22 Mart 2026 Pazar

Anarşik robot süpürge

80'li ve 90'lı yıllarda çocuk olanların iyi bildiği, gülünç öngörüleri olan bir çizgi film vardı: Jetgiller. Gelecekte insanların teknoloji ve uzayla nasıl iç içe yaşayacağını abartılı biçimde yansıtan bu çizgi filmde, Jetgil ailesinin ev işlerine bakan Rosie adında etine, daha doğrusu tenekesine dolgun dişi bir robot hizmetçi yer alırdı. Hatta bir bölümde Rosie, başka bir erkek robota abayı yakıp işi gücü bırakarak Jetgillerin evinden kaçmıştı. O zamanki çocuk aklımla bu dizide bize sunulan robot profiline tereddütsüz inanmıştım (âşık olup kocaya kaçma kısmı hariç). Jetgilleri izlerken diyordum ki: Biz belki göreceğiz, belki göremeyeceğiz ama robotlar ev ve aile hayatımıza karışacak. 

Gel zaman git zaman, Mark Zuckerbergler tellal, Elon Musklar berber iken, robotlar ve yapay zeki yaratıklar evimizin en mahrem, ruhumuzun en kuytu köşelerine girecek kadar palazlandılar. Ama Jetgillerden bir farkla: Onlar bize hizmet eder görünürken biz de onlara ve onların esas sahiplerine hizmet eder olduk!

Evlerimize hizmetçi olarak ilk girenler, Rosie gibi insansı robotlar değil; ilk bakışta sevimsiz bir böceği andıran ve sinsi sinsi yerleri karışlayan yuvarlak süpürgeler oldu. Evlere temizliğe giden bir tanıdığımız, ekmeğinden olur korkusundan mıdır nedir, zerre kadar güvenmiyordu onlara. Süpürgelerin ince fırçalarını kastederek "O kedi bıyıkları gibi incecik bıyıklarla nasıl toplayacak pislikleri?" diye soruyordu. 

Bir süpürge, ister devrimci pos bıyıklı, ister ülkücü hilal bıyıklı olsun; ben bıyıklara karışmam.  Benim derdim, o süpürgenin bıyıklarının dibindeki çöpün etrafında onca dönenip durmasından sonra, o çöpün hâlâ aynı yerde nasıl kalabildiği.

Robot süpürgelerle ilgili birçoğumuzun maceraları, Jetgillerin Rosie'sine rahmet okutacak cinsten olabilir. Birkaç yıl önce ev işlerimin yükünü biraz olsun azaltır ümidiyle bir robot süpürge almaya kalktım. Ama bir Türk kadınının eşya yığını içine gömdüğü evinde robot süpürgenin işini kolaylaştırmak gerek. Sandalyeler kaldırılacak, her yere saçılmış oyuncaklar uygun boşluklara tıkılacak, robot hazretlerinin ayak altında hiçbir ıvır zıvır bulundurulmayacak! Bunları halletmek yetmiyor elbet; robotunuz adeta bir keşif heyeti başkanı gibi evinizi şöyle bir turlayıp kendine rota çizecek veya siz ona rota belirleyeceksiniz. Ben ikincisini seçtim ve yasaklı bölgeler belirledim. Sonrasında ne oldu? Benim robot süpürgem anarşik kesildi! Örneğin, kabloların bulunduğu yasaklı yere inatla girip internet bağlantı kablosunu koparınca ben de onunla ipleri kopardım ve dedim ki: Bu protest tavrınla nereye gidiyorsan git. ODTÜ'nün Devrim Stadyumu'na kadar yolun var! 

Talihliydim, çünkü anarşik süpürgeyi aldığım dükkanın değişim kampanyasından yararlandım. Robot bozuntusunun yerine kara yağız bir dikey süpürge sahibiyim bugüne bugün. Rota mota hak getire, "Dik dur eğilme, bu millet seninle" deyip sırtını sıvazlamam yetiyor. 

Robot süpürgelerle imtihanımızın asıl can sıkıcı boyutu, ortamda kayıt yaparak kişisel veri toplaması ve hacklenme ihtimali. (Oysa Jetgillerin Rosie’sini sadece aşka düşen deli gönlü hacklemişti değil mi?) Akla şu soru geliyor: “Sen ben kimiz ki kişisel verimizi toplayıp incelemeye uğraşsınlar?” Doğru, ben veri hırsızları için hiç kimseyim; fakat milyonlarca kişiyle birlikte çok kimseyim. Devasa boyutta anlamlı bir istatistik ordusunun neferiyim ve bu utanmaz mahremiyet hırsızları, tek bir gönüllü askerini bile feda edemez. Velhasıl, konforumuzu mahremiyetimizle takas ettiğimiz telefonların ve bilgisayarlarların izlenmesi ve dinlenmesi doyurmuyor veri girdisine aç broligarşi* sultanlarını. Süpürge, faraş, çöp tenekesi... ne varsa yutuyor hayatımızı.

Süpürgeleri casus olarak hiç hayal etmemiştik ama hayal gücümüzü kamçılayacak bir örnek de, Yılmaz Güney’in Düşman filmindeki “ot süpürge”nin görevi olabilir. Şimdilerde yerinde yeller esen ot süpürgenin süpürmek dışında başka işlevi nedir acaba? Filmde yoksul bir karakter olan İsmail’in karısı Naciye, İsmail evde olmadığı zamanlarda eve erkek aldığında kapının önüne ot süpürge bırakır. Kapıdaki süpürge, sessiz bir uyarı işlevi görür; hem İsmail’e hem mahalleye karısı hakkında mahremiyet bilgisi verir. 

Şimdi bu ayrıntıyı yazdıktan sonra teknoloji devleri bunu da kendi çıkarına yontar mı diye kara kara düşünüyorum. İnsanların nostaljik nesnelere özlemini fırsat bilip çipli ot süpürge üretmesinler! Bu fikrimi okuyup satın almak isteyen Silikon Vadisi yetkililerine sesleniyorum: Bana nereden ulaşacağınızı biliyorsunuz!

Broligarchy: Teknoloji kardeşleri olarak bilinen zengin erkek patronların devletleri yönetmesi

19 Mart 2026 Perşembe

Fill in the blanks: Nazar etme ne olur…

Bir ara yazılarımı İngilizce yazıp sonra onları Türkçeye çevirmeye heveslendim. Romanlarını önce İngilizce kaleme alıp Türkler okusun diye sonradan Türkçeye çevirttiği söylenen Elif Shafak’tan neyim eksik?! Üstelik adımı yine onun gibi Sevgi Gökche diye yazarsam hem Kübalı ölümsüz devrimciye selam çakmış, hem de sosyalistlere uyanıkça göz kırpmış olurdum! Ama benim ana yurdum, yuvam Türkçe. İngilizce ise her akşam 5 çayı için elinde bir tabak kekle evime uğrayan komşu teyze sıcaklığında bir dil. Hadi bu teyzenin adı Dorothy olsun. 

Dorothy teyze benim çocukluğumu, gençliğimi bilir. Onun sayesinde Shakespeare gibi nice şairin dizelerini araya bir çevirmenin burnunu sokmadığı özgün dilinde, öz yurdunda tanıdım ve sevdim. Onun sayesinde 2 dil = 2 insan olarak 1. Sevgi’yi evde bırakıp 2. Sevgi’yi Dorothy teyzenin dilini öğretsin diye okullara yolladım. 

Her ne kadar 3. ve 4. dilleri öğrenmeye yeltendiysem de, onlar evimin bahçesine top kaçıran yaramaz çocuklar olarak kaldılar. Onlara katılıp top peşinde koşmaya ne vakit ne de kendimde güç bulabildim. Ancak şu zamana değin imrendiğim tek bir insan grubu var: Birden fazla dilin konuşulduğu evlerde doğanlar. Ana dilim benim vatanım; oysa onlarınki bedavadan çifte vatandaşlık!

13 Mart 2026 Cuma

HAYIRSIZ MARTI

Sırtında güneşi taşıyan martı
Kanadı değince dalgalara
Bırakıverdi onu suya.
Suda güneş eriyiverdi
Deniz döndü mü altına!
Görenlerin gözleri hırsla parladı
Palas pandıras atladılar suya
Bozdurup satmak için denizi.
İnsanların doluştuğu denize bakınca
Martı şaşırdı, şaşırmasına…
Bir cin fikir de düştü usuna:
Usulca havalandı, kakasını fırlattı
Açgözlülerin kafalarına!
Denizdekiler göğü suçladılar:
“Gökten pislik yağıyor, kaçın!”
Altınlar unutuldu.
Derken güneş battı, martı kaçtı.
Sular karardı, altın kayboldu.  
Kimi bunu ahir zamana,
Kimi de sadece martıya yordu. 
Hayırsıza, uğursuza çıktı adı. 
Oysa martı hep martıydı.
İnsanlardı kanadına altın konduranlar.
İçindekini dışına bırakınca 
Martılığını hatırladılar.

Sevgi Gökçe

8 Mart 2026 Pazar

8 Mart’ın düşündürdükleri: Kim mutlu ki?

Çocukluğum ve gençliğim, çilekeş kadınların kıssalarını dinlemekle geçti. Hatta nüfusumun kayıtlı olduğu köyün dilince söylersem “pek kahraman”dı onlar! Kocalarının saçlarını bir kez olsun okşamadığı kadınlar, saçlarını süpürge ettikçe yücelirdi. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyen ve kolun kırılıp yenin içinde kaldığı bu serdengeçti kahramanlar ordusu, kadınlığın ne denli “zor” olduğunu ve evliliğin kadınları mutsuzluğa mahkûm ettiğini bana hep hatırlattı. Ama işin daha trajik yanı, “böyle olması gerektiği”ne inandırılmış olmalarıydı.


Ben bu kadınlara göre tuzu kuru bir kadındım. Ailem bana eğitim hakkı verdi, mesleğimi edindim, kendi paramı kazandım. Evlenmek istediğim bir kişiyle evlendim, ancak çok çabalamama karşın evliliğimi yürütemedim ve boşandım. Boşanmadan önce, kadınlığın ve evliliğin yukarıda bahsettiğim gibi olması gerektiğine inanan hemcinslerimle son bir hesaplaşma yaşadım.


Boşanma süreci yaşayan birçok kadın, hısım akrabadan oluşan “boşanma kararından caydırma heyeti”yle karşılaşmıştır. Duruşma tarihine yakın bir akşam vakti, benim de kapımı çalan malûm heyet, kararlılığımın sert kayasına toslayınca vuruşarak çekilmeyi seçti ve önce beni halime şükretmemekle suçladı. Zira dayak yemediysem ve kışta kıyamette kapının önüne konmadıysam, ben daha ne bekliyordum ki evlilikten? Üstelik benim bir çocuğum vardı ve onu hiç düşünmüyordum. Hatta akademik kariyer peşinde koşarak tüm bu pervasızlığımın üstüne tüy dikmiştim. O akşam söylenen onlarca cümlenin içinden şu sözü ise hiç unutamadım: “Kim mutlu ki evliliğinde?”


O akşam öfkeyle tepki gösterdiğim cümleyi yıllar sonra sakin kafayla gözden geçirdiğimde neden diğer konuşmaları değil de, o cümleyi beynimin ayıkladığını şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü mutsuz evliliğime nokta koymayı bana erteleten ve onu yıllara yayan o cümleydi. Bilinçli seçimim değildi; senelerce dinlediğim o “kahramanlık” hikayelerinden bilinçaltımın süzüp “kısmetimi” yarattığı bir veciz sözdü. 


Sevgili kadın atalarım, kahraman atalarım; sizlerin mutluluk gibi bir derdiniz olmadığı gibi, mutsuzluk gibi bir derdiniz de olmadı. Her şey zıddıyla kaimdir denir ya; siz mutluluğu tatmadınız ki onun yokluğundan haberdar olasınız. Ve zannettiniz ki bu düzen böyle devam edecek. Şimdi benim gibi yüzlerce başıbozuk(!) boşanınca yaşadığınız şaşkınlık, bir bozgun hissi olmasın? Zira onca gam yükünü sırtlandığınız ve sırtlandıkça alkışlandığınız düzene çomak sokuyor artık kadınlar.


Yıllar önce okuduğum bir gazetede anneler gününün saçmalığıyla ilgili bir makalenin başlığını daima anımsarım: “Anaları ağlatan düzenin analara hediyesi”. Çok değil, iki ay sonraki anneler gününde kapitalizm kendisinden beklenir bir yavşaklıkla annelerimizi hediyelere boğmamızı ferman buyuracak. Tıpkı 8 Mart’ta kendimizi indirim ve kampanyalarla şımartmamızı telkin ettiği gibi. Oysa bombalar kadınların, anaların ve ana kuzularının üstüne yağarken kadınlık da, annelik de yerin yedi kat altına gömüldü. Ve ben 8 Mart 2026’da, yıllar önce boşanmanın eşiğindeki Sevgi’ye sorulmuş sorunun çapını genişleterek soruyorum: Kim mutlu ki dünyada? 


Bu mutsuz dünyanın arı kovanına çomak sokacak olanlar yine kadınlar olacak. 

31 Ocak 2026 Cumartesi

Pembe arabadan babama mektup

Canım babam,

Bugün yedinci ölüm yıl dönümün. Sana en son mektup yazışımın üzerinden beş yıl geçmiş. Yine bir yürek dökümü gerektiğini iyiden iyiye hissediyorum; çünkü istikrarlı bir biçimde rüyalarımda seninle görüşüyorum. En son gördüğüm rüya, diğerlerinin aksine daha sohbetli ve kahkahalıydı. Rüyamda senden çekinerek arabımı pembeye boyatmak istediğimi söylüyorum. Sen de beni şaşırtan bir cana yakınlıkla "Olur kızım yav, tanıdığım bir tamirci var, ona boyatırız!" deyince eline balon tutuşturulmuş bir çocuk gibi seviniyorum. Konuşa konuşa  dere tepe gidiyoruz ve emaneti adama teslim ediyoruz. O da tam istediğim gibi arabamı pespembe yapıyor. Sevinçten uçuyorum. Sen yine beni şaşırtan bir şekilde: "Haşşöyle yav! Tam kız arabası gibi oldu!" diyorsun olanca güler yüzünle.

Az önce belirttiğim üzere rüyamda beni şaşırtan, bu uçuk isteğimi itirazsız yerine getirmendi. Ne de olsa kulağına her konanı kolay kabullenmeyen bir yapın var. Hatta hakikate körleşecek kadar! Örneğin, annemin seni o kadar uyarmasına rağmen inadın inat başının üstünde taşıdıkların neler yaptılar bir bilsen! Nelere şahit olduk! 

Annemden bahsetmişken, annem uzun süredir bizimle kalıyor. Sevimli bir dünya kurduk kendimize. Arada onunla itişiyorum. Ayrı ormanların insanları olduğumuz için, kanunlarımız da farklı. İşte böyle anlarda bana arka çıkmanı çok özlüyorum. "Karışma Sevgi'nin işine yav! Benim kızım ne söyleyeceğini, ne yapacağını çok iyi bilir!" diyen kükreyişin lazım bana. Eh, sen olmayınca ben de kendi işimi kendim görüyorum. 

İlk torunun olan kızım, okul yollarını tepmeye devam ediyor. Bu yıl 3. sınıfta. Harıl harıl yazı yazıyor ve resim yapıyor. Ona iki torun daha eklendi. Biri erkek, biri kız. İsimleri gibi kendileri de o kadar güzel ki. Görseydin kesin "Şunlara bak! Küpecik!" diye severdin ikisini de. 

Bana gelince... Şifa umuduyla seninle beni yollara düşüren hastalığım, kimliğimin ayrılmaz bir parçası artık. Ondan ilhamla yazı yazmaya, gözlem yapmaya ve dinlemeye daha fazla ağırlık verir oldum. Rahatça konuşamıyorsam gözüm kör, kulağım da sağır olmadı ya! Ayrıca sana bir müjdem var: Yine kendim ve kızımın yaşadığı acıları bal eyledim ve onlardan çocuk kitapları devşirdim. Yayımlandığı zaman, öykülerim çocukların minik ellerinden ve gözlerinden hayatın akıp giden kanına karışacak. 

Vefatından sonra geçen zaman içinde bazı hayallerime kavuşamadım, bazılarını da hayalini dahi kurmadığım halde hayat önüme getirdi. Mesela iş değiştirdim. Öğretmenlik sanatına delicesine bağlı kızının marifetine inanabiliyor musun? Artık "okula" değil; "işe" gidiyorum. Yine üniversitedeyim; ama ders anlatmıyorum. Yine öğrenciler var yanımda; ama onlara İngilizce öğretmiyorum. Bu değişikliğe giderken, yılların alışkanlık zincirini kıracağımı ve rahatımı biraz bozacağımı kestirmekle birlikte bunun bana iyi geleceğini seziyordum. Tebdilimekânda ferahlık olduğunu bu vesileyle doğrulamış oldum. Yıllardır aynı saatlerde derse girip çıktığım dostlarımdan ayrı mesaiye başlamak, eski odamın insanı inzivaya davet eden sessizliğinden sonra yeni ofisin bitmeyen konuklarını ağırlamak ve tanıştığım eşsiz insanların aynasında kendimle de tanışmak içimdeki Sevgi'nin gergefine yeni motifler nakışlamak gibi oldu. 

Son olarak, arabamla trafiğe her çıktığımda ve sağ salim evime döndüğümde önce Yaradana şükrediyor, sonra sana hayır dua ediyorum. Bana araba sürmeyi öğretmek için az kavga vermedin! Direksiyona dokunur dokunmaz elleri terleyen ve seyir halindeyken kalbi emniyet kemerini delip ön cama yapışacakmış gibi çarpan Sevgi şimdi vızır vızır araba kullanıyor! Arabamın rengini sorarsan: beyaz. Pembeye boyatmayı hiç düşünmüyorum.  

Madem boyatmayacaktın ne demeye beni çağırdın diye söylenirsen... Aslında seni hep çağırıyorum da, araba bahane... 


 


19 Ocak 2026 Pazartesi

Kan Çeşmesi

Dur yolcu! 

Kan çeşmesinin başında

Hele bir soluklan. 

Seyret geleni gideni. 

Sonra yıka ellerini ve bak:

Kader çizgilerin yol yol olmuş.

Nasıl da içleri kanla dolmuş!


Kimsesizlerin kimsesiydi Cumhuriyet,

Çocuklarını korurdu

İki eli kanda olsa!

Şimdi kucağındakilerin iki eli kanda.

Ve o eller çocukların yakasında.


Dur yolcu! 

Hele bir soluklan. 

Kan çeşmesinin kursağında gör anneleri:

Bağlayacaklar örtmeler ve mendillerle,

Durduracaklar akan kan selini.

Ve diriltecekler kimsesizlerin kimsesini.


Sevgi Gökçe