Oturduğum apartmanın bahçesini bir ara gelincikler sarmıştı. Kızım, ilk açan gelincikten itibaren sayısı her gün artan gelinciklerin sevinciyle bana koparıp koparıp gelincik getiriyordu. Bir akşam fotoğraftaki kocaman gelinciği seçti benim için. Bakar bakmaz gözlerimin görüyor olmasına şükrettim. Ol dendiğince kırmızı... Ol dendiğince canlı, kadifemsi ve narin... Taç yapraklarının baş döndürücü güzelliğinde bir flamenko dansçısının eteklerini savuruşunu düşlerken aklıma Yahya Kemal'in Endülüs'te Raks şiirinin şahane açılışı geldi:
Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...
Yahya Kemal, Madrid'te elçilik görevindeyken Endülüs'te bir davete katılır. O davette flamenko dansını izlediği esmer bir dilberden öyle etkilenmiştir ki bu şiiri yazar. Bizim gelinciğin de o dilberden aşağı kalır yanı yok hani: Kırmızı eteklerinin ortasına tanrısal fırça simsiyah vuruşlarını yapmış ve onu doğaya armağan etmiş; küçük bir kız çocuğu da hayretle ve neşeyle annesinin avcuna bırakıvermiş.
Hayret duygumuzu çoğaltan böyle durumlarda iyi ki çocuklar biz yetişkinler gibi sıkıcı değiller diye seviniyorum. Onları da ısrarla kendimize benzetmeye çalışıyoruz, bize benzedikçe de gururlanıyoruz iyi mi! İnci bu çiçeklere sevinmese ve onları bana göstermeseydi, ben iş ve ev arasında koştururken belki bir ara gelincikler gözüme ilişirdi ve hikâye o kadarla kalırdı. Ama İnci'nin çocuk sevinci ve tükenmeyen hayreti beni derinlere sürüklüyor.
Tasavvufta ise bambaşka bir hayret makamı vardır. Denir ki, bu yüksek mertebeye erişebilen kişiler Allah'a yaklaştıkça hayret ve dehşet denizine düşerler. Akılları başlarından gider. Velilik ve delilik arasında bir yolculuktur adeta. O nedenle bu makamın çok zor olduğu ve peygamberler gibi çok az insana nasip olduğu söylenir. Belki de Mevlana, Mesnevi'sini okuyanlara bu makam nasip olsun diye 1146. beyitinde “Aklı satıp hayret sanatını al” demiştir.
Şu hız ve yapay zeka çağında kim takar veliyi, hayreti!... Der mi bazıları? Der elbette. Benim bu yazıdaki amacım onları ikna etmek değil. Ben algoritmaların bilgiçlik tasladığı, 2+2=4'lerin havada uçuştuğu, çölleşmiş bir duyuşsal iklimde bir çiçekten yola çıkarak hayretin kıymetini önce kendime sonra başkalarına hatırlatmak istiyorum.
Etrafıma baktığımda binlerce yaşayan ölü görüyorum. Olayları yorumlama lugatı adeta bir hacıyatmaz gibi "Ben demiştim" ile "Şaşırdık mı?" arasında gidip gelen ve suratlarına daima alaycı ve çarpık bir sırıtışı yapıştırmayı âdet edinmiş insanlar bunlar... Bazen onların donuk suratlarına haykırmak geliyor içimden: Bir kez geldiğiniz şu hayatta hiç mi bir şeye şaşırmazsınız, çıkarınıza doğrudan temas etmeyen bir şeye cân-ı gönülden sevinmezsiniz veya şükretmezsiniz? Ama onlara göre, şükretmekten bahsettiğinizde ya tuzunuz kurudur, ya da körsünüzdür. Bunca kötülük varken neye sevinebilirsiniz? Salak mısınız yoksa apolitik mi?
Tuzu kuruluktan bahsedilecekse tuzum kuru diyeyim o halde! Şu satırları yazabilecek sağlığım, zamanım ve bilgisayarım var. Peki ya Aşık Veysel için ne buyurur acaba hayret fukaraları? Gözü görmez, yoksul bir ozan... Ama nasıl olmuş da çağlamış şu dizeler? Onun da mı tuzu kuruydu yoksa?
Saklarım gözümde güzelliğini
Her nereye bakarsam sen varsın orada
Bu muhteşem insanı da her olgu gibi sayfalar dolusu "anlaşılabilir" hale getirebilirsiniz. Körlüğe yol açan hastalığından tutun, kendini saza vermesinin psikolojik savunma mekanizma kuramlarıyla açıklanmasına kadar her bilgiyi edinebilirsiniz. Ama Aşık Veysel'in her yere bakıp da bulduğu güzelliğin bilimsel ölçülebilirliği yok. İşin hikmeti ve cazibesi de tam bu noktada başlıyor.
Mesele ozanın söylediği gibi, gözde güzelliği saklamak. Adına ilahi aşk mı dersiniz, beşeri mi bilemem. Baktığınız yerde ne görüyorsunuz? Aynada, yerde, gökte... Ben inanan bir insan olarak baktığım her yerde Tanrısal bir iz, bir dokunuş görüyorum ve görünce seviniyorum. İnancın da tamamen gönül işi olduğunu adım gibi biliyorum. İnanmaya gönlüm varsa mitolojiye de gönül veririm, Musa'nın denizi ortadan ikiye yardığına da inanırım, karıncanın İbrahim'i yakan ateşe su taşıdığına da... İnanmaya gönlüm varsa o denizlerin altında bilinen-bilinmeyen canlıların izini sürerken öğrendiklerimle hayretten donakalırım. İnanmaya gönlüm varsa arıların nasıl çarçabuk örgütlendiklerini öğrenirim ve yine şaşırırım. Fakat gönlüm yoksa, her şeyi tek boyutlu bir neden-sonuç ilişkisine hapsederim.
Yazıyorum böyle yazmasınada da, bana da gün içinde neler fısıldıyor çok bilmiş zihnim neler!... Zihinsel ecinnilerimin işe koyulduğunu fark ettiğim an, derhal bedenin hikmetine başvuruyorum. Mesela başımı kaldırıp gökyüzünü seyretmek gibi. Ânı seyretmek için başımızın üstüne çatılmış masmavi bir seyir terası var, daha ne? O an bedenim doğrulmak istiyorsa doğrulsun, duymak istiyorsa duysun, dokunmak istiyorsa dokunsun. Ağaca, taşa, suya, yaprağa, evladıma veya bir gelinciğin taç yapraklarına…