8 Mart 2026 Pazar

8 Mart’ın düşündürdükleri: Kim mutlu ki?

Çocukluğum ve gençliğim, çilekeş kadınların kıssalarını dinlemekle geçti. Hatta nüfusumun kayıtlı olduğu köyün dilince söylersem “pek kahraman”dı onlar! Kocalarının saçlarını bir kez olsun okşamadığı kadınlar, saçlarını süpürge ettikçe yücelirdi. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyen ve kolun kırılıp yenin içinde kaldığı bu serdengeçti kahramanlar ordusu, kadınlığın ne denli “zor” olduğunu ve evliliğin kadınları mutsuzluğa mahkûm ettiğini bana hep hatırlattılar. Ama işin daha trajik yanı, “böyle olması gerektiği”ne inandırılmış olmalarıydı.


Ben bu kadınlara göre tuzu kuru bir kadındım. Ailem bana eğitim hakkı verdi, mesleğimi edindim, kendi paramı kazandım. Evlenmek istediğim bir kişiyle evlendim, ancak çok çabalamama karşın evliliğimi yürütemedim ve boşandım. Boşanmadan önce, kadınlığın ve evliliğin yukarıda bahsettiğim gibi olması gerektiğine inanan hemcinslerimle son bir hesaplaşma yaşadım.


Boşanma süreci yaşayan birçok kadın, hısım akrabadan oluşan “boşanma kararından caydırma heyeti”yle karşılaşmıştır. Duruşma tarihine yakın bir akşam vakti, benim de kapımı çalan malûm heyet, kararlılığımın sert kayasına toslayınca vuruşarak çekilmeyi seçti ve önce beni halime şükretmemekle suçladı. Zira dayak yemediysem ve kışta kıyamette kapının önüne konmadıysam, ben daha ne bekliyordum ki evlilikten? Üstelik benim bir çocuğum vardı ve onu hiç düşünmüyordum. Hatta akademik kariyer peşinde koşarak tüm bu pervasızlığımın üstüne tüy dikmiştim. O akşam söylenen onlarca cümlenin içinden şu sözü ise hiç unutamadım: “Kim mutlu ki evliliğinde?”


O akşam öfkeyle tepki gösterdiğim cümleyi yıllar sonra sakin kafayla gözden geçirdiğimde neden diğer konuşmaları değil de, o cümleyi beynimin ayıkladığını şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü benim mutsuz evliliğime nokta koymayı bana erteleten ve onu yıllara yayan o cümleydi. Bilinçli seçimim değildi; senelerce dinlediğim o “kahramanlık” hikayelerinden bilinçaltımın süzüp “kısmetimi” yarattığı bir veciz sözdü. 


Benim kadın atalarım, kahraman atalarım; sizlerin mutluluk gibi bir derdiniz olmadığı gibi, mutsuzluk gibi bir derdiniz de olmadı. Her şey zıddıyla kaimdir denir ya; siz mutluluğu tatmadınız ki onun yokluğundan haberdar olasınız. Ve zannettiniz ki bu düzen böyle devam edecek. Şimdi benim gibi yüzlerce başıbozuk(!) boşanınca yaşadığınız bu şaşkınlık, bir bozgun hissi olmasın? Zira onca gam yükünü sırtlandığınız ve sırtlandıkça alkışlandığınız düzene çomak sokuyor artık kadınlar.


Yıllar önce okuduğum bir gazetede anneler gününün saçmalığıyla ilgili bir makalenin başlığını daima anımsarım: “Anaları ağlatan düzenin analara hediyesi”. Çok değil, iki ay sonraki anneler gününde kapitalizim kendisinden beklenir bir yavşaklıkla annelerimizi hediyelere boğmamızı ferman buyuracak. Tıpkı 8 Mart’ta kendimizi indirim ve kampanyalarla şımartmamızı telkin ettiği gibi. Oysa bombalar kadınların, anaların ve ana kuzularının üstüne yağarken kadınlık da, annelik de yerin yedi kat altına gömüldü. Ve ben 8 Mart 2026’da, yıllar önce boşanmanın eşiğindeki Sevgi’ye sorulmuş sorunun çapını genişleterek soruyorum: Kim mutlu ki dünyada? 


Bu mutsuz dünyanın arı kovanına çomak sokacak olanlar yine kadınlar olacak.