarımı karalarıma boğdurarak saçımı deli rüzgarların marifetli ellerine bırakacağım.
Yakın gelecekteki olası görünümüm 
(karlar aynı yere yağmaya devam ederse saçımın alacağı hal budur!)
Ömrüm varsa, yüz çizgileri ve ağaracak yeni saç tellerinin yanı sıra haziranda bir yaşına basacak olan siyah civcivimle geçecek 34. yaşım. Siyah civcivler sarı civcivlerin aksine daha seyrektir, belki bu yüzden bana daha sevimli gelir. Herkesin yavrusu kendine özel; doğuştan simsiyah saçlı, kirpiği kaşına değen İncim de siyah bir civciv gibi bana özel.


Kızım (temsili) 😃
Geçen yıl doğum günümde yayımladığım yazımda (Yolun yarısına iki sokak daha varMetin Altıok'un "Sürgün" şiirinden bir bölüm paylaşmıştım. Kendime sürgünlüğümü hem kutladığım hem ona hayıflandığım bir şiirdir o. Nasıl oluyor bu? "İnsan kendini beğenmezse çatlarmış" der eskiler. Vardır herhalde benim de iyi taraflarım; fakat Tanrı yaratırken bambaşka bir akıl, ruh ve birazcık gamsızlıkla yoğurup beni kendime sürgün etmeyeydi daha mı iyi olurdu acep? Neyse, onun hikmetinden sual olunmaz; fazla kurcalamayalım.

Küçük insanların büyük (!) dertleri bitmez. Çok dertlendiğimde Yaradan'ın işlerinden işkilleneceğime, dinlerim "Yıldız" türküsünü Erdal Erzincan'dan, yükümü indirir, alnımı siler, soluklanırım bir çeşme başında:
Yine bugün yaralandım
İndim etrafı dolandım
Tatlı canımdan usandım
Dön dön dön dön dön yâre doğru dön

İşte bugün burada bir çeşme başında durmuşum, kendime türküler tutturmuşum. Dalmışım yine: Bu Sevgi'yi öyle ya da böyle sırtlanıp götürecek tek ben varım. Fani dünyada ona "iyi ki doğdun" diyecek tek bir kişi kalmasa dahi, onca hırpaladığım bu kadına en azından senede bir gün bir şarkı armağan edecek tek ben varım. Sonsuzluğa açılan o son kapı aralanana dek...

Kahramansız bir film gibi solar romanlar
Figüranlar beni oynar doğum günümde


14 Aralık 2016 Çarşamba

Ateş ülkesi

Vatan sağ olsun!

Vatan sağ olsunmuş. Babalar, evlatlar, kardeşler, eşler, sevgililer, yeğenler, akrabalar, arkadaşlar sağ olmalıydı ki, bu vatan sağ salim kalabilsin. Biz ölelim, siyasal erk sahiplerine yalnızca sağ kalma temennisini dilemek düşsün, öyle mi? Onlara iktidarın yolları, bize kurşunlar, öyle mi?

Saldırıların intikamını alacaklarmış. Bu lumpen kabadayı ağızlarından da illallah geldi. Devlet tedbir alır; intikam değil.

Şilili şair Neruda'dan bir dize düşüyor aklıma: "Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde". Biz bir türlü doğamıyoruz işte. Boğuluyoruz, dibe çöküyoruz; fakat hâlâ kör tevekküldeyiz. Bu felaketler sağanağından bir fikrî uyanış doğmuyor. Ölümlerimize sebep, yalnızca lânetli adları anılan örgütler olsaydı çok daha kolaydı iş. Ancak o büyük dehanın Gençliğe Hitabesi'nde işaret ettiği gibi "şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edenler" var işin içinde. "Gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde" bulunanlar var. Yurt içinde (örn: Dolmabahçe) ve dışında (örn: Oslo) kapalı kapılar ardında pazarlık yapanlar, büyük Ortadoğu projesinin eş başkanlığının kapısında kuyruk olanlar var. 

Bütün bunları okuyup, bilip dururken "ateş düştüğü yeri yakar" atasözü, o malûm dokunmayan yılanla ilgili atasözü kadar incitici geliyor bana. Ateş, düştüğü yeri yakmasın yalnızca. Ateşin düşmediği hanelerdeki gözleri de ışığa boğsun, vicdanları tutuştursun. İliklerine kadar anti-emperyalist olmadan, Atatürk'ün birikimine sırt çevirerek bu kan coğrafyasında var olma savaşını veremeyeceğimizi anlatsın.

Gülüp eğlenmekten çekinmek şöyle dursun; bunca genç cenazenin arasında gündelik hayatımızdaki "sıralı ölümler"imize bile üzülmekten utanır duruma düşmeden önce bunları hatırla ey okur...

18 Kasım 2016 Cuma

Babamla tan yerine doğru

Bana sözün var:
Harmandalı oynamayı öğrendikten sonra mutlaka bir düğünde karşılıklı döktüreceğiz. 
Köyde hamak kurup torununu sallayacaksın.

Bugüne kadar verdiğin sözleri tuttun. Bundan sonra da tutacağını biliyorum. Zorlu ama bir o kadar umutlu bir alaca şafağa ilk adımlarımızı atıyoruz. Aydınlıkta ve sağlıkta buluşmak üzere...

9 Kasım 2016 Çarşamba

10 Kasım


Bu yıl 10 Kasım benim için başkaca bir anlama sahip. Bugüne değin bir Cumhuriyet kızı olarak Atatürk'ü anmış ve anlamaya çalışmıştım. Artık bir anne olarak da Atatürk'e minnetim artıyor. Müslüman coğrafyasındaki yaşıtlarının aksine, çocuklarımızın huzur içinde büyüdüğü her an onun eseridir. Küçücük kız çocuklarına evlenilecek kişi gözüyle bakan ağzı salyalı zihniyeti çöpe atıp çocukların doya doya kutlayacakları bir bayramı akıl eden yücelik de, çocukların güvenli ortamlarda eğitim almalarına kafa yoran öngörü de onda.

Okudukça, düşündükçe, ondan yeni bir şey öğrendikçe ve kızıma baktıkça ona daha çok dua ediyorum. Mekanı cennet, ruhu şad olsun.

31 Ekim 2016 Pazartesi

Besteli şiirler - 2: Bedri Rahmi Eyüboğlu

Ressam oluşundan mıdır; Bedri Rahmi Eyüboğlu, kalemini adeta paletine batırarak yazar şiirini. Onun şiiri sümsük, sönük, grimsi değildir. Yeşilin en eriği, mavinin en denizi, kırmızının en narı, sarının en balı onda; ıtırlı, çıtır çıtır, cayır cayır, fokur fokur, gürül gürül bir söz çağlayanıdır onunki. Kilimli, türkülü, İstanbul'lu, Yunus'lu, Lorca'lı, Aşık Veysel'li, sevdalı ve tabii ki Karadut'lu...

Karadut şiiri onun en bilinen şiiri dersem yanılmam sanırım. Karadut'u ilk okuduğumda "bunun ezgisi yapılamaz, kendisi ezgi zaten" diye düşünmüştüm ama Cem Karaca da feryadı andıran okuyuşuyla şiiri daha da yükseltmiş sanki! Birinin "Karadut"u olma düşü bile sıcacık iken, şiirin bestelenip okunması iyice yakıcı olsa gerek ki bu şarkı iz bırakıyor ruhumda... 

Karadutum, çatal karam, çingenem 
Nar tanem, nur tanem, bir tanem 
Ağaç isem dalımsın salkım saçak 
Petek isem balımsın ağulum 
Günahımsın, vebalimsin. 
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan 
Yoluna bir can koyduğum 
Gökte ararken yerde bulduğum 
Karadutum, çatal karam, çingenem 
Daha nem olacaktın bir tanem 
Gülen ayvam, ağlayan narımsın 
Kadınım, kısrağım, karımsın.


Besteli şiirler - 3: Behçet Aysan

kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım
                        geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım

git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım

ve seninle yaşadığım
                   o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.

aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.

söylenmemiş sahipsiz 
                      bir şarkıyım

belki
sararmış
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.

Sivas katliamında yitirdiğimiz Behçet Aysan'ın "Dört Eflatun Şiir" inden Bir Eflatun Ölüm şiiridir yukarıdaki. Aşağıdakiler ise onun iki farklı müzikal yorumu...


21 Ekim 2016 Cuma

Besteli şiirler - 1: Mehmet Akif Ersoy

Bundan böyle "Besteli şiirler" başlığı altında güzel şiirlerin kitap yapraklarından notalara kanat çırpışına kulak vereceğiz. Klasik Türk müziğinden, pop, rock ve türkü formundaki ezgilere kadar. Kimi besteler "iyi ki bestelenmiş" dedirtebilir, kimileri de "şiire dokunulmasaydı iyiydi". Sonuç ne olursa olsun, müzikle edebiyatın kucaklaşmasından payımıza çok şey düşüyor. Bildiğimiz şiirlerin bestesini duyacak olmak heyecan veriyor, bilmediğimiz şiirleri ise bu sayede öğrenmiş oluyoruz. Müzik dinlemek de cabası. Hangi türde olursa olsun.

İlkler özel olmalı diye düşünürüz ya, ben de hangi şairle başlasam diye çok düşündüm. Sonra aklıma komik bir fikir geldi. Maçların, açılışların, toplantıların başında İstiklal Marşımız okunur; e ben de onun şairiyle başlayayım istedim: Sayın dinleyiciler, şimdi güftesi Mehmet Akif Ersoy'a, bestesi Zeki Üngör'e ait olan... Durun durun, kaçmayın! Evet, Mehmet Akif'le başlangıcı yapacağız; fakat İstiklal Marşımızı zaten herkes biliyor. Malûmu burada tekrar etmeye ne gerek var? Aşk dolu dizelerin de şairi olan Mehmet Akif'in "Gece"sinden bir bölüm: Ezelden âşinânım ben. Beste: Şerif İçli. Okuyan: Münip Utandı. 

Ezelden âşinânım ben, ezelden hem-zebânımsın; 
Beraber ahde bağlandık, ne olsan yâr-ı cânımsın; 
Ne olsam zerrenim, kalbimde hâlâ çarpar esrârın; 
Gel ey cânan, gel ey can, kalmasın ferdâya dîdârın. 



24 Ağustos 2016 Çarşamba

Proust ve Sinirbilim

Bu yazıyla ilgili okuma parçası için Proust'un kapısını çaldık. O da bizi eli boş göndermedi toprağı bol olsun:
yakalanan zaman
Kayıp Zamanın İzinde: Yakalanan Zaman








Yakalanan Zaman'ı okuyalı çok olmuştu; ancak önceden okuduğum kitapları arada bir karıştırmam gerek. Unutkanlığa bir nebze ilaç olur umuduyla. Birkaç gün önce bu satırlarla yeniden buluştum ve sanki içime doğmuş gibi, yine aynı günlerde okuduğum bir yazıda*, yukarıdaki satırlarda anlatılanın bilimsel izdüşümünü buldum. 

Yazının başlığı: "Sinirbilim, insanları okuma yeteneğinizi geliştiren 1 şey buldu". Toronto Üniversitesi'nde bilişsel psikoloji alanında çalışan bir öğretim üyesi, kurgusal yazın türleri (örn: roman, öykü, vb.) okuyanlar ile kurgusal olmayan yazın türlerini (örn: makale) okuyanlar arasındaki farklara değinen çalışmaları taramış. Çıkan sonuca göre roman okuyan insan okuyor! Yani kurgusal yazın türlerini tercih edenler, etmeyenlere göre daha fazla empati becerisine sahip. Hayali bir karakter dahi olsa, bir başkasının yerine kendini koymak, onun yapıp ettikleriyle sürüklenme hissi empatiyi artırıyor. Örneğin kadınları anlama kılavuzu kıvamında genellemeler ve klişelerle dolu piyasa kitaplarından çok, Anna Karenina, Vadideki Zambak gibi yapıtların getirisi uzun vadede daha fazla olabilir kadın davranışlarını sorgulayanlar için. 

Ayrıca araştırmacı, başkalarının deneyimlerini anlamaya çalışmanın insanlığın ortak vicdanına yaklaşmayı sağladığını belirtirken şunu da ekliyor: "Tek bir yaşam sürmek zorunda değiliz; kurgu sayesinde pek çok yaşamı hayatımıza sığdırabiliriz." Proust efendiye geri dönelim; o da aynısını söylemiyor muydu: "... dolu dolu yaşanan tek hayat edebiyattır" ve "Sanat sayesinde, bir tek dünya, kendi dünyamızı göreceğimize, çeşitli dünyalar görürüz". 

Benim başka dünyaları kendime kattığımı elle tutulur şekilde hissettiğim romanlardan ilk aklıma gelen Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul'u. Üç farklı yönetim altındaki İstanbul'un muhteşem bir karakterler panoramasını sunan romana ilişkin şöyle notlar almışım 2011 yılında:

Üç İstanbul'u okudum. Yaşamımda çok az kitap oldu okuduktan sonra insanları bir gözlemevinden seyretme fırsatı veren. Bu kitap adeta soğanı halka halka açar gibi, insanların maskelerinin ardındakileri katman katman açmama vesile oldu. Gözlem gücümü biledi ve beni insan psikolojisinin derinliklerine defalarca daldırdı. Oradaki kaypakların, dalkavukların, hiçbir zaman sırtı yere gelmeyenlerin, düşmüşlerin ve onlara tekme atanların bugünkü uzantılarını daha net tarif edebiliyorum artık. Hatta kendimdeki Adnan, Hidayet, Sakallı Vasfi, Dağıstanlı Hoca, Şair Raif, Habibullah, Macide, Süheyla, Belkıs, Benli Ahmet, Miralay Hüsrev'i de görebiliyorum rahatlıkla. Bana "bu kadarı da olmaz" dedirten bir karakter de benim bir parçamı tanımlayabilir. Çünkü ne ben dört dörtlük, yunmuş arınmış bir insanım, ne de bu karakterler tamamen kötü."

Romancıların ve müzisyen, ressam gibi diğer sanat dallarında üreten sanatçıların biz sıradan fanilere öğrettiklerine ek olarak bir ilginç özelliklerine daha rastladım: Proust Bir Sinirbilimciydi adlı kitapta yine Proust gibi seçkin sanatçıların (Whitman, Cézanne, Stravinski, Woolf, vs.) sinirbilimin son yıllardaki bulgularını yüzyıllar öncesinden eserlerinde nasıl sezdirebildiği anlatılıyor. Örneğin Proust'un anıları hatırlama ve anıların sürekli değişmesi ile ilgili sayfalarca anlattıklarını meğer sinir hücrelerimizdeki dendritler (ağaç dalına benzer yapılar) bağrında saklıyormuş: "Proust'un da ısrarla üzerinde durduğu üzere, anılar yalnızca bugüne kalmazlar, aynı zamanda sürekli değişirler... Geçmişimizi her hatırladığımızda anılarımızın dalları yeniden biçimlendirilir hale gelir. Anılarımıza işaret eden prionlar neredeyse ölümsüzken, onların dendrit ayrıntıları hatırlama ve unutma kutupları arasında gidip gelerek her zaman değişikliğe uğramaktadır. Geçmiş aynı anda hem ebedidir hem de geçici." (s. 104). Yazar bir önemli uyarı daha yapıyor: "Artık belleği yaşamın kusursuz bir aynası olarak göremeyiz. Proust'un da ısrarla belirttiği gibi, geçmişteki şeylerin hatırlanması illa gerçekte oldukları gibi hatırlandıkları anlamına gelmez." (s.105). 

Buradan çıkarılacak bazı dersler: 1) Belleğinize ne kadar güvenirseniz güvenin, dendritlerinize yanılma payı bırakın. Geçmişte sizi üzdüğünü, kızdırdığını hatırladığınız (!) ayrıntıları acaba objektif olarak mı değerlendiriyorsunuz gerçekten? Ben kendi hesabıma bunun böyle olmadığını pek çok kez gördüm. Aynı olayı yaşamış başka insanlarla konuştuğumda veya olayın sıcaklığıyla günlük tutup aradan zaman geçince tekrar günlüğüme göz gezdirdiğimde anladım sinir hücrelerimin biraz dalkavukça davrandığını!

2) Sanatçıları asla hafife almayın. Eserlerine kim bilir kaç bilimsel araştırmanın tohumları serpilmiş yeşillenmeyi bekliyor! Buna en dramatik örneklerden biri Jules Verne değil midir? Yazdıklarıyla zamanında hunharca dalga geçtiler; fakat hepsi gerçekleşti. Öldükten sonra da olsa haklı çıkmanın mutluluğuyla inşallah mezarında kıs kıs gülüyordur. 

3) Roman okuyun. Atatürk'ün Büyük Taarruz arifesinde hangi romanı beğeniyle okuduğunu biliyor musunuz? Çalıkuşu. Bu örnek varken kimse roman okumaya vakit bulamıyorum demesin. Şimdi bu sosyal mesajı ne diye gözümüze soktun derseniz, e serde öğretmenlik var. İlle bir şeyleri hatırlatmam lazım. Siz de öğretmenlikle ilgili bir roman okuyun ve kendinizi benim yerime koyuverin. Hadi kalın sağlıcakla.

Meraklısı için: Proust Bir Sinirbilimciydi, Jonah Lehrer, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

*http://www.inc.com/betsy-mikel/neuroscience-finds-1-thing-that-improves-your-ability-to-read-people.html

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Çocuklar, anneler, babalar

Geçenlerde hastanede sıra bekliyoruz. Yanımızda anne, baba ve 8-9 yaşlarında bir kız çocuktan oluşan sevimli bir çekirdek aile oturuyor. Çocuğun elinde tatil kitabı olduğunu tahmin ettiğim bir kitap var. Ve çocuk, kitaptaki bulmaca, labirent gibi etkinliklerle meşgul... Diyeceğim ama sadece çocuk değil; anne ve babası da olaya tüm hararetleriyle dahil olmuşlar. Çocuk belli ki bir problemin üstesinden gelememiş, anne ve babası da ona "yol gösteriyorlar"! Baba da, anne de nedense gergin ve birlikte kızın üzerine çullanıyorlar adeta: "Kızım görmüyor musun bu kadar basit şeyi!", "Kaç kere anlattım sana!", "Hâlâ anlamıyor musun?"... 

Fesuphanallah... Derler ya; dışına baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe... Dışarıdan bu ebeveynler ne kadar iyi niyetli ve çocuklarının dandik bir tatil kitabı vasıtasıyla bile eğitsel gelişimine ne kadar önem veriyor gibi görünüyor. Ama bir de çocuğun gözlerindeki endişeyi okumak lazım. Ürkek bakışlarla, titrek bir sesle soru sorduğuna soracağına pişman olan bu kızcağızın hevesi budandı gitti işte! Yalnızca hevesi mi, benlik tasarımı da sizlere ömür. Ya bundan sonra karar alırken anne babasının onayını almadan, ağzının içine bakmadan adım atamayacak ya da bağımsızlığını söke söke elde etmek için savaşacak. Her iki seçenekte de Allah yardımcısı olsun.

Şimdi hatırladıkça gülerim ama benim de çocukken babamla matematik çalışma anlarım birer mini travmaydı. Türkçe ve sosyal bilgiler gayet iyi, fen bilgisi eh işte, fakat matematik her kronik matematiksevmez gibi benim için de kâbustu. Üstüne üstlük babamın tuhaf bir huyu vardı: Her ders gayet şefkatli başlar, ancak konular karmaşıklaşıp ben içinden çıkamayınca babamın sesi ve öfkesi ona paralel biçimde yükselirdi. Bunun en görünür belirtisi de kâğıda çizdiği rakamların gittikçe büyümesiydi. Diyelim bir problemde kritik öneme sahip rakam sıfır. Problemi çözmeye başladığımızda yumuşacık, gülümseyen bir sıfır çizerdi kâğıda ve beklerdi babam yanıtımı. Ben eveleyip geveledikçe babam o sıfırı bir beden büyütür, iki beden büyütür -tabii bu arada dakikalar geçtikçe ve babam anlatmaktan yorulup hınçlandıkça daha da zırvalardım-, o büyüyen sıfır oldu mu sana korkunç bir mağara ağzı! Babam peş peşe öfke volkanını patlatırken o dev mağara kılıklı sıfır da beni karanlığında yutmaya hazır. Ve olayın doruk noktasına buyurun: Babam sıfırları azmanlaştırırken kalemi fazla bastırdığı için kâğıt caart diye yırtılır... Ve sonuç: Yırtık pırtık kâğıtlar, "başkalarına öğretmenlik yapmışken nasıl olur da kendi kızıma matematik öğretemem"in haklı(!) öfkesiyle kıpkırmızı kesilmiş babam, kollarını yüzüne kapatıp ağlayan ve matematiksevmezliğinden bir gram eksilmemiş ben... Şimdilerde geyik malzemesi olan Alp Er Tunga destanının aşağıdaki dizeleri anlatmaz mı şu trajediyi siz söyleyin (onca kavga gürültüden sonra ortama çöken ölüm sessizliği ve dramatik ıssızlığı da gözünüzde canlandırarak lütfen):

Alp Er Tunga öldi mü?
Issız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.

Aaaah dostlar ah, yırtılan yalnızca kâğıt olsaydı keşke... Neyse abartmayalım, fazla da arabesk sosa bulamayalım işi. O zaman için evet, "emdi yürek yırtılur" durumu yaşamıştık babamla. Hatta babam rakamları biraz daha büyütseydi yalnızca matematikten değil; babamdan da nefret edecektim. Allahtan babam iyi toparlıyordu vaziyeti. Kara kuru kızının sulu sulu ağladığını görünce sarılır ve böylece, dile getiremediği özrünü dolaylı olarak sunardı bana. 

Araba kullanmam konusunda da sarsılmaz bir inadı vardı. Ne zaman reşit oldum, o zaman ehliyet almam için üsteledi; oysa ben hiç oralı değildim. Onun zoruyla ehliyet aldım, yine onun zoruyla yıllarca birlikte araba kullandık. Trafiğe çıkma konusunda anormal derecede korkaktım; paniğe kapıldıkça trafiğe çıkmaktan daha sakınır oldum, sakındıkça iyice tavşanlaştım. Ama adamda ne direnç varmış arkadaş; ben kaçak güreştikçe kontağı kapatır, "Hadi bakalım geç direksiyona" diye arabayı benim gibi bir acemiye gönül rahatlığıyla teslim ederdi. İyi ki etmiş. Matematik öğretiminde başarılı olamadı; ancak rahatlıkla araba kullanan bir kızı var artık. Peki matematik çalıştırırken sinirlenen adam, direksiyon dersinde farklı mı olacaktı? Asla. Şanına yaraşmaz bir kere. Her ne kadar yuvarlana yuvarlana çığa dönüşen sıfırlar, yırtılan kâğıtlar ve yürekler olmadıysa da, direksiyon derslerimiz de epey tantanalı geçmiştir.

Hastanede karşılaştığım ve belki de yukarıda yaşadıklarımı kendisinde bulduğum küçük kızın -tatil kitabının eğlencesinden mahrum, ana babasının öğretme hırsından muzdarip o küçük kızın- yaşadıkları inşallah benim gözlemlediğimle sınırlıdır. Fakat ne yazık ki, işin içine notlar ve okul habitatındaki rekabet girince veliler daha da yırtıcı hâle gelebiliyorlar! Ama dedim ya, dışarıdan bakınca hepsi iyi niyetli, hepsi çocuğunun başarılı olmasını istiyor... "Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir" sözünü burada anımsamakta yarar var. Benim babam da iyi niyetliydi, onda zerre kadar tereddüdüm yok. Ama babam hırslandıkça ben matematiği daha iyi öğrenebildim mi? Hayır. Matematiği sevebildim mi? Hayır. Babam bana bir şeyler öğretebilmiş olmanın zevkini yaşadı mı? Yine hayır. O zaman bu "iyi niyet" kime yaradı? 

Anne babalar kafalarındaki harika çocuğu ya da kendi minyatürlerini çocuklarında görmekten vazgeçse iyi olacak galiba. Bu hafta yaşam yolculuğunda ikinci ayını dolduracak kızım bile benden çok farklı. Rahmimde dokuz ay zorunlu misafirlik yaptı diye Sevgi'nin minyatürü olmak zorunda değil ki o! Bana benzemesini gerçekten istiyor muyum? Bana benzer yönleri olursa gururum okşanır; ama Yaradan salt Sevgi'nin egosu şişsin diye onca mesai yapıp onu yaratmış olmasa gerek. 

Daha geçen hafta kızım ağlarken onu müzik terapisine alayım, klasik Türk müziğinden seçkin şarkılar dinleteyim dedim: "Bir ihtimal daha var", "Bir bahar akşamı rastladım size", "Olmaz ilaç sine-i sad pareme" (en sevdiğimdir). İçi bayıldı. Dur bakalım dedim, Tarkan'ı deneyelim bir de. Dinlettim "Kuzu Kuzu"yu. Sesi kesti. Başını da yeni yeni dik tutabiliyor ya, sanki oynak başıyla tempo tuttu Tarkan'ın kıvrak sesine: İşşşte kuzu kuzu geldim... 

Yavrusunu kendi müzik beğenisine yanaştırmaya çalışan annenin dramını görüyorsunuz! Beethoven, Mozart, Dede Efendi, Erkan Oğur'u elinin tersiyle itip tercihini beyan ediyor bana kızım. Şaka bir yana, müzik dinlerken kızım rastgele susmuş veya rastgele ağlamaya başlamış da olsa, ben onun her adımının benimkinden farklı olacağına kendimi böyle böyle alıştırıyorum. Ve onun benden kopup kimliğini kendi kararınca inşa etmesinin benim de yaşamımı zenginleştirecek müthiş bir serüven olacağına cân-ı gönülden inanıyorum. Habire beni evet'leyecek, benim sevdiğim yemekleri sevecek, benim dinlediğim şarkıları dinleyecek, seçmesini istediğim mesleği seçecek, sevgilisini bana beğendirecek... Off ne sıkıcı yav. İçim daraldı. Ben kendimden bıkmışken ikinci bir Sevgi'yi hiç çekemem.