Bir ara yazılarımı İngilizce yazıp sonra onları Türkçeye çevirmeye heveslendim. Romanlarını önce İngilizce kaleme alıp Türkler okusun diye sonradan Türkçeye çevirttiği söylenen Elif Shafak’tan neyim eksik?! Üstelik adımı yine onun gibi Sevgi Gökche diye yazarsam hem Kübalı ölümsüz devrimciye selam çakmış, hem de sosyalistlere uyanıkça göz kırpmış olurdum! Ama benim ana yurdum, yuvam Türkçe. İngilizce ise her akşam 5 çayı için elinde bir tabak kekle evime uğrayan komşu teyze sıcaklığında bir dil. Hadi bu teyzenin adı Dorothy olsun.
Dorothy teyze benim çocukluğumu, gençliğimi bilir. Onun sayesinde Shakespeare gibi nice şairin dizelerini araya bir çevirmenin burnunu sokmadığı özgün dilinde, öz yurdunda tanıdım ve sevdim. Onun sayesinde 2 dil = 2 insan olarak 1. Sevgi’yi evde bırakıp 2. Sevgi’yi Dorothy teyzenin dilini öğretsin diye okullara yolladım.
Her ne kadar 3. ve 4. dilleri öğrenmeye yeltendiysem de, onlar evimin bahçesine top kaçıran yaramaz çocuklar olarak kaldılar. Onlara katılıp top peşinde koşmaya ne vakit ne de kendimde güç bulabildim. Ancak şu zamana değin imrendiğim tek bir insan grubu var: Birden fazla dilin konuşulduğu evlerde doğanlar. Ana dilim benim vatanım; oysa onlarınki bedavadan çifte vatandaşlık!
19 Mart 2026 Perşembe
Fill in the blanks: Nazar etme ne olur…
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder